Her Şey Olacağına Varır

Üç çocuklu anneliğin bana verdiği en büyük derslerden birisi sanırım bu felsefedir: Her şey olacağına varır. Doğumdan başlayarak, bebek bakımı, çocuk eğitimi gibi aşama aşama her konuda sürekli düşünüyor, tedirgin oluyor, buhranlara giriyoruz. Özellikle birinci çocukta henüz başımıza ne geleceğini bilmediğimiz için daha çok sıkıntı yaşıyoruz. Ne nasıl ne zaman olacak endişesi sarıyor bizi. Bloglarda ya da sosyal medya hesaplarında en çok gözüme çarpan, annelerin böyle endişe dolu soruları: Tuvalete alıştıracağım ama nasıl başlamalı? Emzirmeden keseceğim, hangi yöntem? Yol yordam aramaktan bahsetmiyorum elbet, kopup koyverelim, salıverelim manasında da değil sözlerim. Doğal olarak tecrübesiz olduğumuz için bunun metotlarını arayacağız, işimizi kolaylaştıracak yöntemlere bakacağız ama demek istediğim o endişe hali işte. Nasıl olacak? korkusu…

Sezeryandan sonra normal doğum ile ilgili yıllar önce Cahide Abla’nın sitesinde yazdığım şu yazıdan sonra böyle mesajlar çok alıyorum. Evet, bunun mümkün olabileceğine dair araştırma yapılması ve yöntemlerinin bilinmesi çok güzel ama öyle iyi anlıyorum ki o annelerdeki tedirginliği, korkuyu. Riskleri nedir diye o kadar soru geliyor ki 3 senedir. Geride kalan çocuğu düşünen anneler. Doğuma odaklanmış ve sürekli o korkuyu yaşadığı için hamileliğin tadını çıkaramayanlar…

Modern söylemle “stresle başa çıkmanın” ben size dini terminoloji ile cevabını vereyim: Allah’a tevekkül edip, işlerimizi O’na havale etmek. Her şey olacağına varır’a işte burada sığınmalıyız. Elimizden geleni yaparız elbet, takdir Allah’ındır. Doğum mesela, normal doğum yapamadığı için neredeyse kendini suçlayan onlarca anne maili aldım. Belki dayanamayacaktı normal doğuma, belki asıl o zaman daha büyük bir riskle karşılaşacaktı. Ya da normal doğum yaptığı halde sezeryan yapan arkadaşlarına gıpta edip, ikinci de ben sezeryanı tercih edeceğim diyen anneler, o rahatlıkla ayağa kalktı ama belki sen aylarca yatacaktın. Allah’ın bizim için takdir etmiş olduğu yol, bizim için daha hayırlıdır’a inanmalıyız. Bir Mümin isek, kaza ve kadere iman da bunu gerektirir, öyle imanın altı şartını ezberden saymayı değil. Bizim için şer görünüyorsa da, onda bir hikmet gizlidir. Allah bizi eğitiyordur mesela, almamız gereken dersler vardır belki. Ya da bir yerde büyük konuşmuş, şimdi lafımızı yiyoruzdur. Kim bilir…

Çocuk doğduktan sonra da aynı endişeler sıkıntılar. Bu çocuk çok bağımlı emmeye nasıl sütten keseceğim diye daha 2 aylıkken telaşe başlıyor. Bezden ayıracak, aman nasıl olacak. Bütün bu endişeler öyle yersiz ki. Zamanı kaçırıyor insan geleceğe odaklanmaktan. Tıpkı geçmişe, geçmişin sıkıntı ve dertlerine odaklanıp anın tadını çıkaramadığımız gibi…

Ortanca çiçeğin doğumu ile (ssvd olan yani) yukarıda yazdığım satırları teorikten pratiğe geçirme olanağı buldum Allah’ın izniyle. Cüceloğlu “Damdan Düşen Psikolog” kitabında kendi hayatını öyle yalın anlatmış ki, yanlışlarını gayet transparan bir üslupla dile getirmiş, nasıl bugünkü fikir yapısına,bu bilgeliğe ulaştığını yani… Ateist, deist ya da başka bir din algısından uzak, kendini Allah’a teslim etmiş insanların aynı bilince İslami pencerelerden Kurani bir metotla ulaşmasını o kadar isterdim ki.

Allah her gün karşımıza ibret olacak şeyler çıkarıyor. Ya ben bu iki bebekle nasıl başa çıkacağım diye bütün hamilelik boyunca strese giriyorsunuz, bebek bir doğuyor, birincinin aksine sürekli uyuyor. Hayatınızı sandığınız gibi aksi yönde değiştirmiyor. Ya da emzirmeden kesmenin stresini daha zamanı gelmeden yaşıyorsunuz bebek çok bağımlı diye. İki günde kolayca unutuveriyor. Bebek sizin planladığınız zaman ve şekilde doğmuyor ve sayıp sayamayacağım bir sürü örnekle doldurun devamını…

Bir de unutmamak lazım ki Allah kulunun zannı üzeredir. Eyvah ayvayı yedik’ten de önce, benimsememiz gereken düşünce “Allah yardım edecektir” olmalı. Dua, müminin silahıysa bu silaha sıkı sarılmak ve elimizden/dilimizden düşürmemek gerekir. Bir gün sekiz çocuklui bilge ve mütevekkil bir ablayla konuşurken “Çocuklarım adına en çok korktuğum şey, secde ehli olmamaları, yani İslamdan uzak bir hayatları olmaları” dediğimde bana “Bunlar şeytanın vesveseleri. Sen Allah için elinden geleni yapacaksın yetiştirmek için, çocuk anne-babayı nasıl görüyorsa öyle oluyor” demişti. Oysa ben Nuh(a.s.) gibi bir imtihandan korkuyorum demek istemiştim ama ablanın sözlerini düşününce anladım. Nuh(a.s.)’unki bir imtihan idi, onun elinde değildi. Eğer Allah imtihan etmek isteyecekse, bu benim elimde olmayacak. Tek yapmam gereken, böyle bir imtihandan geçirilmemek için dua etmek olacak.

Öyleyse, o günden, ve üç çocuklu hayatın içinde yaşanılan onca acı tatlı tecrübeden sonra şunu anladım ki, tek şey bana düşen, çaba ve dua. Allah’ın takdiri olacak, ol deyince olacak. Ben o kadar acizim işte, bu acziyeti bilip teslim olmam gerekecek. Geleceğin kaygısıyla bugünü mahvetmeyeceğim, Allah hakkında hüsn-i zanda bulunacağım, elimden geleni yapacağım ama endişe ve stres hissetmeyeceğim, korkmayacağım yani. İğneyi kendime, çuvaldızı size….

(Bugün kütüphane gördüğüm bir çocuk kitabı ilham oldu diyebilirim bu yazıya. “Şanslıyım, şanssızım” isimli bir kitap. Ödünç aldığımda iç sayfaları ile bir tanıtım yazısı yazabilirim. )