Anlaşılmak…

Gerek kendi çocuklarımdan, gerek etrafımda gözlemlediğim miniklerden gördüğüm kadarıyla, yeni yeni konuşmaya başladıkları dönemlerde, bebekler aynı kelime ya da cümleyi, siz de söyleyene kadar tekrarlıyorlar. “Anne,bak, kırmızı araba!” diyor çocuk ısrarla “anne,bak,kırmızı araba”. Siz istediğiniz kadar “aa, evet, gördüm, ne güzel, ne hızlı” filan deyin, olmuyor. “Anne, bak, kırmızı araba!”. Ama ne zamanki siz “Evet, kırmızı bir araba” dediniz, bitiyor mevzu, susup ikinci kanala geçiyorlar.

“Anne, bu kırılmış!” Aaa, öyle mi? Hadi tamir edelim ya da atalım. Ya da her neyse! diye cümleler kurmanıza hiç yok. “Evet,bu kırılmış!” Hepsi bu!

Çocuklar bunu neden yapıyor olabilirler biliyor musunuz? Anlaşıldıklarından emin olmak için. Bizim, onların cümlelerinin üzerine söylediğimiz hiçbir şey, onları gerçekten anladığımızı ifade etmiyor aslında. Yan cümleler kuruyoruz biz, konudan uzaklaşıyoruz. Oysa çocuğun işaret ettiği tek bir şey var ve ancak aynısıyla cevap verirsek, anlaşıldığından emin olup mutlu oluyor çocuk…

Bu aralar Nevzat Tarhan’ın Kadın Psikolojisi isimli kitabını okuyorum.* Kitabın bir yerinde, özetle şöyle söylüyor: Kadınlar anlaşılmak için anlatırlar genelde. Dertlerinin dinlenilmesini isterler. Çözüm ve sonuç odaklı değildirler. Onların aksine erkekler sonuç ve çözüm odaklı oldukları için, kadın daha derdini anlatmaya başlayınca, onlara çözümler sunar, önerilerde bulunurlar. Ama aslında kadının istediği, anlaşıldığını bilmektir, sorunu çözmek değil.

Bebekken, erkek çocuk kız çocuk fark etmiyor. Hepsi, anlaşıldığından emin olmak için cümlelerini tekrar etmemizi bekliyorlar. Çünkü insan olmanın gereği, kendini iyi hissedebilmenin yolu, anlaşılır olduğunu bilmektir. Bir anne, gelip size çocuğunun uykusuzluğundan, zorluklarından, yaramazlıklarından vs. bahsediyorsa, anlaşılmak istiyordur aslında. Evet, elbette çözüm isteyenler olacak, hatta bu sıkıntılarını anlatan annelerin %99’u çözüm arayışı içinde anlatıyorlar zaten. Ama çözüme ulaşmadan önce istedikleri bir şey var: “Ben seni anlıyorum” diyebilmek…

Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldır deniliyor evet, ama söz konusu annelik, bebek, çocuk olunca neden bir anda “kadın, kadının kurdudur”a dönüşüyor olay? Biz birbirimizi anlamalıyız, karşımızdaki kendini iyi hissetsin diye de değil sadece, öyle olunca biz de kendimizi iyi hissedeceğiz aslında. Seni anlıyorum demek, senin yaşadıklarını yaşadım demekse, derdimize biz de ortak bulmuş oluyoruz aslında dolaylı yoldan…

Ne kadar isteriz değil mi birilerinin bize böyle anlayışla yaklaşmasını? Aynı sıkıntıları yaşamamış olsa bile bizi anladığını söylemesini? Çünkü anlamak ve anlayışlı olmak farklı şeylerdir. Anlamak için, aynısını yaşaman gerekir. Anlayışlı olmak için ise koca bir yürek! Peki biz bu denli anlaşılır olmak istiyor iken, çocuklarımıza nasıl davrandığımızı hiç tartıyor muyuz?

Çocuk bir oyuncağı kırıldı diye saatlerce ağlayabiliyorken, onu susturmaya çalışmak, ne var bunda bu kadar ağlayacak demek, hatta daha da ileri gidip “hadi sana yenisini alalım” demek anlayışsızlık değil mi? Çocuk için önemli ise, bırakalım ağlasın mesela. O an yanında olduğumuzu hissettirsek, bunun için üzüldüğünü bildiğimizi ve bunun normal olduğunu söylesek, küçükken bizim de başımıza gelmişse örneklendirsek olmaz mı? Diyelim o an, o ruh halinde değiliz. Çocuğun ağlamalarına, çığlıklarına tahammül edemiyoruz diyelim. Başka bir odaya geçip, onun kendi kendine ağlamasına ve acısını yaşamasına müsade etsek bile yeter susturmaya çalışmaktansa. Belki o zaman, o ve siz sakinleştiğinizde meseleyi daha güzel bir şekilde konuşabilirsiniz.

Küçükken onları anlamak için çabalamadığımız evlatlarımız, Allah ömür verdiği müddetçe büyüyecekler. Ve bu büyüme sancılarında, kafalarında hep, onları anlamayan, anlayış göstermeyen bir ebeveyn portresi olursa, bizimle hiçbir şey paylaşmamaya başlayacaklar ve bizden uzaklaşacaklar. Çünkü anne-baba “nasılsa anlamıyor!”dur onlar için. Sıkıntısını, derdini, sevincini anlatmak için seçeceği insan biz olmayız. Eminim hiçbirimiz ileride çocuklarıyla böyle bir diyalogu olsun istemez. Öyleyse bugünden taşın altına elimizi sokmamız gerekir…

*Tarhan’ın kitabını henüz bitirmediğim için şu an tavsiye edemiyorum. Ayrıca kullandığı bütün örnek ve istatistiklerin Amerika bazlı olması da çok yanlış bir tutum olmuş, kitap adına olumsuz ve hatta talihsiz bir durum diyebilirim.