Tehlike!

Geçenlerde youtube’da bakınırken bir videoya rastladım. Bir çocuk uyuyormuş gibi yapıyor, yatakta yatıyor, diğeri ise onu bantlıyor boydan boya. Bunun tek bu video ile kısıtlı olmadığını, muadilleri olduğunu da fark etmem çok zaman almadı…

Video ilk başta masum gibi duruyor mu? Bence ilk etapta da hiç masum görünmüyor, zira videoyu izlerken bir şey sıktı sanki ruhumu. Sonra baktım, olayda ciddi bir tuhaflık vardı. O da şuydu: Çocuklar oyun olarak görecekler yatarken birilerinin onları bağlamasını, ellerini, kollarını, bacaklarını ve daha da kötüsü ağızlarını bantlamalarını. Böylece çocuk, hareketsiz savunmasız kalakalacak! Korkunç değil mi?

Kötü niyetli birisi çocuğa yanaşsa, bağırmasın diye ağzını bantlamaya kalkışsa, o pis çirkin emelleri yüzünden ellerini bantlasa ve … daha ilerisini sizin tahayyülünüze bırakıyorum affınıza sığınarak.

Çocuğun başına böyle bir olay geldiğinde, bunu oyun olarak algılayacak malesef. Çünkü daha önce böyle oyunlar oynamıştı değil mi kardeşleriyle ve annesiyle? İşte bu yüzden pedofiliye davetiye çıkaran bu hareketler, çocuğa elbette sıradan ve masum gelecek. Fark edemeyecek bu işte bu tuhaflık olduğunu ve malesef tuzağa düşüverecek-Allah korusun!-.

Uzmanları okumuşsunuzdur: Çocuklarınızı popolarını elleyerek sevmeyin diyorlar sürekli. Kötü niyetli bir dokunuşu hissedebilmesi için, sizin de mahrem yerlerine dikkat etmeniz ve dokunmamanız lazım.  Hatta zorla öpme oyunu gibi şeylerden kaçınmak, öpebilir miyim diye izin istemek bile gerekiyor. Durum bu kadar hassasken, yatağa bağlamak gibi bir olayı oyun olarak üretmek hangi zihniyetin mamulü acaba?

Aman anneler dikkat edelim, biz böyle yapmıyor olsak da, bu tür videoları izlemelerine engel olalım. Çocuklar zaten o kadar masum ve savunmasız ki, bir de biz tehlikelere bu kadar açık olmalarına fırsat vermeyelim. Hiçbir anne çocuğunun kötülüğünü istemez elbette ama bunu bilinçsizce yapabilir. Bu nedenle her daim uyanık olmak, olaylara da hep böyle bir farklı yönden bakmaya çalışmalıyız. İzledikleri, dinledikleri her şeyi de kontrol altında tutmaya çalışmalıyız. Evet bu çok zor, evet bu paranoyaklık belki ama içinde yaşadığımız çağ bunu gerektiriyor. Arama çubuğuna “animasyon film” yazdığınızda bile altında müstehcen görüntülerin olduğu videolar öneri olarak çıkıyorsa, paranoyaklık değil bu, gerçekten tehlikeyi görmek ve tedbir almaktır. Çünkü tebdir bizden, takdir Allah’tandır….

Reklamlar

Teog ve Neden Okulsuz Eğitim?

Çocuklarını (şimdilik bir tanesini) okula gönderen bir veli olarak, benim gibi düşünen velilerle ortak noktamız şu: Bizim bu sisteme kurban edilecek çocuklarımız yok! Dahası, olmamalı!

Yıllarca el yazısı ile çocukların hayatını alt üst ettiler. Üstelik el yazısının bir gayesi de yok. Hayatın hangi alanında kullanılıyor? Hiç! Bilgisayar çağında düz yazı bile neredeyse kullanılmıyor, her şey elektronik ortamda yazılıp çıktısı alınıyor. Birçok şey e-posta yoluyla hallediliyor. İşin saçma tarafı, ilkokuldan sonraki okul serüveninde de düz yazı kullanılıyor. Yani çocuk, sadece okulun ilk üç dört yılı kullanacağı, ömrü boyunca bir daha hiçbir yerde kullanmayacağı bir yazı biçimini öğrenerek eğitim hayatına başlıyor.

Sonra müfredat, gereksiz bilgiler yığını…

Ve sınavlar…

Cumhurbaşkanı “ben derim, kaldırılır” gibi bir cümle kurdu Teog sınavı için. Bizim zamanımızda var mıydı, ne saçma dedi. Daha bir sürü enteresan şeyler söyledi de neresinden başlasak? Sanırım bundan birkaç ay önce yurtdışından ithal olarak getirildi bizim cumhurbaşkanımız. Teog bu sene çıkmadı çünkü. Eğer bu kadar saçma buluyorsa, bugüne kadar aklı neredeydi diye soruyor insan. Bir sözüyle kaldırılacaksa-ki öyle de oldu gördük,iş bu kadar basitmiş- neden böylesine saçma bulduğu ve karşı çıktığı bir sistemi bugüne kadar kaldırmadı? Şimdi kaldırarak, bir ay sonra sınava girecek öğrencilere kıyak mı geçilmiş oldu? Yahu bu çocuklar yaz boyu kurslara gittiler, özel dersler aldılar, ders çalışıp test çözdüler. Ve birisi çıkıp bütün bu çabanın boşa olduğunu söylüyor. Her lise kendi sınavını mı yapsın, sınav olmasın mı, herkes kafasına göre mi takılsın bilemiyoruz henüz belli değil, ama bildiğimiz bir şey var ki: bu ülkenin eğitim sistemi  çocuklarla deney faresi gibi oynuyor. Bir ülke, yıllarca eğitim sistemini nasıl oturtamaz ya? Ben üniversite mezunu olmama rağmen takip edemiyorum sistemi, özel ders öğrencilerimin kaç tane sınava, hangi sınava(yani adı nedir), ne zaman gireceklerini takip edemez oldum değişen sistemle. Üstelik bu sistem özellikle de son 15 yıl içinde sürekli değişim gösterdi. Anlayana…

Sisteme, eğitime, evlatlarımıza yapılanlara karşı öfkeli olmak sonuna kadar hakkımız, öğrenilmiş çaresizlik içinde de hayatlarımızı sürdürmek zorunda kalışımızın acziyeti de bizi daha depresif kılıyor. Nebevi bir eğitim metodu benimseyebilsek keşke, eğitimin içeriğinin İslamiliğinden bahsetmiyorum ilk etapta, sistemin/yolun akla/mantığa/vicdana ve daha da önemlisi insana uygun oluşundan bahsediyorum.

Tam da bunları düşündüğümüz şu sıralar okuduğum Nebevi Eğitim Modeli Daru’l Erkam kitabının yazarı Muhammed Emin Yıldırım, önsözünde şöyle yazmış kitabın:

“Her gelenin “sil yeniden başla” diyerek avami bir tabir ile adeta şamar oğlanına dönüştürdükleri bir sistemle ne yazık ki, eğitim ve öğretim için emanet edilen talebeler, eğitilerek bırakın kabiliyetlerinin geliştirilmesini, var olan potansiyelleri bile köreltilip dışarı salıverilen insanlara dönüşmüşlerdir.”

Böylesine üstün potansiyel ile doğan yavrularımıza tam olarak yaptıkları bu değil mi? Ve bizim de bu sistem içinde yukarıda söylediğim alternatifsizlikten ötürü “öğrenilmiş çaresizlik”içinde hareket etmemiz doğru mu? Hayır, değil! Çözüm her zaman vardır ve olmalı da…

Çocuğunu okula gönderen “okulsuz” anne olarak, göndermeyen annelerin de çoğuna soru olarak yöneltilen “neden okulsuz eğitim” cümlesinin cevabının bir kısmının yukarıda aşikar olduğunu zannederim…

Kitap Bağışlamak İster misiniz?

Bir duyuru yapalım bu kez. Mardin Artuklu’da ortaokulda Türkçe öğretmeni olan bir okurumuz, mail göndermiş ve bizden, henüz iki yıllık olan ve birçok eksiği bulunan okullarının kütüphanesine kitap bağışı yapmamızı istemiş.

Kurulacak olan kütüphaneleri için,
– 11-15 yaş için roman,
– Öykü kitabı,
– Çocuk bilim dergileri ve
– TEOG sınavlarına hazırlık için 5, 6, 7 ve 8’inci sınıf düzeyinde test kitapları isteğinde bulunuyor.

Sadakalar sadece para yardımı ile olmuyor malum, evinizde bulunan böyle bir kitap yoksa bile, bir tane alıp göndermek ve oluşacak kütüphanede bir nebze katkınız olsun isterseniz   Hacı Hamdiye Özdemir Ortaokulu Mardin/Artuklu adresine yani doğrudan okula kitap bağışında bulunabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim ben de öğretmen hanım adına, ecriniz daim olsun…

Çocuk ve Cami…

Cocuklar-icin-camide-oyun-alani_1466342798Geçen sene Ramazan ayında hatırlarsınız, Ankara’da bir caminin içinde, çocuklar için bir oyun alanı oluşturulmuştu. Çocukların camiye olan ilgi ve sevgisini artırmak, ibadete gelen anne-babalara rahat nefes aldırmak gibi hedefleri vardı uygulamanın. Tarafları ikiye bölmüş, kimileri destek olurken, kimileri karşı çıkmıştı bu uygulamaya. İki tarafın da kendine göre haklı gerekçeleri vardı ama bana sorarsanız ben, menfi karşılık verenlerin safındayım. Neden mi?

Geçenlerde çocukları götürdüğümüz parkın yakınında bir mescide girdik namaz kılmak için. İçeride birkaç kişi daha vardı ve biz namaza başladığımızda, çocuklar tesbihlerle oynamaya ve haliyle biraz da gürültü çıkarmaya başladılar. Teyzenin biri, “çocuklar ses yapmayın, gerçekten şaşırıyorum ben namazda” dedi. Kızarak ya da azarlayarak demedi çok şükür ama, öyle de diyebilirdi. Evet, biz evde kendi halimize kılarken bile çocukların bazen kavgaları, bazen koşturmaları, bağırışları, konuşmaları aklımızı karıştırabiliyorken, yaşı hayli ilerlemiş ve çocuk gürültüsünü en az bi 20-30 sene arkasında bırakmış teyzeye hak vermemek mümkün değil. Dahası, hak vermekten öte, bu bir mecburiyet. Bu bir hak ihlali. Bir ibadethanede, kimsenin ibadetine zarar vermeye hakkımız yok, olmamalı. Bizim çoluk çocuk camiyi kullanma, camide koşturma özgürlüğümüz, bir başkasının alanına girdiği an, sınırlandırılmalı. Bir caminin içinde oyun alanı olduğunda, çocukların gerek birbirleriyle oynarken çıkardıkları ses, gerek o oyuncakların kendi sesleri ibadet halindeki insanı rahatsız edebilir, huşusunu bozabilir. Ayrıca birbirini hiç tanımayan çocuklar da olacağından, oyuncaklar yüzünden kavga da çıkabilir ki bu annelerin dikkatini daha çok dağıtabilir.

Bir kütüphaneye gittiğinizde, kütüphanenin tam da orta yerinde “aman çocuklar sevsin, hep gelmek istesin” diye oyun alanı kuruyor musunuz? Kütüphanelerde çocuklar için bölümler var evet ama, ayrı bir oda şeklinde. (Bkz: Rasim Özdenören Kütüphanesi) İnsanların okuma yaptığı, öğrencilerin çoğunlukla gelip ders çalıştığı bir kütüphanede böyle bir şey olmaz, insanların dikkati dağılmasın, kafası karışmasın diye düşünülür. Bir ibadethane, bir namaz, kütüphaneden ve orada ders çalışıyor olmaktan daha mı az saygıya değer? Bu, camide çocuk oyun alanı olması fikrine karşı çıkışımın birinci sebebi.

İkinci sebebim, her şeyin yeri ve zamanının kendine haiz olduğunun çocuğa benimsetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Camiye ibadet için gidilir, kütüphaneye kitap okumaya gidilir, buralarda sükuneti korumak zorundayız. Bu aynı zamanda, başkalarına saygıyı da öğretmek için çok güzel bir fırsattır. Camiler ibadethanedir, namaz kılmak, dua etmek, oturup Kuran okumak, dünyanın meşgalesinden uzaklaşıp tefekkür etmek için gireriz. Bir sinema filmi izlersin de, ışıklar yanıp film bitince, bir an afallarsın. Filme kendini kaptırırsın; o dünya, iki saatliğine de olsa senin dünyan gibi oluverir, içinden kendine bir rol seçersin sanki. Sahne biter, ışıklar açılır, kapılar açılır ve hayat iki saat önce bıraktığın yerden devam eder. Camilerde böyledir, caminin içine girer, kendi içine kapanırsın. Rabbinle başbaşa kalır, evde yakalayamadığın huşunun peşine düşersin. Camiden çıktığında, gerçekliğinle yaşamaya devam edersin.

Çocuklara cami sevgisi böyle aşılanmaya çalışılmalı kanaatimce. Namaz, ibadet, cami bir bütün olarak anlatılmalı. Tabi ki küçükken bunları anlamayacak ses yapacak, camilerden uzak mı duralım? Böyle düşünmüyorum elbet, daha küçük yaşlarında en azından namaz vakitlerinde değil, caminin sakin olduğu zamanlarda gidilmeli diye düşünüyorum. Bu, “cami boş, istediği gibi at koştursun” diye değil, olası yapacakları gürültülere karşı önlem olsun diye. Camiye gittiğimde her zaman için uyarımı baştan yapıyorum ben: “Burası oyun alanı değil, park değil. Burası bir ibadethane. Buraya namaz kılmak için geliyoruz, Kuranımızı okuyoruz ve aynı sessizlik içinde ayrılmalıyız. Namaz kılan, ibadet için gelen diğer insanları da rahatsız etmeye hakkımız yok.” Sonrasında çıkıp parka götürürsek, cami bahçesindeki yeşilliklerde koşturursak, mekan ayrımına gidebiliriz. Bir laf vardır bizde: Düğüne giden oynar, cenazeye giden ağlar. Her şey yerinde ve zamanında olduğunda kıymetlidir ve olması gereken de odur.

Çocuklara bir şeyi sevdirmenin tek yolu, oyuncak kullanmak olmamalı. Çocuk o zaman, oyuncağı seviyor onu/orayı değil. Camiye gelsin, camiyi sevsin diye oyuncak dolduralım fikrinden ziyade, camiyi namazı sevsin diye özel bir namaz/cami kıyafeti alalım, özel seccadesi olsun diye uğraşalım. Bağlantılı, alakalı objelerle yapalım bunu. Tıpkı kitap okumayı sevsin diye oyuncak almak yerine, yaşına uygun çocuk kitapları aldığımız gibi…

Tanışalım mı?

Merhaba;

Ben, her gün yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda, muhtelif dil,din,ırk ve cinsiyete bağlı insanların geçtiği caddeye bakan bir evde oturuyorum. Evimin kapılarını sonuna kadar açıyorum ki, beni, çocuklarımı, yaptıklarımı görsünler. Gelip geçen bakıyormuş diye gocunmuyorum, neden gocunayım. Kapıyı açık bıraktıysam vardır bir bildiğim değil mi?

Temizlik yapıyorum mesela ve zaten an be an görüyor olsalar da, en sonunda “temizlik bitti, sıra yorgunluk kahvesinde” diye gösteriyorum geçenlere. Bayanlar gülücükler attıkça en samimi(!) halimle onlara karşılık veriyorum. Bazı adamlar girip girmemekte tereddüt eder bir ruh halindeymiş gibi bakıyorlar da onlara “x NO MEN x” diyorum. Eğer kadın kılığına girip de içeri süzülmeye çalışan olursa, onların bu kimlik karmaşasına anlam veremiyor, hepsini “bacım” olarak kabul ediyorum.

Her anımı göstermekten büyük zevk alan bir yapım var. Gelene geçene soruyorum. Bu halı bu odaya nasıl olmuş diyorum, yeni bir şeyler aldıysam mutlaka gösteriyorum. Kendime çeşit çeşit kombinler yapıp beğenilerine sunuyorum, bir yere gitmeyecek olsam da göstermek hoşuma gidiyor canım! Üstelik zaten kapının her daim açık olduğunu bildiğimden tesettürüme çok dikkat ediyorum. Bazen de görünmezlik kremi sürmüşüm gibi geziniyorum. Evimi, eşyalarımı, çoluğumu çocuğumu görüp beni görememek daha cazip geliyor olmalı ki, kapımın önünden geçenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Bir elbise ile arz-ı endam ettiğimde, abla maşallah su gibisin çok güzelsin filan denildiğinde, itiraf edeyim kendimi kelebekler gibi hissediyorum. “Beni bir bayan gözüyle bile bu kadar güzel görüyorlarsa, erkekler acaba ne düşünür hakkımda” diye aklımdan geçmiyor ama. Kadının tesettürü örtüsü ise, erkeğinki de göz kapakları değil mi canım? Kapatıversin bir zahmet o gözlerini!

Bir de aldığım elbiseleri, -gerek kendime gerek çocuklarıma olsun- evimdeki eşyaları “nerden aldınız acaba” diye soranlara katiyen cevap vermiyorum. Niye aynısından alsınlar canım! Hem burada mevzu elbise değil, o elbiseyi herkes üzerinde öyle benim gibi taşıyamaz. Boşuna heves edip, paraları gitmesin diye de düşünüyorum bazen.

Beğenip, “çok güzel, maşaAllah” filan deyip övgüler yağdıranları baş tacı ediyorum. Eleştirenler de oluyor tabi. Eleştirinin nereden, kimden ve nasıl geldiği çok önemli.  Bazı kökten dinci/ fundamentalistler geçiyor kapımın önünden mesela. Sanki dini bir kendileri biliyormuş gibi nasihatler, eleştiriler! Ameller kulla Allah arasındadır size ne! deyip geçiyorum. Zaten ben her Cuma ayet, hadis paylaşarak, pembiş Kuranımı geçenlere göstererek ne kadar dindar olduğumu ispat etmişim, gerisi umrumda değil.

Bazıları eleştirileri öyle bir yapıyor ki, çekemiyorlar anlıyorum. Benim evin önünden geçip, kendi pespaye evlerine gittiklerinden, kocamla aramdaki muhabbeti görüp, elinden kumanda, telefon düşmeyen kocalarına vardıklarından, ultra uslu çocuklarımla yaptığım binbir çeşit aktiviteleri görüp, düz duvara tırmanan çocuklarıyla karşı karşıya kaldıklarından bütün bu eleştiriler anlıyorum. Çok basit bir öneri sunuyorum onlara da: Geçme kapımın önünden beğenmiyorsan, başka yol mu yok?!

Bazı eleştiriler de beni göklere çıkarırcasına ve çok samimi anlıyorum. Zaten eleştiri dediğin, yıkıcı değil de yapıcı olunca bir anlamı var. “Dediklerinizi hemen uyguluyorum/dikkate alıyorum kızlar!” deyip, yine kendi bildiğimi okuyorum. He bu arada kızlar dedim, erkekler de yoldan geçiyor farkındayım ama daha önce de demiştim: “No MEN”!

Bazen de kendimi ulvi amaçların arkasına gizliyorum. Namazını gözlerinin içine soka soka kılıyorum mesela, sureleri sesli okuyorum. Çünkü bu bir gösteriş değil, teşvik etme aracı sadece. Kafalarını çevirip baktıkça, ibadetimle, vaazlarımla kendilerinden geçip beni örnek alsınlar da onların yaptığı amellerin sevabı bana da gelsin diye. Riya kelimesinin lugatine giremeyeceği, Saliha kadınlardanım zira…Senin gibi olabilsek keşke dediklerinde, yüze karşı övmenin dinimizde men edildiğini unutuveriyorum. Bu kadar övgüyü yakın arkadaşlarımdan, ailemden, kocamdan bile alamıyorum yaw!

İlmimi, bilgi birikimimi, samimi bir niyetle göstermek istiyorum bazen ama öyle övgüler geliyor ki, e biz de insanız neticede. Pohpohlanmak kimin hoşuna gitmez? Bu iş çığırından çıktı, işin içine riya giriyor, insanlar beni gözünde çok büyütmeye başladı artık ve amacımdan sapıyorum filan diye düşünecek olsam da, hemen kovuyorum bu düşünceleri. Sırf bu düşünceler yüzünden binlerce insandan vaz mı geçeyim? Hem belki de gözlerinde büyüttüklerinden daha büyüğüm, kim bilir! Zaten demiştim, riya duygusundan çok uzaklarda bir kimlik benimki, bulaşamaz, sanmam!

Çocuklarımla yaptığım bütün etkinlikleri de yine bu niyetle gösteriyorum öyle bağıra bağıra, biz buradayız diyerekten. Ben yapabiliyorsam siz de yapabilirsiniz diyorum. Aslında biliyorum yapamazlar ama, öbür türlü de niyetimi çok açık etmiş olacağım. Sonuçta herkes benim kadar mükemmel olamayabiliyor. Bazen öyle bir raddeye geliyorum ki, kapının önünden geçenler çoğalsın diye, her gün bir etkinlik, faaliyet peşindeyim. Maazallah, bir gün boş görürler bizi, ertesi gün uğramaz ya da eşe dosta tavsiye etmezler.

Bazı geceler geç saatlere kadar açık kapım, biliyorum ki o saatlerde de oradan geçen binlerce insan olacak yani. Ama uykum gelince artık kapıları kapatıyorum ve bütün gece, ertesi gün kapımdan geçeceklere sunacaklarımı düşünüyorum. Arada bir hani olur ya, samimi bir tefekkür hali insana. O oluyor bana da, sonra diyorum ki heh işte bu düşünce mükemmel bir şey! Ertesi gün bunu yüksek sesle söylüyorum geçenlere ve duymak istediğim şeyi duyuyorum: “Sen ne kadar mükemmel bir insansın, ne mükemmel bir annesin, ne mükemmel bir kadınsın. Senin çocukların, arkadaşların ne şanslı.”Biliyorum…

Siz de bu şansa erişip benimle tanışmak ister misiniz? Gerçi pek çoğunuz kapımın önünden geçmiştir tahminen ama Merhaba, ben, sosyal medyanın tozunu attıran o Müslüman anneyim!

Fındık İşi

fındıkBu haftaki Pazartesi Animasyon Günü’müzde tanıtacağımız çizgi filmin adı, başlıktan da anlaşıldığı üzere “Fındık İşi”. Şehirdeki bir parkta yaşayan sincap, rakun gibi hayvanlar kış hazırlığı içerisindeler; çünkü yeterli stokları yok ve aç kalma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Bundan dolayı da fındık arayışına giriyorlar. Fakat kendileri gibi arayış içinde olan birisi daha var: En yakın arkadaşı bir fare olan sincap. Bu sincap, gruptan uzaklaştırıldığı için bireysel takılıyor ve bir fındık arabasının içindeki mamullere ulaşılmasına engel olduğu için, başkan Rakun tarafından sürgün ediliyor.

Sürgün edildiğinde şehrin içinde dolaşırken, bir fındık dükkanına rastlıyor ama o da ne! Bu fındık dükkanı, karşı caddedeki bankayı soymak isteyen bir suç şebekesine ait. Sonrasında olaylar, olaylar…

Filmin verdiği mesajlar çok güzel ve asla didaktik değil. Sadece macera ve eğlence için izliyor çocuklar aslında. Birlikten kuvvet doğar’ı anlayabilecekleri bir senaryo. Bir gruptan atılan kişinin, kötü olduğu için değil, belki sadece muhalif olduğu için bile grupta barınamayacağı mesajı var mesela. Ve başkan Rakun’un aslında kendi çıkarlarına hizmet için orada olduğu anlaşılıyor sonunda. Bu da, grup liderlerinin, kendi çıkarlarını grubun çıkarları önünde tutmaması gerektiği yönünde bir mesaj veriyor. Ve tabi mutlu son, kötüler cezasını bulur ve iyiler kazanır…