Cartoon Network Rezaleti

Sağlık sorunlarımdan dolayı pazartesi günü animasyon tavsiyesi ile ilgili yazı yazamadım, bayram tatiline sayalım. Çizgi filmlerle ilgili bir yazı olsun madem de konseptten çıkmayalım o zaman.

Geçenlerde veliler whatsapp grubuna bir görüntü gönderdi velilerden biri. Görüntüde CN çizgi film sahnesinden uygunsuz sahneler vardı ve ev ortamında televizyondan çekilmiş gibi duruyordu. Görüntüyü görünce inanamadım. Belki siz de internette rastlamışsınızdır. Çizgi film kanallarında bilinçaltına mesajlar veren görüntülerin olmasına alışığız, ama bu denli aleni yapılabileceğine inanamadım doğrusu. İnternette biraz araştırma yapınca bu görüntünün sahte olduğunu öğrendim, ki gerçekten de gerçek olamazdı sanırım. Artık bir şeylere şaşırmayı bırakmalıyız bu ülkede belki ama, yine de şaşırabiliyor ve olamaz diyoruz demek ki…

Teen_titans_go_team_photo_by_imperial96-d6839mrGörüntünün ait olduğu iddia edilen çizgi film Teen Titans Go isimli bir çizgi film. Biraz youtube’dan videolarına bakarsanız, o görüntü her ne kadar sahte de olsa ve evet o kadar ileri gidilemiyor olsa da, ne kadar rezalet olduğunu görebilirsiniz. Kaldı ki, sadece bu çizgi filmle de sınırlı değil bu kanalın rezaletleri. Bu kanalı televizyonunuzda bulundurmayın, çocuklarınıza çok büyük zulmediyorsunuz. Porno, şiddet vs. gibi öğelerle çocukların masum hayal gücünü alt üst eden, bilinçaltına korkunç mesajlar gönderen bir kanal. Elhamdulillah ki bütün gün evlerinde televizyon açık olan annelerin bile çoğu bu kanala karşı dikkatli ama yine azımsanamayacak bir anne grubu da var önemsemeden izleten. Bir de kanal bulunduğu müddetçe televizyonda, evde siz olmadığınızda, çocuğu evde büyüklere emanet edip gittiğinizde izleyecektir. Ya da anne-babalarınızın televizyonundan da silin, oralara gidince de izliyorlar.

CN kanalı çocuk çizgi film kanalı değil zaten şeklinde yapılan savunmayı da çok saçma buluyorum. Bizim zamanımızda bir South Park vardı, evet kesinlikle yetişkin çizgi filmi idi. Animasyon izlemeyi seven büyüklere göreydi, çünkü içindeki esprilerden bile belliydi ki çocukların yaş ve kapasitesinin çok üzerindeydi. İçinde şimdilerde eleştirdiğimiz sapkınlık, porno, şiddet gibi öğeleri de yer yer barındırmasına rağmen, muhalif tavrıyla beğeni alıyordu. Ama bu film sadece gece yarısı ve haftanın belli günlerinde oluyordu. Çocukların ulaşımından uzaktı ve olması gereken de buydu zaten. Hem Türkçe’ye çevrilmediği ve altyazılı olduğu için de izleyeceklerini sanmıyorum.

Oysa şimdi, “o kanal zaten çocuklara göre değil yeaa” diye savunması yapılan, bir ÇİZGİ FİLM KANALI. Bu ne demek? 7/24 yayın yapıyor ve çoluk çocuğu zehirlemeye devam ediyor demek. Bir de ikinci savunma, anneler bilinçli olsun, açmasın çocuğuna o kanalı. Bu çok doğru, bence de tamamen silmeli. Ama bu bilinçte olmadığı için çocuğuna bunu izleten anne kadar, bunun yayın yapmasına izin verenler de suçlu değil mi yani?

Müslüman anneler olarak, çocuğumuzdan biz sorumluyuz. Ne yediğine dikkat ettiğimiz kadar, ne izlediklerine de dikkat etmek zorundayız. Yedikleri bedenini, izledikleri ruhunu etkiliyor çünkü…

Bu linkte de kanalın açıklaması var.

(South Park ile ilgili bir açıklama: Hala yayında mı ve aynı şekilde geç saatlerde mi çıkıyor bilemiyorum, 10-12 sene öncesinden örnek verdim şuan. 9senedir tv izlemediğim düşünülünce güncel bir bilgi olmayabilir. Zaten geçmişle kıyaslayarak söyledim, olması gereken o olduğu için. )

Çiftçi…

Çocuklar, kendilerine ait bir karakter ile doğuyorlar. Kimisi sakin içe kapanık, kimisi hırçın, kimisi el becerisi yüksek, kimisi sayısal zeka yönünden kuvvetli, kimisi özgüveni yüksek, kimisi melankolik. Çevrenin, çocuğun kişiliğine katkısı elbette yadsınamaz; fakat aslolan fıtrattır. Başta ebeveyn olmak üzere çevre, çocuğun bu karakterine olumlu ya da olumsuz katkıda bulunur. İlk çocukta günümüz anneleri olarak genelimizde olan bir hata, çocuğu tanımaya başladıkça onda hoşa gitmeyecek özellikler gördüğümüzde değiştirmeye çalışıyor olmamız malesef. Çocuk çok sosyal değil mesela, sürekli bir arkadaş ortamına sokma çabaları, sosyalleştirme uğraşıları vs… Oysa fıtratına saygı duymamız, her ne kadar bizim bir parçamız olsa da bambaşka bir birey olduğunu kabul etmemiz gerekmez mi?

Doğan Cüceloğlu’nun “çiftçi tutumu” diye tabir ettiği bir yaklaşım var anne-babalıkta olması gereken. Özetle şöyle diyor: “Bir çiftçi, domates tohumundan salatalık yetiştirmeye çalışmaz. Domates tohumu domates olacaktır zaten. Ama çiftçinin vazifesi, o tohumun yetişip domates olabilmesi için gerekli koşulları hazırlamaktır. Etrafındaki yaban otları toplarsın, gerekli zamanlarda sularsın, dalı eğriyse düzeltirsin bir sopa,dal yardımıyla.” 

Anne baba olarak bizim vazifemiz budur işte. Önce tohumu tanımak. Bu bir domates tohumu mu, salatalık tohumu mu bilmek. Sonra suyu ve güneşi sever mi, hangi zamanlarda ister? bunların tahlilini yapıp, ihtiyacına göre karşılık vermek. Çocuk çok hareketli ve asabi mesela, onun bu yapısını değiştirmeye çalışmaktansa, bir spor faaliyetine yönlendirmek diyelim. Varolan koşuldan, çocuğun yapısından şikayetlenmek değil yani.

Peygamberî metot da buydu işte. Zaten Müslümanlar olarak her konuda O’nun (s.a.v.) izinden gitsek kârda olacağız ya. Bakıyordu fıtratlarına ve değiştirmeye değil, o fıtratı İslam’a uygun bir şekilde yönlendirmeye çalışıyordu. Kimin neye istidatı/yeteneği varsa, o alanda eğitiliyor ve kendine yol buluyordu. İşte esasen okulsuz eğitime karşı olmam(ız)daki sebep de budur. Farklı huy, karakter, algıdaki onlarca çocuğun bir derslik içinde aynı şeyi öğrenmeye zorlanmaları! Kişiliklerini analiz edemeden, yetenekli oldukları alanları keşfedemeden, hepsini birer robot gibi yetiştirmek ve adına eğitim demek. (Neyse ki şuan konumuz okulsuz eğitim değil, uzatıp konuyu başka yere çekmeyeyim.)

İmam Gazali’nin talebesinin istediği üzerine kaleme aldığı “Ey Oğul!” isimli risalesinde şu satırları okuyunca geçen gün, Cüceloğlu’nun da benzer bir şekilde yaptığı benzetme aklıma geldi. Oysa iki insan, çok farklı din ve dünya anlayışına sahiplerdi. Belki de aklın yolu bir dedikleri şey buydu. Şöyle diyordu Gazali: “Eğitme işi, aynen çiftçiliğe benzer. Çiftçi, dikenleri ve zararlı otları temizler ki, ekini ve ürünü tutsun büyüsün.”

Beş parmağın beşi de bir olur mu dediği gibi büyüklerimizin, aynı karında büyüttüğümüz çocuklarımız bile birbirlerinden öyle farklı huy ve kişilikte oluyorlar ki, biz onları bir ağacı yontup şekil verir gibi yontamayız. Gazali’nin dediği gibi, etraflarındaki kötülükleri arındırmaya, arındıramadıklarımızın da kötü olduğunu anlayacakları bir idrake sahip olmalarına çabalarız ancak. Bu da öyle zor ki…

Kendimizin kul olarak yükü bunca ağırken, bir de evlatlarla yükümüze yük katılıyor. İnsanların önemsemeden üzerine basarak vıck diye ezdikleri ya da kıyamayıp bir parmak fiskesiyle oradan uzaklaştırdıkları bir karınca olmayı dilerdim. Onca yumurtladığı yavrunun hiçbir sorumluluğu yok üzerinde ve dahi kendi nefsinin de. Bizler ise, Müslüman anneler olarak çok büyük ve ağır bir yüke talibiz. Günahımızla, sevabımızla vereceğimiz hesap zaten yeterince yüklüyken, çocukların yükü biniyor omzumuza bir de. İyi huylarını ya görmez ve kötüye evrilmesine sebebiyet verirsek? Kötü huylarını fark edemez ve yeterince yönlendiremezsek?

Yine aynı yere geldik işte dönüp dolaşıp. KÖK’e…

 

(Cüceloğlu’nun çiftçi tutumu ile ilgili söylemlerini aynen aktaramadım kitabı kütüphaneye iade ettiğim için. Gazali’nin kitabını okurken benzerlikten dolayı aklıma geldi ve bu yazıya ilham oldu.Bu nedenle aklımda kaldığı kısmıyla özetledim. Gazali’ninki birebir alıntıdır.)

Çocuk Şehri 4. Sayı !

çocukşehri4Sizlere daha önce 2. sayısının tanıtımını yapmış olduğum Çocuk Şehri dergisi dördüncü sayısı ile yayın hayatına devam ediyor. Üç ayda bir yayımlanan dergi, her sayısında çocuk ile ilişkili bir konuyu irdeliyor. İkinci sayıda nasıl ki tabiat temalı bir konu üzerinden çocukluk ile ilgili yazılara yer verildi ise, bu sayıda da tema “BABA”. Çocukların sürekli anneyle ilişkilendirildiği, çocuk deyince önce annenin aklına geldiği, en çok annelerin çocuk gelişimi ile ilgili okumalar yaptığı ve çocuk yetiştirmeyi önemsediği bir dönemde, “baba” teması ile, çocukların hayatında baba unsurunu işliyor dergi.

20170823_100543Her sayıda olduğu gibi bu sayıda da dergi dopdolu bir içerik sunuyor bizlere. Çocuklar için oluşturulan kitaplık bölümünde, Babacığa Öpücükler, Babam ve Ben, Kahraman Babam gibi 7 kitap tanıtılıyor. Prof. Dr. Necdet Neydim’in genç kız edebiyatında baba-kız ilişkisine örnekleri incelediği akademik sunumu Şule Ataç Kızılorman imzası ile okuyabilirsiniz. Bu sayıda Mehmet Teber ile babalık üzerine söyleşi de yer alıyor. Söyleşiyi derginin aynı zamanda genel yayın yönetmeni olan Ayşenur Narboğa yaptı.

20170823_100521Uçan Baba ismi ile tanıdığımız baba blogger Ali Taylan Culpan da babalık üzerine fikirlerinin yer aldığı yazısıyla katıldı bu ayki sayıya. “Baba bebek bakıcısı ya da yardımcı değil, ebevenydir” ve “Aka kabilesi’nin erkekleri dünyanın en iyi babaları mıdır?” diyerek Afrika’nın Aka kabilesindeki erkeklerin babalığını inceleyen iki çeviri yazısı da dergide yer alıyor. (Dergideki çeviriler şahsıma aittir.)

Bir de daha önce sizlere şu yazıda bahsettiğim tefrika yayını da, dergide yayınlanmaya başladı.

“Çocuk insan yavrusu değil, ayrı bir alemdir” mottosuyla hareket eden dergi, alanındaki dergiler içerisinde gerek içerik gerek görsel olarak çok iyi bir yerde duruyor. Derginin hazırlanışındaki emeği, çabayı birebir gördüğüm için -yayın yönetmeni ablam olur- samimiyetle tavsiye ediyorum. Satın almak isteyenler için, dergi kitapyurdu’nda satışta. Böylece diğer sayıları da temin edebilirsiniz. Bu linkten satın alabilirsiniz.

Ayrıca incelemek ve elden almak isteyenler için şöyle yazıyor sitesinde “İstanbul’daki okurlar Avrupa Yakası Fatih’te bulunan Ağaç Kitabevi ve İnkilab Kitabevi‘nde, Bilim Sanat Vakfı’nda, Anadolu Yakası Üsküdar Kaknüs Kitabevi’nde dergiye ulaşabilirler.”

Dergiyle ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz felahkitap.com sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

(Derginin üçüncü sayısı “Yolculuk” teması ile yine dopdolu idi fakat ben o dönem kutsal topraklarda olduğum için, döndüğümde de uzun süre bloga giriş yapamadığım için tanıtma fırsatı bulamamıştım. Derginin diğer sayıları, dergi ile ilgili basında yer alan haberler gibi bilgileri şu linkten bulabilirsiniz.

Tanıklık…

Çocuğunuz sürekli “anne” mi diyor?

-Anne şuna bak, ne güzel bir oyuncak di mi?

-Anne, bu benim sürekli saçımı çekiyor.

-Anne, parkta çocuk bana vurdu.

-Anne, abim oyuncağımı aldı vermiyor.

-Anne, kardeşim oyunumu bozuyor.

-Anne, geçen gün okulda arkadaşlarla ne oldu biliyor musun?

-Anne, parkta yeni arkadaşla tanıştım.

….

Olumlu ya da olumsuz her olayı size mi aktarıyor, anne kelimesini günde binbeşyüzyirmisekiz kere duymaktan bıkıyor musunuz? Hatta bazen “ayy biraz da baba deyin yeter!” mi diyorsunuz? Demeyin! Şimdi size güzel bir şeyden bahsedeceğim çünkü. Bazen yaşadığımız olaylar bizi bunalttığında, ağır geldiğinde, bakış açımızı değiştirmek bize çok fayda verir. Esasen kitap okumanın insana kazandırdığı en güzel yönlerden biri de, bakış açısını değiştirerek, olaylara farklı bakmasına ve böylece onun için olumsuz bir durumun olumluya çevrilmesine olanak sunmasıdır.

Geçenlerde bahsettiğim Doğan Cüceloğlu Damdan Düşen Psikolog kitabında bir örnek vermişti. Örnekte, geçen gemiyi gören ve “baba, bak büyük bir gemi” diyerek babasına seslenen çocuktan ve o an arkadaşlarıyla buluştuğu için onlarla ilgilenen ve çocuğunu duymayan babadan bahsediyordu.Çocuk sonra annesine sesleniyor, annesi de o  kalabalıkta gereken tepkiyi veremiyor. Cüceloğlu bu durumu “tanıklık” olarak ifade ediyor. Yani çocuğun hayatında baba, çok güçlü bir tanık ve çocuk ilk olarak babasıyla paylaşmak istedi.

Bu bakış açısı, hayata ve çocuklara bakışımızı değiştirecek bir yön diye düşünüyorum, şahsen bana öyle oldu çünkü. Üç çocuğun her biri bir yerden “anneee” diye bağırdığında, -bütün o Polyanna instagram annelerine inat- insan “anne” kelimesinden nefret edebiliyor bazen. Ama olaya böyle bakınca, çocuk hayatında seni güçlü bir tanık olarak görüyor. SENİ yani SENİ! Sana anlatıyor, seninle paylaşıyor, o denli önemlisin hayatında. İyi ya da kötü, şikayet ya da mutluluk paylaşımı, her ne olursa olsun sana söylüyor. Sen, onun hayatında, sevincini, üzüntüsünü, mutluluğunu, hüznünü ilk paylaşacağı kişisin demektir. Bu müthiş bir şey bence!

Çünkü bu çocuklar büyüyorlar. İleride kendilerine öyle tanıklar bulacaklar ki, belki de ağızlarından cımbızla laf alacağız. Böyle olmaması, hayatlarında her daim en güçlü tanık olabilmek için,bugün çocuklara çokça kulak vermemiz gerekir. Eğer “bak büyük gemi” diyorsa, o an oradaki herkesi, her şeyi bir kenara bırakıp, hevesini kırmadan “evet,büyük gemi” diyebilmeliyiz. Yoksa, ortamdan birisi onun bu yalnızlığını fark edip, biz atılmadan ortaya atılarak “evet yavrum büyük gemi, gel birlikte bakalım” diyebilir ve çocuklarımız ellerimizden kayıp gidebilir…

Biz oysa bebekken her anlarına her hareketlerine şahitlik edebilmek için çıldırırdık. İlk gülümsemesini kim yakaladı, ilk adımını kim gördü, ilk dişini kim fark etti, ilk hangi kelimeyi söyledi? Büyüdükçe ve sayıları arttıkça ne çabuk unutuyoruz o ilk heyecanlarımızı…

Kuşlar Şehrinde Macera

Yine bir hatırlatma olarak söylemek istiyorum, bloga yeni yeni girenler oluyor ve eski yazılar, eskilerde kalıyor. Animasyon filmler, çocukların TRT Çocuk,Minika Çocuk gibi çizgi filmlerde izlediklerinden farklı oluyor. Bu farklılıkları, vermek istedikleri mesajların daha felsefik ve derin olması, doğrudan anlaşılır değil dolaylı olması, içerisinde günlük hayatta yerini bulan-aşk gibi- öğelerin yer alması olarak sayabilirim. (Çizgi film izlemekten sıkılan bir yetişkin, pek ala animasyonsever olabilir.) Bu sebeplerden dolayı animasyon filmlerin çocuklarla izlenmesi taraftarıyım. Bir “Rafadan Tayfa”, “İstanbul Muhafızları” tarzında çizgi filmleri tek başlarına izlemelerine müsade ediyorsam da, onlara yanlarında olmadığım zaman animasyon film açmıyorum. Animasyon film günleri bölümünü de, çocuğunuzla böyle bir etkinlik yapmak, birlikte bir şeyler izleyerek vakit geçirmek isterseniz diye tavsiye niteliğinde ortaya çıkardım. 

Bu hafta “Pazartesi Animasyon Günü”müzde Kuşlar Şehrinde Macera isimli animasyon film var.

kuşKuşlar Şehrinde Macera filminin konusu şöyle: Kai isimli bir şahin, kahramanımız. Babasıyla yaşadığı yerde yalnızlıktan sıkıldığını ve dünyayı keşfetmek istediğini, başka kuşlarla tanışmak istediğini söylüyor. Fakat babası onu korumak için buna izin vermiyor. Filmin bu kısmında bir yetişkin olarak, çocuklarımızı korumak için etraflarına bir çember çizerek onları yalnızlığa mahkum mu ediyoruz üzerine düşünüyorsunuz?! Bir gün, göçmen kuşlara rastlıyorlar ve onların Zambezia ismi verilen Kuşlar Şehri’ne gittiklerini öğreniyor Kai. Böyle olunca da babasından ayrılarak onlara katılıyor. Babası peşlerinden gitmek istese de, kötüler tarafından yakalanıp tutsak ediliyor ve oğlunun peşinden gidemiyor. Esas macera, Kuşlar Şehri’nde başlıyor. Burada, Fırtına Timi/Hurricane denilen uçuş takımına katılmak isteyen Kai, seçmelere katılıyor ve çömezlere katılmaya hak kazanıyor fakat esas takıma giremiyor. Sonrasında yaşananlarla, kendini ispatlıyor.

Kendine güvenin önemini çok güzel vurgulamış bir film. Başkaları küçümsese de, başaramayacağını söylese de, kendine güvendiğin zaman her şeyin üstesinden gelebilirsin. Ve bunu yaparken, başkalarını ikna etmek için değil, kendini mutlu etmek için yaparsın. Kendini diğerlerine değil, sadece kendine ispat etmiş olursun.

Filmi tek parça halinde youtube’da bulabilirsiniz…

 

Anlaşılmak…

Gerek kendi çocuklarımdan, gerek etrafımda gözlemlediğim miniklerden gördüğüm kadarıyla, yeni yeni konuşmaya başladıkları dönemlerde, bebekler aynı kelime ya da cümleyi, siz de söyleyene kadar tekrarlıyorlar. “Anne,bak, kırmızı araba!” diyor çocuk ısrarla “anne,bak,kırmızı araba”. Siz istediğiniz kadar “aa, evet, gördüm, ne güzel, ne hızlı” filan deyin, olmuyor. “Anne, bak, kırmızı araba!”. Ama ne zamanki siz “Evet, kırmızı bir araba” dediniz, bitiyor mevzu, susup ikinci kanala geçiyorlar.

“Anne, bu kırılmış!” Aaa, öyle mi? Hadi tamir edelim ya da atalım. Ya da her neyse! diye cümleler kurmanıza hiç yok. “Evet,bu kırılmış!” Hepsi bu!

Çocuklar bunu neden yapıyor olabilirler biliyor musunuz? Anlaşıldıklarından emin olmak için. Bizim, onların cümlelerinin üzerine söylediğimiz hiçbir şey, onları gerçekten anladığımızı ifade etmiyor aslında. Yan cümleler kuruyoruz biz, konudan uzaklaşıyoruz. Oysa çocuğun işaret ettiği tek bir şey var ve ancak aynısıyla cevap verirsek, anlaşıldığından emin olup mutlu oluyor çocuk…

Bu aralar Nevzat Tarhan’ın Kadın Psikolojisi isimli kitabını okuyorum.* Kitabın bir yerinde, özetle şöyle söylüyor: Kadınlar anlaşılmak için anlatırlar genelde. Dertlerinin dinlenilmesini isterler. Çözüm ve sonuç odaklı değildirler. Onların aksine erkekler sonuç ve çözüm odaklı oldukları için, kadın daha derdini anlatmaya başlayınca, onlara çözümler sunar, önerilerde bulunurlar. Ama aslında kadının istediği, anlaşıldığını bilmektir, sorunu çözmek değil.

Bebekken, erkek çocuk kız çocuk fark etmiyor. Hepsi, anlaşıldığından emin olmak için cümlelerini tekrar etmemizi bekliyorlar. Çünkü insan olmanın gereği, kendini iyi hissedebilmenin yolu, anlaşılır olduğunu bilmektir. Bir anne, gelip size çocuğunun uykusuzluğundan, zorluklarından, yaramazlıklarından vs. bahsediyorsa, anlaşılmak istiyordur aslında. Evet, elbette çözüm isteyenler olacak, hatta bu sıkıntılarını anlatan annelerin %99’u çözüm arayışı içinde anlatıyorlar zaten. Ama çözüme ulaşmadan önce istedikleri bir şey var: “Ben seni anlıyorum” diyebilmek…

Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldır deniliyor evet, ama söz konusu annelik, bebek, çocuk olunca neden bir anda “kadın, kadının kurdudur”a dönüşüyor olay? Biz birbirimizi anlamalıyız, karşımızdaki kendini iyi hissetsin diye de değil sadece, öyle olunca biz de kendimizi iyi hissedeceğiz aslında. Seni anlıyorum demek, senin yaşadıklarını yaşadım demekse, derdimize biz de ortak bulmuş oluyoruz aslında dolaylı yoldan…

Ne kadar isteriz değil mi birilerinin bize böyle anlayışla yaklaşmasını? Aynı sıkıntıları yaşamamış olsa bile bizi anladığını söylemesini? Çünkü anlamak ve anlayışlı olmak farklı şeylerdir. Anlamak için, aynısını yaşaman gerekir. Anlayışlı olmak için ise koca bir yürek! Peki biz bu denli anlaşılır olmak istiyor iken, çocuklarımıza nasıl davrandığımızı hiç tartıyor muyuz?

Çocuk bir oyuncağı kırıldı diye saatlerce ağlayabiliyorken, onu susturmaya çalışmak, ne var bunda bu kadar ağlayacak demek, hatta daha da ileri gidip “hadi sana yenisini alalım” demek anlayışsızlık değil mi? Çocuk için önemli ise, bırakalım ağlasın mesela. O an yanında olduğumuzu hissettirsek, bunun için üzüldüğünü bildiğimizi ve bunun normal olduğunu söylesek, küçükken bizim de başımıza gelmişse örneklendirsek olmaz mı? Diyelim o an, o ruh halinde değiliz. Çocuğun ağlamalarına, çığlıklarına tahammül edemiyoruz diyelim. Başka bir odaya geçip, onun kendi kendine ağlamasına ve acısını yaşamasına müsade etsek bile yeter susturmaya çalışmaktansa. Belki o zaman, o ve siz sakinleştiğinizde meseleyi daha güzel bir şekilde konuşabilirsiniz.

Küçükken onları anlamak için çabalamadığımız evlatlarımız, Allah ömür verdiği müddetçe büyüyecekler. Ve bu büyüme sancılarında, kafalarında hep, onları anlamayan, anlayış göstermeyen bir ebeveyn portresi olursa, bizimle hiçbir şey paylaşmamaya başlayacaklar ve bizden uzaklaşacaklar. Çünkü anne-baba “nasılsa anlamıyor!”dur onlar için. Sıkıntısını, derdini, sevincini anlatmak için seçeceği insan biz olmayız. Eminim hiçbirimiz ileride çocuklarıyla böyle bir diyalogu olsun istemez. Öyleyse bugünden taşın altına elimizi sokmamız gerekir…

*Tarhan’ın kitabını henüz bitirmediğim için şu an tavsiye edemiyorum. Ayrıca kullandığı bütün örnek ve istatistiklerin Amerika bazlı olması da çok yanlış bir tutum olmuş, kitap adına olumsuz ve hatta talihsiz bir durum diyebilirim.

Kök…

Parkta…

10-11 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim oğlan çocuğu, boynunu bükerek mahzunca oturdu bankın üzerine. Yanaştı kız arkadaşı yanına yavaşça: “Özür dilerim” dedi mahçup bir edayla. “Annem olmasaydı verirdim bisikletimi ama…” 

Annem olmasa…

Çocuk hiç tepki vermedi. Öyle yüzünü kaldırıp kıza filan da bakmadı. Kız yerin dibine girecek birazdan. Tekrarladı: “Gerçekten çok özür dilerim. Annemin olmadığı bir gün, ben getireyim bisikletimi, bak o zaman veririm” diye kendince çözüm üretmeye çalıştı ama çocuk pek oralı olmadı yine.

Kız, üçüncü kez özür diledi…

Annem olmasa…

Nereden tutsam elimde kalıyor bazen böyle durumlarda. Anneye gidip şunları şunları diyesim geliyor:

  • Çocuğuna, malına sahip çıkmayı öğretmek, arkadaşlarıyla eşyalarını paylaşmasına engel olabilecek bir durum değildir. Pek ala, malının değerini ve kıymetini bilen, yeri geldiğinde de onu arkadaşlarıyla paylaşan birisi olabilir ki bu malını savurduğu anlamına gelmez.
  • Çocuğa paylaşmayı öğretmemek, bencil, egoist bir yaratığı toplumun içine salıvermek demektir. Bugün, tanıdığı bildiği arkadaşı olan birisine bile bisikletini vermeyen çocuk, büyüdüğünde “hep bana” mantığında olan, her şeyin kendisinin olmasını isteyen, sıra beklerken hamile, yaşlı, engelli gözetmeden bencillik yapan biri haline bi’t-tabi gelebilir!
  • Çocukların arkadaşları ile kurdukları bir ilişki şekli vardır. Çok uç noktalara gitmedikçe müdahale etmemek gerekir. Kendini mi kullandırıyor, karışma. Sonuçlarını görsün ve bu olumsuzluğu kendi fark etsin. Çok mu kavgacı, çok mu pısırık, çok mu yılışık? Bir davranış şeklinin, ona nasıl döndüğünü görsün de kendine öyle çeki düzen versin. Gerçekten bazı şeyler yaşayarak öğreniliyor, öğüt vererek değil…
  • Çocuğu “annem olmasaydı” dedirtecek hale getirmekten sebep insan utanmalı değil mi? Oysa çocuk, hem annesini her daim yanında isteyebilmeli-ki ondan çekinecek, utanacak, saklayacak bir şeyi olmamalı-, hem de annesinden gizli iş yapacak ve ona yalan söyleyecek kıvama gelmemeli. Buradaki tehlikeyi görüyor muyuz? Aslında her ne kadar bu olayda çocuğun içgüdüleri doğru olanı söylüyor ve anne yanılıyor olsa da, bu çocuk annesinden gizli, onun hoşnut olmayacağı bir şeyi yapacak hale gelmiş. Yarın bir gün Allah muhafaza kötü niyetli birisi kendisine yanaşsa bile, annesinin kızacağı korkusuyla ondan saklayabilir bazı gerçekleri. Ya da burada annesine karşı biriktirdiği öfkeden dolayı, inadından yanlışa sapabilir.
  • Çocuk, kendisinden kaynaklanmayan bir durumdan dolayı bile defalarca özür diledi. Bu, “senin yüzünden bu hale düştüm, senin dilemen gereken özrü ben diliyorum” şeklinde anneye karşı içinde suçlayıcı bir düşünce oluşturacağından, kaçınma başlayacak. “Sen sebep oldun” en tehlikelisidir çünkü insan ilişkilerinde, hele ki anne-çocuk. Bu da onu öfkeye sürükleyecek.

Bazen en ufacık bir davranışımızın sonuçları çok çetin olabiliyor, ve de çok yönlü! Çünkü, çocuk yetiştirmek dünyadaki en zor şeydir. Yanlış kabul etmez, etse de dönmek çok zor olur o yanlıştan. Büyüklerimiz bize, böyle çocuk psikolojisi filan okuyoruz diye kızıyorlar ya hani bazen. “Biz okuduk mu, aha da bak gül gibi yetiştiniz!” diyorlar ya, ne kendi içlerinde çocukluklarından kalan yaraların farkındalar, ne bizim içimizde bıraktıkları yaraların…Oysa biz, birçok şeyin farkına varıyoruz artık. Bir olaya verdiğimiz tepkide, ben acaba neden böyle yaptım diye sorgulayıp, sebebini bulabiliyoruz. O hani filmlerdeki “çocukluğunuza inelim bi” esprisi var ya, psikolojiyi yerle yeksan edip, her şeyde çocukluk denilmesini ayaklar altına alan. Çok doğru aslında o, ama bazı şeyler ağızda sakız olunca değerini yitiriyor. Bugün biz, dallarını göğe doğru, güneşe uzatmaya çalışan ama kökleri çocukluğunda kalan yetişkinleriz. Kök ne kadar sağlam olursa, dallara o kadar uzanır suyu, havası…Ve o yüzden kökünden sulanır ağaçlar, dallarından değil. Kökün etrafında biten yaban otlar ayıklanır. Çünkü önemli olan KÖKtür…