Neşeli Kurabiyeler

Çocuklar kurabiyeyi yapmayı da yemeyi de çok seviyorlar. Hatta bana öyle geliyor ki, yapmayı yemekten daha çok seviyorlar. Bazen “hadi anne şekilli kurabiye yapalım mı?” sorusu, “Benim canım çok sıkıldı, eğlence arıyorum aslında kendime” demekle eş anlamlı oluyor. İnsan için bir şeyler ortaya koymanın mutluluğu paha biçilemez, işe yaradığını hissetmek çok güzel; basit bir kurabiye yapımı da çocuk dünyasında işte böyle sanki. Üretiyoruz ve kendi ürettiğimizi tüketiyoruz. Satın alma olmadan, içerisinde ne var acaba şüphelerinden uzak üstelik. Basit bir kurabiye yapımı demeyin, sadece çocuklarla “nitelikli zaman” demeyin, bence çok derin mevzu kurabiye yapmak. Hele şekilli ise,neşesinden yenmez, biz de o yüzden adını “neşeli kurabiyeler” koyduk. (Niloya’dan da esinlenmiş olabiliriz, evet).

Abur cuburdan olabildiğince kaçınmaya çalışıyorsanız, bu sizin olabildiğince(!) fazla mutfakta vakit geçirmek zorunda olduğunuz anlamına geliyor. Biri gelip cips istiyorum der, ötekisi kurabiye, sonra gelir kek isterler, biri kekle yetinmez pasta ister. Tamam, aralarda çerezler, meyveler de atıştırmalık ama bunların cazibesi ve tadı tabi çok bambaşka.  Kurabiye olayının en güzel yanı bir seferde çok miktarda kurabiye elde etmek, bunları kavanoza koyup üç beş günde tüketilecek şekilde yaymak;hatta arka arkaya değil aradan bir hafta filan geçtiğinde de ortaya çıkarabilmek. Yapımına çocukları ortak edebildiğimiz ve uzun süren bir etkinlik oluyor aynı zamanda, bir kek çırpsan kaç dakika sürecek yani..

Tamam çok uzattık tarifi bekliyorsunuz sanırım. Veriyorum:

  • 2 yemek kaşığı tereyağ
  • 1 çay bardağı sıvıyağ
  • 3 yemek kaşığı yoğurt
  • 1 yumurta
  • 1 su bardağı pudra şekeri
  • 1 su bardağı nişasta
  • 3 su bardağı un
  • vanilya
  • yarım paket kabartma tozu
  • tarçın(göz kararı koklayarak hamuru karar verebilirsiniz)
  • dövülmüş ceviz(yine göz kararı)

20161229_102649.jpgBütün malzemelerle bir hamur yoğuruyoruz, hamuru dinlendirsek daha kolay şekil alıyor ama ben bu malzemelerle yapınca direkt açıyorum oluyor yani. Sonra çocukları çağırıyoruz, herkes istediği şekillerden başlayarak ve dönüşümlü kullanarak kurabiyelerini yapıyor, yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye diziyoruz ve önceden ısıttığımız fırında 150-180 derece arası(fırına göre değişiyor) pişiriyoruz. Mis gibi yayılan tarçın kokusu eşliğinde, gidip gelip fırına bakan minikler ile renkleri iyice kızarmadan fırından aldığımız kurabiyeleri afiyetle yiyoruz. Allah’ın verdiği bütün nimetlere,başta çocuklarımız için, sonra bu yiyecekler için ve onları yapabilecek güç kuvvet, sağlık verdiği için ve her şey için şükrediyoruz…Afiyet olsun… Hadi mutfağa…

Not: Tarifin orjinali tabi ki Cahide abla’dan. Mutfakta denemek istediğiniz her tarif için gözü kapalı güvenebilirsiniz ve çocuklar için de evde her şeyi kendimiz yapabileceğimiz tariflerle dolu zengin bir içeriğe sahip.

Resfebe

Resfebe nedir? Resim ve alfabe sözcüklerinin birleşmesi ile ortaya çıkmış bir zeka oyunudur. Resimde harfler, sayılar, şekiller,nesneler oluyor ve onlara bakarak anlatılmak istenen kelime, söz öbeği ya da deyim/atasözü ne ise bulmaya çalışıyorsunuz. İlk başta çok zor görünüyor olsa da, aslında bir mantığı var. Bunu ya okuyarak ya da akıl yürüterek zamanla kendiniz buluyorsunuz ve mantığı oturttuktan sonra kelimeyi tahmin etmeye çalışmak çok eğlenceli hale geliyor. Zorluk seviyesine göre oynayabiliyorsunuz, başlangıç için daha basit hedef kelimeleri seçerseniz tahminleriniz doğru çıktıkça daha çok oynamak isteyeceksiniz.

Resfebe oynayabilmek için tabi biraz büyük olmak gerekiyor, küçük çocukların oynayabileceği bir oyun değil. Okuma-yazma bilen, az biraz da olsa alt yapısı olan çocuklar olması lazım. Ama sizin için çok eğlenceli olabilir mutlaka bi göz atın derim. Google’dan resfebe ismi ile arama yaptığınızda daha detaylı bilgiyi ve resfebe sorularının yer aldığı siteleri bulabilirsiniz.Örnek göstereyim size: eldiven-resfebeBu yanda gördüğünüz resimdeki nesnelerle harfleri birleştirerek okumaya çalışıyorsunuz. Ev resmi ters durduğu için onu “ve” olarak tersten okuyorsunuz. Bu en kolayından başlayanlar için bir örnek. Hem sizin için hem de çocuklar için nitelikli zaman geçirmek adına çok güzel bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Bizim evin 7 yaşı böyle basit olanları çözebiliyor. Yani siz de çocuğunuza yapıp yapamadığını deneterek, üzerinde birlikte düşünerek, tahmin yürütme işini bir işbirliği içinde yaparak, çocuğunuzla eğlenebilirsiniz.

(Ayrıca telefon ya da tablete de oyun indirebilirsiniz ).

 

Düzen Takıntısı

Her şeyi bir plan dahilinde, belirli saatlerde ve düzen içinde yapma takıntısı sizde de var mı? Hadi itiraf edin, var değil mi? Düzen konusunda bizi bu hale yine sistemin getirdiğini düşünüyorum(tabi bir de okullu kafası var ama ona birazdan geleceğim). Bebek doğunca hastanede “İki saatte (en fazla üç saatte) bir emzirin, 15 dakika bir göğüsten 15 dakika diğerinden” diyen hemşireleri hatırladınız mı? Ne kadar da güzel ve düzenli, planlı programlı hayat ! Bebeği eline alınca, anlıyorsun işin aslını, hiç de öyle kurulu robot gibi 15’er dakika emip, 2-3 saat uyumuyor o bebek. Düzene takınca da, “bebek dediğin uyur, hastanede de böyle dediler, bunda bir anormallik var” diye düşünüp kafayı yememek işten değil. Düzen demişken Tracy Hogg’tan bahsetmesem olmaz. Bir dönemi kasıp kavurdu EASY ile. Bunu uygulamak için hayatı kendine de bebeğine de zindan eden anneler tanıyorum. Nedir EASY? Eat(yemek), Activity(Aktivite), Sleep(uyku), Your time(sizin zamanınız). Ne kadar hoş değil mi?! Bebek emecek, biraz bakınacak(aktivite bu küçücük bebe daha ne yapsın), sonra uyuyacak ve sizin vaktiniz! Ne isterseniz yapabileceğiniz yegane zaman dilimi. Zaten biliyorsunuz ki yavrucak en az 2, en fazla 3 saat uyuyacak. Bu kullanım kılavuzunun işe yaramadığını, bebeğin teknolojik bir alet olmadığını, kazın ayağının öyle olmadığını yani, anlıyorsunuz ve işte o zamana dananın kuyruğu kopuyor. Böyle olunca da, bu düzensizlik, başıbozukluk, bir sonraki saatlerde ve günlerde ne olacağını bilemiyor olmak strese sokuyor insanı. Bebeğin en güzel zamanlarını bundan şikayetlenerek geçiriyor, çünkü bu bebek saatlerce emiyor ve ancak tuvalete gidecek zaman bırakıyor anneye(Hatta bazen onu da bırakmıyor!). Oysa, o sağlıklı bir bebek ve anneciği yanında, Allah süt gibi bir nimet vermiş emiyor nasibi kadar. Annesi de sağlıklı en azından ve bebeğine bakacak gücü var. Sevinip şükredecek birçok sebep varken, var olan karmaşadan şikayetleniyorsak düzen takıntısından. Hani eve yeni bir bebek gelince düzen de bozulur değişir diyorlar ya, değişmiyor bozulmuyor. Yok oluyor!

Bunu bilerek ikinci adıma geçelim sevgili anne. Ne yapacaksan bu düzensizlik içinde yapacaksın. O kadar çocukla kitap okumaya nasıl zaman buluyorsun sorusu en sık duyduklarımdan birisi mesela. Eğer sen kitap okumayı bir rutine bağlamayı, günde bilmem kaç sayfa okumayı, kırtasiye malzemelerinle süslediğin masana kurulup yanında en sevdiğin not defterin ile kitap okumayı düşünüyorsan bunu asla yapamayacaksın(çocukların hepsini aynı anda okula postalayıp evde yan gelip yatacak vaktin yoksa tabi). Düzenin sana gelmesini beklersen gelmez çoluk çocukla, sen bu karmaşada kendine o imkanları oluşturmaya çabalayacaksın. Mesela emzirirken ayağında sallarken bir taraftan okuyabilirsin. Bebeği uyuttun ötekilerinin önüne etkinlik yapacakları bir şeyler/malzemeler koydun, yanlarında oturup okuyacaksın. He böyle demişken o kadar toz pembe değil tabi. “Senin resmin çirkin dedi bana, o da benim kafama oyun hamuru attı saçıma yapıştı,benim kadığımı yırttı, okumama karıştı, çok bağırıyor konsantre olamıyorum” çığlıkları,kavga dövüş  bir atmosfere dönüşecek ortam tabi. Ama sorun değil, düzene ihtiyacımız yok; kavgayı sonlandırıp devam ediyoruz okumaya. Hem çocukların da buna alışması açısından iyi oluyor. Şu an annenin zamanı, kendine zaman ayırmak ve bunu kitapla değerlendirmek istiyor, saygı duyacaklar ve kendi başlarına takılacaklar. Bunu rastgele yapabilirsiniz, her gün aynı saatte aynı zaman dilimi arasında değil.

Okulsuzluk mantığı işte böyle her şeyi bir düzene bağlayarak değil, doğal sürecine bırakarak ilerlemesine fırsat vermek demek oluyor. 40 dakika ders, 10 dakika teneffüs gibi bir düzene oturtmaya çalışılan sistem ne kadar sağlıklı? Ama yetişkinlerdeki düzen takıntısının bu 12 senelik eğitimin sonucu olduğuna inanıyorum. Oysa 5-6 yaşlarındaki çocukların 40 dakika boyunca sabit durarak odaklanmalarını beklemek bile haksızlık. Ben Peygamber(s.a.v.)döneminde böyle bir okul sistemi olduğunu ne duydum, ne okudum. Ama ne yazık ki içinde bulunduğumuz dünya böyle bir dünya değil. Çocuklarda eğitime başlamak için belli bir yaş olması bile doğru değil ki. Ne demiştik her şeyin bir zamanı var. Neyse bu konu çok uzar, sizi de sıkmak istemem. Daraltayım hemen tekrar mevzuyu.

Çocuklarla bir şeyler yaparken ya da kendi kendimizin eğitimi kişisel gelişim vs. adına bir şeyler yapıyorken bunun düzenli, planlı-programlı olması konusunu takıntı haline getirirsek, bu düzen bozulduğunda yapamaz hale geliriz ve içsel motivasyonumuzu kaybederiz. Mülteci bir aile tanımıştım iki yıl kadar önceydi. Üç çocuklu dul ablamız, çocukların hepsini Kuran ezberletiyor hafız yetiştirmek istiyordu. Biri zaten hafız olmuş, biri yarılamış, diğeri de 8-9 cüz ezberlemişti. Onlara okuma-yazma öğretmiş, unutmamaları için ellerindeki yegane küçücük hadis kitapçığından yazılar yazdırıyordu geliştirmek için. Ve bunları misafir olduğu bir evde, bir odanın içinde üç çocukla yapıyordu. Savaşlar, sonrasında hicret, sonrasında nerede konaklayacağı bile belli olmayan bir yaşantı içinde şu çabaya bakın. Biz olsak bunu başarabilir miydik? Çocukların bir masası hatta birer odası, her birinin birer defteri kitabı kalemi ve ders çalıştığımız belli saatlerimiz olmalı değil mi bizim? En büyük içsel motivasyon kaynağım olan bu olayı sizin de şevkinizi artırsın ve çocuklarımız için de kendimiz için de Allah’ın bizim için yarattığı anı, şartı, durumu düşünerek, ona adapte olarak hareket edelim diye yazdım. İğne bana, çuvaldız size….

Her Şeyin Bir Zamanı Var

İlk çocukla birlikte zamane anneleri olarak bizde bir öğretme merakı başlıyor; sanırım hepimiz benzer şeyleri yaşamışızdır. Bebekler için hazırlanan kitaplara bile baktığımızda “Kavramlar, ilk kelimelerim” vs.gibi bebeğe öğretmeye endeksli yayınlar görüyoruz. Burnun nerede gözün nerede göster bakayım ile başlayıp bu hangi renk, bu kaç söyle bakalım‘larla devam ediyoruz Bunu yaparken de çocuğun bunu öğrenmeye hazır olup olmadığına değil, kitaplardaki bebek/çocuk gelişim programlarına bakarak, hangi yaşta neyi yapabilir ya da öğrenebilir yazıyorsa onu baz alıyoruz. Haliyle kriterimiz bu olunca, çocuk yapamadığında, öğrenemediğinde “acaba hazır değil mi?” diye sormak yerine çocukta kusur bulmaya yöneliyoruz. İlk çocukta (ve tek çocukla kalındıysa) bunun yaşanması neredeyse kaçınılmaz oluyor; ama annelerdeki okulsuz öğrenme mantığı daha çok sonraki-bilhassa üçüncü ve sonrasındaki-çocuklarda şekilleniyor. Vakit yetersizliğinden, nasılsa bir şekilde öğrendiklerini görünce kendiliğinden öğrenmeye inancımız arttığından, büyükler küçüklere dolaylı ya da doğrudan bir şeyler aktardığından diğer çocuklara karşı bu kadar öğretici(!) olmuyoruz.

Çok çocuk sahibi olan anneler bunu zaten anlayıp keşfediyor da yazım özellikle bir ya da iki çocuklu annelere hitap ediyor olabilir bu nedenle. Her şeyin bir zamanı vardır sevgili anne. Çocuğun bir şeyi öğrenmeye karşı yetenekten ziyade önce ilgi duyması gerekir. Onun ilgi alanına giren bir şey ise çok daha kısa sürede öğrenecektir. Değilse, senin zorlamanla onu algılaması, yapması uzun zaman alacak; belki de hiç başarılı olamayacaktır. Oysa doğal sürece bıraksak, çocuk hazır olduğunda sorular soracak, öğrenmeye çalışacak ve verdiğimiz her cevap ile beyninde yeni yeni ampüller yanacak. Hem en etkili öğrenme şekli merak ettiklerimiz ve soru-cevap şeklinde olanlar değil midir? Kitap okurken bile, çocuk seçmişse kitabı çok güzel dinleyip anlıyor ve kalıcı oluyor, biz seçmişsek isteksiz dinlediği gibi, ertesi gün sanki o kitap hiç okunmamış gibi bütün bilgiler silinip gidiyor.

Bu sebeplerle bakıldığında, okula giden çocuklara haksızlık etmemek gerekir diye düşünüyorum; çünkü gerçekten yanlış anlaşılıyorlar. Çocuk diyelim çarpım tablosuna hiç meraklı değil, öğrenmeye hevesi yok. Öğrenemiyor bu şekilde zorla sunulunca, bu kez yaftalanıveriyor hemen: Matemaik zekası yok, algısı çok yavaş, öğrenemiyor vs. deniyor ama diyelim ki geometriye merakı var, müfredatın çok ötesinde bir öğrenme gösterebiliyor bu çocuk. Öğretmenler bunu yapamaz, bu yine her zaman olduğu gibi biz annelere düşen bir görev. Çocuk bütün derslerde başarılı olacak diye bir kaide yok, ilgi alanları, merak ettikleri ve ona zorla sunulan farklı diye çocuğa baskı yapmak ve onu etiketlemek asla doğru değil.

Çocuğun hazır olduğunu nasıl anlayacağız peki? İlgi alanlarını nasıl keşfedeceğiz? Bizim burada yapmamız gereken çocuklara uygun ortam ve materyal sunmak, zorlama yapmadan kendiliğinden hangisi öğrenmek istiyorsa ona ilgiyle ve merakla yaklaşmasını beklemek. Tuvalet eğitiminde nasıl ki çocuk hazırken başlıyoruz, sinyalleri nedir takip ediyoruz; bütün alanlarda geçerli bu durum.Ortancamız(yaş 4,5) Kuran okumak için pek hevesli idi mesela, devamlı çalışmak istiyor elinde cüz geziyordu. (Zaman zaman aralar vererek, her geldiğinde ihtiyacını karşılayarak 3 ay gibi bir sürede Kuran okumayı öğrenmiş oldu).Çocuk hazır olduğunu ve bu alana ilgisi olduğunu gösteriyor demektir bu. Biz zorluyor, hadi sen de oku, öğren diyor olsaydık süreç uzayacağı gibi, zorla güzellik de olmayacaktı elbet. Çocuk size geliyor ve öğrenmek istediği alanı söylüyorsa, size de düşen bundan sonra öğretmeye başlamaktır. Merak ettiği kadarıyla anlatarak, göstererek elbet. Sayıları öğrenmeye hevesi var diye mesela, hemen çıkarma toplamaya başlamak yersiz olur, her şeyin bir zamanı ve bir sırası vardır.

Materyal sunmaktan kastımız, evlerimizde etkinlik kitapları, masal/hikaye kitapları, resim defterleri, çeşit çeşit boya kalemleri mevcut oluyor zaten. Çizgi film ve tabletlerle değil, devamlı bu tarz şeylerle haşır neşir olduğunda, dışarı hayatı olduğunda (yani doğa ile irtibatı olduğunda) öğrenmeye karşı daha çok iştiyak duyacaktır. İngilizce kelime oyunlarının olduğu bir oyun var mesela(teknolojiyi faydalı kullanmaya bir örnek), onu yükleyip oyun olarak sundum. Öğretme güdüsü olmayan, sadece materyal sunmaya bir örnektir bu. Büyük oğlan(yaş 7) İngilizce’ye merak saldı, iki gün içinde 20 kelime öğrenmiş oldu. Sanırım gel sana öğreteyim deseydim aynı şevkle yaklaşmayacak, sıkılarak yaptığı işten zevk almadığı gibi, tam bir öğrenme de gerçekleşmeyecekti.

Özet olarak, her şeyin bir zamanı olduğunu aklımızın hep bir köşesinde diri tutalım olur mu?

Ben Ne Yapabilirim?

Herkesin bugünlerde kendine sorduğu soru bu: Ben ne yapabilirim? Ülkemizin ve Müslüman coğrafyanın içinde bulunduğu durum malum. Özellikle Suriye ve yakın zamanda Halep’te olanlar ve zaten  6 seneye yaklaşan bir zamanda orada var olan katliamların son zamanlarda daha da artmış olması..Vicdan sahibi her insanı-özelde aynı inancı paylaştığımız için Müslümanları- rahatsız ediyor bu durum, kimse yastığa başını gönül rahatlığı ile koyamıyor; yediğimiz yemek,içtiğimiz su ve dahi anneler olarak çocuklarımıza bir sarılmamız, bir öpücüğümüz bile tat vermez oldu. Daha da kötüsü suçluluk duygusu içerisine sokuyor bizi. Biz ne yapabiliriz? Dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor olması doğrudur(kalp ile buğz etmek). Bir de güvendiğimiz yardım kuruluşlarına verdiğimiz infaklar bir nebze olsun gönlümüzü rahatlatıyor. Fakat yine de bu hislerden kurtulamıyoruz. Başka ve daha iyi “Ben ne yapabilirim?”..

Her Anne Bir Okul Seminerleri’nin 16 Aralık’taki tanıtım toplantısında söz alan bütün konuşmacılar dünyamızın, ülkemizin içinde bulunduğu duruma dikkat çeken konuşmalar yaptılar. Bunların içinden bir hanımefendi, ilahiyatçı olduğunu, belli sohbet grupları olduğunu ve bu grupların birinde gençlerin kendisine “Hocam biz ne yapabiliriz?” diye sorduklarını anlattı ve şöyle dedi: “Onlara dedim ki; ben haftada bir defa yaptığım dersleri iki kez yapacağım, sizinle de iki haftada bir değil, her hafta buluşacağız bundan sonra. Herkes,hepimiz o an neyi yapıyorsak, Allah için daha iyisini yapmaya çalışacağız“. Bazı sözler vardır, söylendiği zaman ve mekan tesir etmesi açısından çok önemlidir. Evet, bu cümleler de öyle idi; tam da “Her Anne Bir Okul” diyorken, o an ne yapıyorsak onu daha iyi yapmaya çalışmaktan bahsetti.

Çocuklarımıza daha iyi bir anne olmaya çalışmak mesela…Siz de fark ettiniz mi haberlerde evlatlarını kaybeden annelerin feryatlarını dinledikçe/izledikçe çocuklarınıza daha az kızdığınızı? Yaramazlıklarının, haylazlıklarının, birbirleriyle didişmelerinin size daha tolere edilebilir geldiğini? Eskisi gibi kızamadığınızı onlara, bağıramadığınızı ve daha sabırlı olduğunuzu? Bunları fark edemediyseniz, sizde böyle değişiklikler olmuyorsa eğer, siz işte o zaman “Ben Ne Yapabilirim?” sorusunu samimi sormuyorsunuz demektir. Ekran karşısında gözyaşı dökerek olmuyor bu işler, yanı başımızdaki evladımıza karşı daha müşfik, daha anlayışlı, daha iyi bir anne olamıyorsak. Bir zulmü, en başta kendi çocuklarımıza duyurmuyorsak mesela, onları yardımlaşma işinin bir parçası yapmıyorsak, onları Allah için hayırlı bir insan/kul/vatandaş/ümmetin bir neferi yapmaya çalışmıyorsak gerçekten bir şeyler yapmıyoruz demektir.

Biz anneyiz. Bize emanet edilen çocuklarımız var bizim; aslana bile kafa tutacak kadar cesur tavuğun civcivlerini korumaya çalıştığı gibi tüm kötülüklerden korumaya çalıştığımız çocuklarımız…Ve çocuklarını savaşta yitiren annelerin de çocukları tıpkı böyleydi korumaya çalışırken ellerindenn yitip giden…Öyleyse bizim çocuklarımız hala yanımızda ise önce buna şükretmekle işe başlamalıyız. Bu dünya imtihanında kimisine sabır düşer kimisine şükür…Varlığına şükretmemiz gereken evlatlarımıza karşı davranışlarımızı gözden geçirmeli, daha iyi bir anne olmaya çabalamalıyız. Mükemmel  olamayız, öyle bir kavram, öyle bir insan yok ki zaten öyle bir anne olsun. Lakin her zaman için daha iyisi olabiliriz. Haydi anneler, Ben Ne Yapabilirim demeyelim, yapalım. Çocuklarımız için ve annelerinin ellerinden kayıp giden bütün çocuklar için….

Kitap Şenliği

50x70afis_1Anadolu Yakası’nın en büyük kitap şenliği olma iddiası taşıyan, masal okuma etkinliklerinden tiyatrolara, kitap fuarından yazar-öğrenci buluşmalarına müthiş etkinliklerle dolu olan bu şenliği, fırsatı olanlar kaçırmasın derim. %60’a varan indirimlerle 30 Aralık’a kadar devam edecek olan şenlik hakkında detaylı bilgiyi buraya tıklayarak alabilirsiniz.

Ev Okulu : Ahlak

Youtube üzerinden dinlediğim bir videoda şöyle diyordu: Anne sütünün nasıl ki muadili yoksa, annenin verdiği/vereceği eğitimin/terbiyenin de muadili yoktur. Bu söz üzerinden konuşalım; çocukların en verimli zamanları, kişilik/ahlak/karakterlerinin şekillendiği dönemler okullarda geçiyor artık. 3 yaşından itibaren gördükleri her çocuğa “Okula gidiyor mu(sun)?” diye soruyorlar; çünkü çağımızın normali bu. Annelerin sığındığı şeyler de genelde aynı: Sosyalleşiyor, paylaşmayı öğreniyor vs…Çizgi filmler için de benzer argümanların arkasına sığınılıyor: Çocuk eve girince selam vermeyi öğrendi, su içerken besmele çekmeyi öğrendi, oyuncakları toplamayı öğrendi vs…

Bizim anneler olarak çocuklarımıza öğretemeyeceğimiz şey olduğuna inanmıyorum, aksi takdirde bu, fıtrata ters olurdu. Çocuğa okuma,yazma öğretmek, sayıları, şekilleri öğretmek değil elbette kast ettiğim. Fakat öğrenmeyi eğitim ve öğretim olarak ikiye ayırırsak, öğretme değil fakat eğitme tamamen annenin elindedir ve bu konuda annenin yapabileceği en iyi şey, örnek olmaktır. Çocuklarımıza güzel ahlakı, paylaşmayı, başkalarına saygı ve sevgi duymayı ama bunu yaparken de kendi haklarını koruması gerektiğini, itidalli davranmayı, haksızlıklara boyun eğmemeyi ve daha sayabileceğimiz birçok güzel davranışı örnekleme yoluyla biz kazandırabiliriz. Bunun için de önce kendi ahlakımıza bakmamız, onlara örnek olabilecek birer iyi insan mıyız değil miyiz diye sorgulamamız lazım kendi nefislerimizi, zira çocuklar bizim aynamızdır. Silsile halindedir bakın, biz en büyüğe nasıl davranıyorsak o bir küçüğüne öyle, o da diğerine öyle davranıyor. Kullandıkları kelimeler bile tıpatıp aynı.Bu aynaya bakarak, kendimizdeki noksanları ya da iyi tarafları görebiliriz. Bu aynaya bakmak bizi mutlu mu ediyor/kendimizle gurur duyuyor muyuz yoksa bakmaya çekiniyor muyuz?

Evet, bizim vereceğimiz eğitimin bir muadili yok çocuklar için. Etraflarında iletişim halinde oldukları herkes onların yaşantısına bir katkı sunuyor elbet,bir dakikalığına parkta gördükleri biri de, devamlı görüştükleri aile büyükleri, dostlarımız da kişilik oluşumunda ,karakter şekillemesinde etkili. Lakin esas temeli aile içinde anneden,babadan ve bu ikisinin birbirleriyle ve çocuklarla olan iletişiminden alıyorlar. Ahlaki değerleri bu modellemeye ile öğretirken, var olan kaynaklardan da yararlanmayalım demiyorum elbet. Değerler eğitimi veren kitaplar, bunları aşılamaya çalışan çizgi filmler/kısa animasyonlar kullanılabilecek materyaller arasında. Bu tür kaynaklarda genellikle davranış, çocuk başrol ile sunulduğu için çocuklar üzerinde etkili oluyor, ailede gördüğü davranışı bir de bu tür kitap ya da çizgi filmlerde gördüğünde pekiştirmiş oluyor. Burada anahtar kelime işte bu: Pekiştirmek. Davranışı başkalarından kazansın diyerek eğitimini bu başkalarına (biri ya da bir şey olması fark etmiyor) devretmek değil, birebir etkin rol oynayıp bunları ikincil olarak kullanmak.

sevimli-tirtil-ile-dinimin-degerlerini-ogreniyorume4c77d697db8fd6cad55ebb630e50785Kitap olarak değerler eğitimi adı altında çok kaynak hikaye vs.olsa da, okuyup memnun kaldığımız bazılarını tavsiye edebiliriz. Timaş’ın Mini Masallar serisi bunların başında geliyor şüphesiz. 30 kitap var sanırım 10’ar 10’ar gruplanmış, her birinde bir ahlaki değere yönelik hikaye var. Küçük olduğu için boyutu,kolaylıkla yanlarında taşıyorlar ve daha sevimli geliyor. 2,5-3 yaştan itibaren okunabilir. Okumayı öğrendikten sonra kendileri okuyorlar. Hadislerle Öğreniyorum serisinde esasen her kitapta bir hadis işleniyor olsa da, paylaşmak, öfkeye hakim olmak, temizlik, sabır gibi ahlaki değerler ön plana çıkarılmış, bu açıdan bu kategoride değerlendirilebilir.ev-okulu-reg-ahlak-1 Bir de ders yapar şekilde ev okul için kullanmak istiyorsanız, Ev Okulu Ahlak1-2-3 serisi ve Dinimin Değerlerini Öğreniyorum kitapları faydalı olacaktır. İçindeki konuları gün gün, hafta hafta işleyebilirsiniz. Edam Yayınları’nın Ev Okulu Ahlak kitabı genellikle çocuklar için grup halinde ev okulu  yapılan programlarda kullanılıyor ve okul çağı çocukları hedef alıyor 7 yaş ve üzeri olarak. Damla Yayınları’nın Dinimin Değerlerini Öğreniyorum kitabı ise  5 yaş üzeri için(daha küçüklerle de yapılabilir) ve içinde etkinlikler yer alıyor. Bu konuda da hep söylediğim gibi piyasada çok kaynak var ama aile içinde davranışlarımız ile örnek olmamız gereken konularda binlerce lira harcayıp piyasaya mahkum olmaya gerek yok. Bu kaynakların hem fiyatları uygun ve faydalı olduğu için, hem de çocukları evde bütün gün nasıl oyalıyoruz diyoruz ya hani, çizgi filmlere tabletlere mahkum etmektense bu tür aktivitelerle oyalanmaları ve vakitlerini hem eğlenerek hem öğrenerek geçirmeleri için tanıtıyorum. İnşaAllah bizim kadar siz de faydalanırsınız.

Youtube’da dinlediğim ders Nureddin Yıldız’ın Evimiz Medresemiz isimli sohbeti idi ve bu yazının üstüne bir de o dinlenirse “okulsuz eğitim” adına destek olacağını düşünüyorum.