Çocuk Şehri

20170131_145844Dergi okumak, kitap okumaktan biraz daha bağımsız bir eylem gibi çıkıyor karşımıza. Bir kitapkurdu eşit değildir dergi okuruna. Eğer dergi okumayı siz de seviyorsanız, süreli yayın takip etmenin hazzının ve faydasının başka türlü olduğunu düşünüyorsanız, eğer dergi okuru değilseniz de, size dergi okumayı sevdirecek ve sizi de içine çekecek çok güzel bir dergi tavsiyem var: Çocuk Şehri!

Çocuk Şehri dergisi, üç aylık bir süreli yayın olarak başladı hayatına. 2016’nın sonlarında ilk sayısı ile okurlarıyla buluşan derginin, Ocak-Şubat-Mart aylarını içeren 2. sayısı da geçtiğimiz hafta tazecik çıktı. Her yayınında, farklı bir konu üzerine yoğunlaşarak o alanda yazılar yazılıyor Çocuk Şehri’nde. İlk sayısında Çocuk ve Oyun konusunu ele alan dergi, ikinci sayısında Tabiat konusunu işliyor. Derginin mottosu ise şu: “Çocuk insan yavrusu değil, ayrı bir alemdir”.

20170131_145926Çocuğa ve çocukluğa böylesine geniş bir perspektiften bakarak, çocuğun ayrı bir alem olduğunu düşünen Genel Yayın Yönetmeni Ayşenur Narboğa, incelemelerini de bu yönde yapıyor ve ikinci sayının giriş yazısında şöyle söylüyor: “Bu sayıda çocuklarımıza kazandırabileceğimiz yeni bir tabiat düşüncesini işlemeye çalıştık. Evren birbirinden farklı ve merak uyandıran canlı varlıklar müzesi değildir yalnızca. Yahut insanın bitmek bilmeyen ihtiyaçlarını karşılamak için bir sonsuz kaynaklar bütünü de değildir. Kendimizi ondan soyutlamadığımız, en az insan kadar hürmete layık ve mucizelerle dolu bir tabiat tasavvurunu hızlı bir şekilde müfredatımıza almalıyız. Savaşa, teröre ve yeryüzünün talan edilmesine karşı bundan daha etkili bir yol yok.” 

Dergi içerisinde yazarlarla söyleşilerden, kitap tavsiyelerine, oyuncak müzeleri, atölyeler gibi ayın konusuyla ilgili olarak çeşitli önerilerden yine konuyla ilgili çocuk şiirlerine, çeviri haberlere varana kadar çok zengin bir içerik sizi bekliyor. Ayrıca bir sonraki yayının konu başlığını duyurarak, okurlardan yazı göndermek isteyenlerin yazılarını da yayınlayacaklarını bildiriyorlar. Bir dergide yazınızın yayınlanmasını isterseniz bence harika bir fırsat.

20170131_145952Çocuk Şehri dergisi çocuklar için değil, yetişkinler için tasarlanmış bir dergi ve elinize alıp okumaya başladığınızda ne çabuk sonuna geldiğinizi fark etmeyeceksiniz bile. Çocuğa, çocuk ile ilişki içerisinde olan her konuya farklı bir bakış açısı kazanabileceğiniz ve ufkunuzu genişletebilecek bir dergi. Şuan piyasada kitap konusunda nasıl ki bir kalabalık varsa, süreli yayınlarda da aynı şey geçerli. İçerik açısından bu kadar zengin olmasına rağmen maddiyat olarak baktığınızda piyasanın çok altında da olduğunu göreceksiniz. Dergi kitapyurdunda satışa sunuldu. Şimdilik çok kısıtlı kitapçılarda yer alıyor olsa da, online olarak ulaşmak çok kolay(birinci sayıyı da elde edebilirsiniz böylece). Abone olmak isterseniz de yıllık abonelik imkanı da var bence daha avantajlı ve heyecanlı bir olay, her üç ayda bir kapınıza derginizin gelmesi.

 Çocuk Şehri dergisinde ben de çeviri haberler kısmındayım,yani  okuyacağınız yabancı yayın kaynaklı haberleri bendeniz çeviriyorum. 

Dergiyi kitap yurdundan temin etmek isterseniz : http://www.kitapyurdu.com/kitap/cocuk-sehri-uc-aylik-cocukluk-dergisi-sayi2-2017/415531.html&publisher_id=8324

Dergiye yıllık abone olmak isterseniz http://www.felahkitap.com/2016/10/cocuk-sehri-istanbul-dagitimina-basladi/

Ayrıca incelemek ve elden almak isteyenler için şöyle yazıyor sitesinde “İstanbul’daki okurlar Avrupa Yakası Fatih’te bulunan Ağaç Kitabevi ve İnkilab Kitabevi‘nde, Bilim Sanat Vakfı’nda, Anadolu Yakası Üsküdar Kaknüs Kitabevi’nde dergiye ulaşabilirler.”

Derginin yıllık abone ücreti 45 tl. Satış fiyatı 10 tl. Kitapyurdu’nda şuan %15 indirimli olarak 8.5 tl’ye satılıyor. Dergi piyasasını biliyorsanız maliyeti bu kadar uygun bir dergi bulamazsınız, kaçırmayın derim…

Tatil Geldi, Hoşgeldi!

Tatil başlamadan önce çocuklarımızla bu süreçle neler yapabiliriz diye yazmaya niyet etmiş olsam da, kısmet bugüneymiş. Geç olsun, güç olmasın…

Sömestr tatili kısa sürüyor olsa da, çocuklar sevinirken annelerde bir hüzün ve panik hali hakim oluyor gözlemlediğim kadarıyla. “Yaşasın tatil” diyen annelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu kesim ya çalışan anne(şartlar gereği çocukların evde olması onu zorlayacak), ya okullu kafasında bir anne(okul çok elzem, çocuk okula gitsin evde ne işi var!), ya çocuklarını başından atmaya yer arayan anne(oh onlar okulda ben evde, değmeyin keyfime derken nereden çıktı bu tatil?!), ya çocukları üç dört yaşından beri anaokulu/kreş gittiği için o düzene alışıp tatilde afallayan anne. Seçenekleri siz çoğaltabilirsiniz. Çocuğunun evde olacağına en çok sevinen kesim de gönlü ev okul ya da okulsuz eğitimde olduğu halde çocuğunu okula göndermek zorunda kalan anneler.Hayaller vs gerçekler…

Hangi kesime ait hissediyorsanız kendinizi hissedin, hepimiz çocuklarımızı seviyoruz ve onlarla birlikte olmaktan mutluluk duyuyor, şükrediyoruz. Bu süreci avantaja çevirmek, çocuklarımızla hem eğlenip hem öğrenmek için bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Biz evde neler yapıyor bu süreci nasıl değerlendiriyoruz bir fikir olması açısından derleyelim istedik.Buyrun bakalım. (Siz de fikirlerinizi , önerilerinizi, yaptıklarınızı yorumlarda paylaşabilirsiniz)

OYUN-AKTİVİTE

Çocuğa “oyuncu anne” olmayı değil,çocuğa oyun arkadaşı olmayı doğru bulangillerdenim. Devamlı çocuğa hazır aktivite oyun sunulması konusu abartılmış durumda(bu da ikinci bir sosyal medya anneliği analizi olarak yazı şeklinde karşınıza gelecek sevgili okur). Oysa çocuğa “hadi bir oyun kur da beraber oynayalım” demek gerekir.Ve bütün gün içinde mutlaka onlarla oyun oynamak için vakit ayırmalı. Çevremdeki bazı anneler “ben çocuklarla oyun oynayamıyorum” diyor, hak veriyorum. Çocukluğunu yaşamamış ve içindeki çocuğu erkenden öldürmüş insanlar kendi  çocuklarıyla da başka çocuklarla da oyun oynayamaz, erkenden büyümüştür onlar çünkü. Fakat herkes mizacına göre kendini biraz kasarak oynamalı. Sen saklambaç ebelemece filan oynarsın, ya da sen oturduğun yerde legolarla oynar, garaj yaparsın arabalara, sen evcilik oynarsın mesela. Vardır illa ki yapabileceğin bir şeyler.

bardaktan_hayvanlar_takimiOyun kısmında pasif, aktivite kısmında aktif olunmalı. Tatil öncesi büyük ve cep yakan dükkanlar yerine küçük esnaf kırtasiyelerden bir poşet aktivite malzemesi alabilirsiniz önceden(taş çatlasa 50 tl tutar alacağınız bütün malzemeler iki hafta için. En abartılı rakam olarak söylüyorum evinizde bir makas,bant bile yoksa yani). Aktivite önerilerine ben burada yer vermeyeceğim, zira evokulumuz sitesi olarak aktivite, el işi önerilerinde bulunmak gibi bir formatımız yok. Bunun için google’a ve pek bir meşhur pinterest’e başvurabilirsiniz.(Misal ben pet bardaklardan aldım ve google’a pet bardakla aktivite yazdım, yanda gördüğünüz örnek gibi birçok şirin aktivite örnekleri çıktı.) Günlük yer veremiyorsanız da iki üç günde bir mutlaka yapılmalı ki tatil anısı olarak da yer etsin hafızalarda.

DERS ÖDEV EVOKUL İSLAMİ EĞİTİM

MEB güzel bir adım olarak tatil sürecinde çocuklara ödev verilmesini yasakladı.(Yani bu konuda talimat verdi diyelim daha naif bir ifadeyle). Bazı öğretmenlerin bu talimata uymadığı konusunda malumatlar kulağımıza gelmiş olsa da, velilerin de yapabileceği bir şey yok. Birinci sınıftan itibaren çocuğuna yarış atı muamelesi yapan “siz de çok az ödev veriyorsunuz hocam” diyen veli skalası daha geniş çünkü. Tek tük itiraz etmek isteyen veli olursanız da sivrilmiş, muhalefet etmiş oluyorsunuz. Bir de tabi işin “öğretmen bana takarsa çocuğuma da takar” korkusu var ki Allah muhafaza!

Evokul mantığındaysanız zaten okuldan ödev verilmese de çocuğu iki hafta boş bırakacak değilsiniz(!). Benim “ödev” kelimesine yüklediğim mana, çocuğa öğretmen tarafından verilen ev ödevi ile eş anlamlı değil. Bu nedenle, bizim evin 7 yaşının ödevi olduğu gibi 4,5 yaşının da ödevi vardır. Ödev kelimesi, sorumluluk bilinci aşılaması için kullandığım bir kelime. Bir program/plan yazıyoruz not defterine(bu okuma yazma bilen büyük için).Bütün gün bunu yapması konusunda esnek, istediğinden başlamak ve istediği zamanda yapmak kendine kalmış; hem böylece zaman yönetimi öğrenmiş olduğu gibi, serbestlik ona bir yapma isteği de veriyor. Neler yazıyoruz plana: Günlük mutlaka 4-5 sayfa Kuran okunacak(2 kez hatim yaptığı için hızlı okuyabiliyor olması hasebiyle 4-5 sayfa, siz bunu çocuğa göre azaltıp çoğaltabilirsiniz.)Ezberlenen sureler tekrar edilip, yenileri öğrenilecek (birer ayet şeklinde). Bize verilen ödevler az diyen veliler sayesinde edindiğimiz kaynak kitaplarımız var. Model Eğitim’in Bana da Matematik, Bana da Türkçe ismi ile. Sıradan test kitaplarından farkı içindeki etkinliklerin birçoğunun boşluk doldurma, bulmaca şeklinde eğlenceli olması. Çek kopar şeklinde olduğu için çocuk istediği konuya ve sayfaya göre koparıp yapıyor.ben-yazarim-2-sinif-oyku-tamamlama-kitabi-aziz-sivaslioglu-front-1 Hikaye tamamlama ararken kitapyurdunda Aziz Sivaslıoğlu’nun Ben Yazarım isimli 2,3,4. sınıflar için olan kitabına rastlayıp almıştım. Öykü tamamlamanın, sıradan paragraf okuyup anlama ve sorularını çözmeden daha etkili ve verimli olduğunu düşünüyorum. Zaten her şeyi test olarak sunuyorlar; çocuğun okuduğunu anlayıp anlamadığı bile belli değil, şıklara bakıp ordan buluyor. Oysa öykü tamamlama her yönden güzel: Çocuk okuduğunu anlıyor mu diye test edebiliyoruz, anlamazsa hikayeyi devam ettiremez. Gerisini kendisi tamamlarken hayal gücünü kullanıyor ve düşünme becerileri, kompozisyon yazma yeteneği kazanıyor. Bir nevi dikte de sayılabilir bakmadan yazmış olduğu için. Anne açısından da, çocuğun hikayeyi tamamlama şekline göre onun iç dünyası ve psikolojisi hakkında fikir sahibi olabildiği gibi, kelimeleri doğru yazıp yazmadığını da kontrol edebiliyor.

Okul öncesi için, Pia Yayınları’nın Bulmacalı Boyama kitabı güzel, Pia’nın başka kitapları da var inceleyebilirsiniz. Çamlıca Çocuk’un çocukların aylarına göre hazırladığı etkinlik kitapları var. Boyama olarak Bilgi Yayınları’nınkini kullanıyoruz 4 senedir, diğerleri detay ve resim açısından bizim çocuklara hitap etmiyor. neseli-okul-egitim-seti-980x550Anaokulunda set olarak kullanılan Neşeli Okul Seti var fakat bu set, 12 kitaptan oluşuyor, bütün sene kullanılabilir. Aile katılımlı etkinlikler, kes-yapıştır maskeler, etkinlikler çok güzel(zaten anaokulunda kullanıldığından anlamışsınızdır ne kadar kapsamlı olduğunu). Tek set alayım, sürekli kaynak aramayım ve her seferinde ayrı ayrı para harcamayayım derseniz tavsiye ederim.

Kitap okuma kısmını yazmama gerek yok sanırım, o tatile has bir durum değil zira.

Mutfakta Zaman Geçirelim

Daha önce de birkaç kez söylediğim için sadece başlık halinde geçeyim. Mutfakta zaman geçirmek için tatillerin bir fırsat olduğunu düşünüyorum; çünkü okul zamanı ciddi bir koşturma içinde geçiyor(özellikle öğlenci çocuklarda).Bu işin tek olumsuz tarafı, her istediklerini pişirip yiyince tatil bitene kadar yüz kiloya kadar gitmek sanırım. : (

Vee SOKAK

En önemliyi en sona sakladım ki kendisine assolist muamelesi yapalım. Sokağın, dışarının, hava almanın yerini hiçbir şey tutmaz ve bir çocuk sokakta deneyimlediğini hiçbir yerde deneyimleyemez. Açık hava ihtiyacı da su gibi, yemek gibi bir ihtiyaç. Küçücük bebek bile biraz aklı ermeye başlayınca, kapı açılır açılmaz koşuyor aradan kaçabilir miyim diye; ilk fırsatta montunu filan alıp getiriyor annesine çıkmak istediği için. Adda ilk kelimesi bile olabilir hatta. Bu yüzden sokağın yeri başka. Bazı muhitlerde park bile yok, dolaşacak alan yok ama yürümek bile iyi gelir. Havanın ne kadar soğuk olduğunun önemi yok, çünkü o montları, kazakları boşuna almıyoruz. Okul zamanı dışarıda kalmaya bu kadar fırsatları olmayabiliyor.

Aklıma gelenler şimdilik bunlar(böyle bile yeterince uzun olmuş sanırım). Herkese çocuğuyla mutlu, huzurlu vakitler geçirip, güzel anılar biriktirebileceği bir sömestr tatili dilerim..

 

Doğru Davranış…

Doğan Cüceloğlu’nun yeni kitabı “Geliştiren Anne-Baba” geçtiğimiz aylarda çıktı. Kitabı bitirdikten sonra özetlemeyi ve bir tanıtım yazısı yazmayı elbette düşünüyorum, fakat bundan da önce, kitabın içinde ayrı ayrı konu olarak yazılmayı hak eden cümleler var. “Çocuğum öyle biri olsun ki, iyi olanı doğru davranışla hayata uygulayabilsin” bu cümlelerden birisi…

Bizim için de çocuklarımız için de üzerinde durulması gereken bir davranış,kazanılması gereken bir ahlak olarak, hep iyi olanın peşinde koşuyoruz. Ama bazen iyi olanı seçerken, doğru davranışı seçemiyoruz. Bu biraz da “her doğru her yerde söylenmez” atasözü ile bağdaşıyor. Her söylediğin doğru olsun ama, her doğruyu her yerde söyleme. Çünkü söylediğin sözün doğru olması, ortam ve seçtiğin kelimeler ile anlam kazanıyor ve hedefe ulaşıyor.

Bu sözü okuduğum günlerde, Gül ile Ece isimli bir çizgi film ile karşılaştık çocuklarla. Çizgi filmin baştan sona eleştirilecek o kadar yanı var ki hani neresinden tutsan elinde kalır.Ama yazının konusu bu olmadığı için uzasın istemem. Ece haşarı bir kız çocuğu, özünde iyi bir kız. Fakat iyilik yaparken doğru davranış sergileyemiyor. Örneğin, yerlere çöp atan arkadaşını böyle yapmaması konusunda defalarca uyarmasına rağmen, arkadaşı hala yapmaya devam ettiği için, saçına sakız yapıştırıyor. Başka bir bölümde markette engellilerin raflara uzanmasına yardımcı olmayan reyon görevlisini ve rafların hep yüksek olarak dizayn edilmesini protesto etmek için bütün ürünleri yerlere atıyor. (Hayatta, mesaj vermeye çalışırken bu kadar pedagojik hatalar yapan bir çizgi film daha görmedim.) Anlayacağınız her bölüm ayrı bir fiyasko. Tam da çocuğumuza iyi olanı doğru davranışla uygulamak sözünden bahsetmişken bu çizgi film bir örnek oldu önümde. Bu sözün şerh edilişi gibiydi adeta. Biz çocuklarımıza-ve önce kendimize- iyi davranışlar sergilemeyi, hayatta her zaman adaletin, doğruluğun,iyiliğin yanında olmayı öğretmeli; ama bunu yaparken sınırlarını/haddini de bilmesi gerektiğini öğretmeliyiz. 

Çocuktan Al “İbreti”

Anne olarak çocuklarımıza bir şeyler öğrettiğimizi, onlara örnek olmaya çabaladığımızı sanıyoruz; oysa “biz büyüdük ve kirlendi dünya!”. O tertemiz bünyelerden bizim öğrenmemiz lazım, masumiyeti, saflığı, iyiliği ve güzelliği…Biz onlara nasihatler ederken kendimiz aynı şekilde uygulamıyoruz, fakat bir bakıyoruz onlar zaten fıtraten iyiye meyilli, biz demesek de o iyiliği yapıyor onlar…

Büyük oğlan “Benim çok hırkam var, birini olmayanlara-mesela Suriyelilere-verelim mi?” dedi. Kendisine, istediği bir hırkasını seçip verebileceğini söyledim. Biraz sonra karar vermiş bir şekilde döndü yanıma. “Anne” dedi, “Ben de Peygamberimiz(s.a.v.) gibi cömert olmak istiyorum ve en sevdiğim hırkamı vermek istiyorum.Senin aldığın en sevdiğim, ikinci en sevdiğim hatim kutlamamda hediye edilen. Ben ikincisini vermek istiyorum, o da en sevdiğim” dedi. (Burada annenin aldığını verirse annenin üzüleceği duygusuna da kapılıyor bir yandan). Hani kitabımız var ya Zeynep ile Tarık, orada Zeynep, kardeş okula en sevdiği kitabını “Sarı Vosvosun Karın Ağrısı”nı yolluyordu. Ben de öyle yapmak istiyorum…

Küçülen, eskiyen, giymekten sıkıldığımız kıyafetleri verecek, dolaplarımızı fazlalık yükten kurtaracak bir yer bulduk diye sevinenler bizler için ibret alınması gereken bir durum değil mi? Yeni alıp vermek ya da en sevdiğimizden fedakarlık yaparak infak etmek varken, bizlerin düştüğü duruma baktım, bir de paylaşmayı, sadaka vermeyi, bencil olmamayı ve başkalarını da düşünmeyi öğretmeye çalıştığım çocuğa…Kim kime öğretiyor acaba çocuk?

Kitap daha önce bahsettiğim Hadislerle Öğreniyorum serisinden bir kitap. Burada da çocuk kitaplarının-ve esasında genel anlamda kitapların-hayatımızda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Bu sebeple soyut kavramlar içermeyen İslami kaynaklı çocuk kitaplarının başarılı bir biçimde işlenenlerini alıp okumayı her daim faydalı buluyorum.

Tanışalım mı?

Çoğu kadın kendini 30lu yaşlardan sonra tanımaya ve keşfetmeye başlıyor. Neyi sever neyi sevmez, neyi yapmaktan hoşlanır neyi yapmaktan sıkılır, seçtiği meslekte mutlu mu mutsuz mu, hayallerine/ideallerine ulaşabilmiş mi ulaşamamış mı, ulaşmak için ne kadar çaba sarf etmiş? Bütün bunları sorgulamak neden illa ki 30lu yaşlardan sonra oluyor biliyor musunuz? Olayın yaşla değil, yaşantıyla alakası var bana kalırsa. Yani o yaşları bekar olarak sürdüren kadınlar için hala bir ampül yanmış değil belki de. Fakat evlenip çoluk çocuğa karışmış bir kadın, karşısında karakterini analiz etmeye çalıştığı bir çocuk/birey gördüğü anda “bir dakika ya, ben kimim peki” arayışına girebilir ve girmelidir de…Çocuğa öfkelenince mesela, düşünüyor kadın. “Çocuk gerçekten hatalı olduğu için mi öfkelendim, ben çok öfkeli bir kadın mıyım?” “Çocukla yaşadığımız bu olay gerçekten çok ciddi bir durum mu idi, ben mi çok panik atak bir insanım?” ” Çocuğun o an gerçekten bana ihtiyacı mı vardı, yoksa ben çok korumacı biri miyim?” “Çocuğum ya bana soru sorar da bilemezsem diye okumalar yaparken onun merak duygusunu tatmin etmek mi istiyorum, yoksa beni bilgisiz sanmasın diye kompleks mi yapıyorum”.

Soruları, durumları, analizleri çoğaltabiliriz sayfalarca…Bu soruları kendimize hiç sormuyorsak kendimizi keşfetme yolunda hiç adım atmıyoruz demektir. Ve bu da, insan kendini tanımıyorsa, varolan yaralarını da saramaz ve bir miras gibi gelecek nesillere aktarır demek. Ve bu da, kendini bile tanımaktan aciz bir kadın annenin çocuğunu tanımak için gereksiz çırpınması demektir..

Biz içinde yaşadığımız toplumun kültürü gereği kendini tanımaya fırsat verilmeden yetiştirilmiş bir nesiliz. Evde, “sus bakayım küçükler konuşmaz”a maruz kalmış, dünyayı algılamaya yeni yeni başlarken okullara hapsedilmiş ve “öğretmen ne derse o, eti öğretmenin kemiği anne-babanın” elinde olarak büyütülmüşüz. Ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize, nerede ne zaman nasıl konuşacağımıza hep başkaları, hep BÜYÜKLER karar vermiş. Oysa hz. Ali’nin dediği gibi çocukla arkadaş olmak ve belli bir yaştan sonra da onunla istişare etmek gerekmez miydi?**Böylece ailevi baskılar, toplumsal kabuller derken kendi çok istediğimiz değil, yönlendirildiğimiz mesleklere, ona göre okullara(ya da üniversite okumadıysak bile evlilikte de aynı yönlendirme mevcut) gittik. Kendimizi tanıyamadan üniversite mezunu olmuş ama kendine karşı çırılçıplak ortada kalmış insancıklar…

Sonra evlilik… Henüz kendini tanımadan başka bir insanı, aynı evi paylaşacağın bir hayat arkadaşını tanımaya çalıştın. İlişkilerdeki problemlerin esas kaynağı da bu zaten(çünkü adam da aynı şekilde yetişti ve o da kendini tanımıyor aslında. İki kendini bilmez birbirini bilme çabasında).Ve  çocuklar…İşte bir de onları tanıma çabası…Peki “ben” nerede kaldı?

Kendimizle ne zaman tanışmaya başlayacağız? Belki de hemen şimdi bugün bu yazının akabinde…Ben kimim diye soracağız, bu arayış büyük çözümlemeleri beraberinde getirecek. Ne de olsa bulanlar arayanlardır ancak. Hem bazı şeylerle yüzleşmek, kendi anne-babamız ile aramızdaki ilişkiyi de düzenleyecek, eşimizle ve çocuklarımızla da.. Ne dersiniz kendimizle tanışalım mı artık?

**Çocuğunuzla 7 yaşına kadar oynayın, 15 yaşına kadar arkadaşlık edin, 15’inden sonra istişare edin.(hz. Ali(r.a.) )

Bir Olay Üzerinden Sosyal Medya Anneliği Analizi

Doğum ile bu dünyaya gelişimizde kazandığımız ilk sıfat “evlat” olmak oluyor. Bununla birlikte “torun” oluyoruz ve büyüdükçe çoğalıyor bu sıfatlarımız: Öğrenci, hala, teyze, edindiğimiz meslek ile birlikte belki bir öğretmen, doktor, aşçı, evliliğimizle birlikte “eş” ve nihayetinde çocuğumuz olduğundan itibaren de “anne” oluyoruz. İçinde yaşadığımız çağda artık annelik sıradan geldiği için, salt bir sıfat olarak kabul görmüyor, önemsenmiyor olsa gerek ki, bu annelik de sıfatlandırılmaya başlandı: Oyuncu anne, hassas anne, akademik anne, manyak anne, fazla anne gibi aklımıza gelebilecek her sıfat kullanılmış durumda. (Kendiniz de böyle bir arayış içindeyseniz sıfat bırakmamış olabilirler, üzgünüm.) Ve işin ironik tarafı sosyal medya annelerine gelen eleştiriler de yine sosyal medya anneleri tarafından yapılıyor. Ne tuhaf değil mi?

İnsanlara faydalı olabilmek adına bilginin, tecrübenin paylaşılmasını çok saygıdeğer buluyorum; fakat buradaki mevzu çok daha farklı. Çünkü işin içine kişilikler giriyor ve tabi ki her zaman işin olumlu tarafları anlatılıyor. Her şey güllük gülistanlıkmış edasıyla paylaşımlar yapıldıkça takipçiler de karşı tarafa karşı hayranlık gibi olumlu ama kendilerine karşı da yetersizlik gibi olumsuz duygular  beslemeye başlıyorlar. Oysa, insanın hayatta kendisine kötü gelen kişi ya da olayı hayatından nasıl uzaklaştırması gerekiyorsa, aynı şeyi sanal ortamda da yapması gerekir. Sana kötü mü geliyor, kötü mü hissettiriyor, onu mükemmel kendini ezik mi hissediyorsun? Takip etme kardeşim, kimse dört dörtlük değil ki. Hayatın sadece olumlu anlarını paylaşmaktır bu insanların yaptığı. Yoksa dertsiz tasasız, sorunsuz bir hayat olabilir mi? Burası dünya! Ne diyor bizim Peygamberimiz (s.a.v.): Dünyada rahat yok!

Bir de bir insana karşı hayranlık beslemeye başladığımız anda olumsuz yanlarını görmezden geliriz; bizim kadınlarımızda da bir “idol” yerleştirme merakı var hayatlarına malesef. Bu annelere olumsuz bir yorum geldiğinde avukatları görseniz şok olursunuz. Hesap sahibi kendini bu kadar savunmuyor yahu! Karşı tarafın hiç hatası olamaz mı insan bir düşünür. Yanlış yaptığı şeyler olamaz mı? Sen ne kadar mükemmel annesin filan diye övgüler… Karşı taraf için de kötü biliyor musunuz? Ego tatmini ile gerçekten kendini mükemmel sanmaya başlayabilir bir süre sonra; ya da sanıldığı gibi mükemmel olmaya çalışırken yaptığı hataları kendi iç dünyasında tolere edemez ve kendine zulmedebilir. İkisi de sakıncalı.

Geçenlerde gördüğüm paylaşım ve yorumlar üzerine gideyim ki derdimizi daha net ifade edebileyim size. Sosyal medyada fenomen olmuş annelerden biri bir paylaşım yapmış. Sabahtan akşama kadar mutfakta temizlik yapmış(lar), 3 çeşit de yemek hazır akşama ama çocuklar yumurta kırmak istemişler. İyi madem demiş ve oturup onları seyretmeye başlamış, çocuklar mutfağın altını üstüne getirmiş iki yumurta kıracağız diye ve gayet sakin izliyor anne. En sonunda oturup iki yumurtayı yemişler. Eğer izin vermeseymiş, bunların hiçbiri olmazmış ama o  çocuklar en azından yumurta kırmayı, denemeyi bilmem neyi öğrenmişler. Bu senaryo üzerine yorumlar “ay çocukların eline yumurta veresim geldi hemen şuan ne güzel anlatmışsınız”a kadar varıyor. Bakındım olumsuz bir tane yorum yok. (sen niye yapmadın derseniz sosyal medya hesabım yok, yoksa nasıl bakıyorsun derseniz sabırla yazının sonuna kadar okuyun, en sonunda açıklayacağım).Bana göre neresinden bakarsan olayın yanlış. Çocuk eğitimini bu kadar önemseyen bir insanın yapmaması gereken bir davranış, hatta hata diyebilirim açık açık. Neden?

Normal olan zaten sabahtan akşama kadar emek vermiş, yorulmuş bir annenin bunca karmaşaya müsade etmemesidir, o fark etmeden çocuklar yapmışsa da cırlamasıdır. “Sen ne süper bir annesin, ben olsam nasıl kızardım” değil, sen kızıyorsan normal ve sağlıklı olan sensin. Çünkü, çocuk eğitimi olarak bakalım önce olaya. Ortada bir emek var ve bu emeğe saygı duymalı, aksi takdirde dışarıda tuvaletleri de temizleyen var, bir lokantada da ortalığın içine etme yetkisini kendinde görecek çocuk, nasılsa temizleyen var. Oysa tam aksine, annem sabahtan beri bir emek verdi, yoruldu,ben de burayı temiz tutmaya özen göstererek ona yardımcı olabilir ve emeğine saygı duyabilirim demesi gerekir.

İkincisi ortada üç çeşit yemek var, çocuk yumurta istiyor. Anne onlar için üç çeşit yemek yapmışsa üçünden birini seçme hakkı tabi ki olmalı ama annenin bunca çabasına saygısızca ben başka bir şey istiyorum diye karşılık verilmemeli. Anne de bunu normal karşılamamalı.

Üçüncüsü, çocuğun her istediği anında “peki paşam, sultanım, prensesim” edasıyla yerine getirilmemeli. Haz öteleme diye bir kavram vardır psikolojide. Çocuk kahvaltıda yumurta yiyebilir pekala.Böyle bir seçenek sunulabilir, şimdi yemekte bunlar var ama kahvaltıda yumurta yiyebilirsin. Böylece haz ötelemeyi, sabretmeyi öğrenmiş olur.

Dördüncüsü, çocuğun kas ince kalın motor becerileri gelişemezmiş izin verilmese ütopyasına sığınmayın Allah aşkına. Beş yaşında hanginiz devamlı mutfakta yumurta kırıyordu. Şahsım adına ortaokulda kendime yumurta yapmaya başladığımı bilirim ve motor becerilerinin kalınında da incesinde de sorun yok çok şükür. Zamane kandırmacaları bunlar hep.

Beşincisi anne adına. O an bütün bunlar olurken ben mükemmel ve sabırlı anne olarak sadece izledim, süperim olağanüstüyüm. Şimdi kendi anneliğinizi sorgulamaya başladı ve kötü hissetme safhasına geçtiyseniz dağılabiliriz.

Bunları neden yazdım? Sahi sizce neden yazıyorum?

Kendi anneliğinizi hiç kimsenin anneliği ile kıyaslamayın diye. Siz kendi çocuğunuz için olabilecek en iyi annesinizdir, benim çocuğum sizin elinize doğmadı, sizin çocuğunuz da bende değilse hepimizin çocuğu onun kaldırabileceği, bakabileceği özellikler ile donanmış olarak annesinin eline verilmiş bir nimet. Tabi ki daha iyi bir anne olmak için çabalayacağız, çocuklarımızı Allah için hayırla güzel ahlakla nasıl daha iyi yetiştirebiliriz diye uğraşacağız. Ama bunu yaparken başka anneleri referans almayacağız, Müslüman bir anne olarak önce Kuran ve sünneti, sonra bunları referans alarak yazılmış kitapları, Müslümanca bakış açısı ile şekillenmiş psikoloji ilmini kendimize kaynak olarak alacağız. Herkesin şartları çok bambaşkadır, o ciciş anneler sizin şartlarınızda olsalar böyle olamayacak belki tavırları. Ve siz sadece kendinizi kendiniz ile kıyaslayarak, kendi iç muhasebenizi yaparak, davranışlarınızın çocuk üzerindeki etkisini inceleyerek yapın anneliğinizi. Takip filan da etmeyin böyle insanları kötü hissettiriyorsa. Sosyal medya anneliğine bir kere soyundu mu geri dönemiyor bazen anneler. Bir başka biri geçenlerde “ben sosyal medya fenomen annesi olmak istemiyorum” demiş ama o günden beri günde elli resim ile devam ediyor paylaşımlarına, samimi gelmiyor açıkçası. Paylaşım yapıp insanlara örnek olmak başka, benim çocuğum şöyle yaptı ben şöyle tepki verdim, biz çocuğumla sabahtan akşama kadar pozitif pozitif takılıyoruz şeklindekileri yanlış buluyorum. Bu insanın kendini pazarlama, daha da kötüsü anneliği pazarlama çabası gibi geliyor bana. Benimki sadece niyet okumak tabi, yani bir zan, yani dışarıdan bakan bir anne okurun hissettikleri.

Yazıyı bu kadar uzatma niyetim yoktu aslında, fakat yazıya dönüp bakınca az bile yazmışım deyip kaçırdığım, söyleyemediğim noktalar bile olmuş.(İşin maddiyat boyutuna değinmemişim bile mesela). Buraya kadar sabırla okuduysanız, teşekkür ederim. Ve açıkçası fikirlerinizi de merak etmiyor değilim.

Evokulumuz olarak ya da şahsım adına bir sosyal medya hesabımız olmasa da, sosyal medya hesaplarının gizli olmayanları direk google aracılığı ile takip edilebiliyor. Sosyolojik analiz yapmak adına eşten dosttan duyduğum hesaplara arada bir göz atarım. Asla annelik kıyaslamasına girmem. Ve bu yazı bir nevi “kedi erişemediği ciğere” yazısı da değildir, ya da “gereksiz eleştiri gizli hayranlık” filan da değil, annelerin böyle bir akıma kapılıp kendilerine ve dahi çocuklarına zulmetmelerine gönlüm razı gelmiyor. Belki bir de bu gözle, bu tarafından bakmak istersiniz diye yazıldı…

Doktor ve Pedagoglara Güvenebiliyor musunuz?

Çok acımasızca bir başlık oldu değil mi? Farkındayım, fakat geldiğimiz noktada ve içinde bulunduğumuz dünyada “Babana bile güvenme” diyerek bize güvensizlik aşılayan bir kültüre sahibiz. Hepsini geçtim de, bazıları gerçekten güvenimizi sarsmak ve herkese şüpheyle yaklaşmamız için elinden geleni yapıyor gibi. Yoğurdun hiçbir suçu yok ama onu da üfleyerek yemek zorunda kalıyoruz, sütten ağzımız yandı bir kere…

Bizim 3 numara ufaklık bir yaşını yeni doldurduğu geçtiğimiz yaz çok rahatsızlandı; ateş,ishal,kusma vs.gibi hiçbir belirti yok ama ağlıyor ve emmeyi reddediyordu. Doktor ne diyecek bu çocuğa bakıp diye gitmemekte dirensem de, derdi olmayan çocuk bu kadar ağlar mı ve emmeyi neden reddeder diye, belki tahlil test vs. gibi bir şeyler yapılır umuduyla doktora gittik. Çocuk acil bölümündeki doktor “Sağlam çocuğu getirmişsiniz bunun hiçbir şeyi yok” dedi. Muayenede gayet normal ve sağlıklı görünüyordu çünkü, “ben demiştim” dedim içinden ve doktora hak verdim. Güvensizlik meselesi olayın ikinci aşamasında ortaya çıktı, doktor çocuğa üç tane -evet ÜÇ tane- ilaç verdi ve bunlardan birisi antibiyotik idi. Sağlam çocuğa antibiyotik vermek hangi tıp kitabında yazıyordu bilemiyorum.

Doktorların aldığı eğitime ve kimisinin tecrübesine saygım sonsuz ama anneler olarak sürekli araştıran, okuyan, bilen insanlar olmakta çok büyük fayda gördüğüm alanlardan biri de sağlık. Evet, belki üç beş satır internet yazısı okuyarak yıllardır eğitimi ile bu işe emek veren doktorlara karşı küstahlık yapıyor gibi görünebiliriz ama sapasağlam çocuğa antibiyotik veren bir doktorun hatasını fark edebilmek için de az da olsa donanımlı olmak gerekiyor ve durumu kurtarıyor diye düşünüyorum. Tıp dediğimiz alan da zaten 2+2=4 bir alan değil. Sorgulamak ve merak duygusunun her zaman insanın işine yaradığını hayatta çok kez hepimiz tecrübe etmişizdir. Kulaktan dolma bilgileri bir kenara bırakıp okuyup, araştırmak gerekir. Şüpheli durumlarda da bir kaç doktora ayrı ayrı görünmekte fayda var. Doktorlara güven(e)miyorum ve bunun için yukarıdaki örnekten daha onlarca sayabilirim. Ricam odur ki çocuklarınıza ilaç verirken, doktorların dediklerini harfiyyen yerine getirmezden evvel biraz araştırma yapabiliyor olmanız. Küçücük bedenler hemen ilaçlarla tanışınca, ileride Allah korusun daha büyük hastalıklarda bu ilaçlar işe yaramayacak ve daha yüksek doza ihtiyaç duyulacak derken beden, bünye çok yorulacak.

Beden sağlığını bir kenara bırakıp ruh sağlığına dönelim, ki bu alan diğerinden daha önemli, daha tehlikeli bir alan. Psikoloji ilmine her zaman inanmış ve saygı duymuş bir insan olarak söyleyeyim ki, pedagoglara da güvenemiyorum. İşinin ehli olan kaç kişi vardır ki. Olayı bütün yönleriyle incelemeden, kitabî neden- sonuç ilişkisi bazında olaylara bakan ve “He tamam böyleyse bunun sebebi budur” deyip kestirip atan ve ilk gördüğü nedene odaklananlar çoğunlukta gördüğüm kadarıyla. Ve bir terapi sürecinin, psikanalizin, teşhis koyabilmenin yolu çok yönlü incelemekten, kişiyi tanımak için yoğun çaba harcamaktan, sadece kişiyi değil yoğun ilişkide olduğu kişileri de inceleyip tanımaktan geçmeli. Bazen bakıyorum sosyal medyada pedagog kimliği olan herkese(hatta türeyen çoğalan sosyal medya annelerine bile sanki uzman kişilermiş gibi) çocuğuyla ilgili sorular soran anne-babalar var.   Senin yazdığın bir cümle ile tanı koymasını bekliyorsun ve karşındaki bir şey söylediğinde “aa evet” diyorsun, gerçekten tehlikeli. Tanıyı koyan için de koyulan için de..Cevap vermeyen pedagoga saygı duyuyorum ve onu diğerlerinden bir adım öne geçiriyorum iç alemimde.

Yediğimiz,içtiğimiz her şeyin bile şüpheli olduğu, haramın helalin birbirine karıştığı dünyada her şeyi sorguluyor olmak bile biliyorum ki anneler olarak çok yorucu. Her şeye şüpheyle yaklaşmak bir yerden sonra kendi akıl sağlığımızı bile bozulma noktasına getirebiliyor. Ama ruh ve beden sağlığı önemsenmesi gereken mezvuların başında geliyor. Bir insanın seçtiği meslek dalından önce kendisinin iyi bir insan olması ve ahlaki/etik değerler ile işini yapması gerekir. Böyle olan da çok kişi var onları da biliyor ve minnet duyuyoruz, sayılarının çoğalması ve onlarla karşılaşmak için de her daim dua ediyoruz.

Sizin de var mı bir doktor pedagog anınız güveninizi sarsan?

(Hikayenin sonunu merak edenler için: Bizim ufaklığın hiçbir problemi yokmuş, sadece açmış! Bir hafta boyunca nedense emmeyi reddedip, sonra kendiliğinden tekrar başladı.)