Seçeneklerimiz Çoğaldıkça…

Çocuğuna oyuncak almak istedin, aşağı yukarı biliyorsun da zaten ne tür bir şeyler seçeceğini. Oyuncakçıya girince en az bir yarım saat(ne kadar da naif bir düşünce!) bakınıyor ve sen sıkılmaya başlıyor, o meşhur “hadi”lerini sürekli tekrarlıyorsun. Çocuk ne diyor? “Tamam da anne, bir sürü oyuncak var, nasıl hemen karar vereyim?” E haklı!

Neyse ki sonunda seçiyor istediğini, eve gelip mutlulukla oynuyor da onunla. Kimileri için birkaç saat, kimileri için birkaç gün, uzaydan gelenler için birkaç hafta sürüyor bu yeni oyuncakla vakit geçirmeler. Ama çocuk yine mutsuz sonra. İstediği oyuncağı aldığı halde neden bu kadar mutsuz olduğuna anlam veremiyor ve kızıyorsun: “Zamane çocukları hiç mutlu olmuyor. Şu kadar para verip aldık, hala başka oyuncak istiyor. Benim küçücük bir bebeğim/kırık bir arabam vardı aylarca oynadığımı bilirim. Yine de çok mutluydum” dersin.

Çocukla markete gidiyorsun. Abur cubur reyonu klasik bir mahalle bakkalının toplam iç hacmi kadar zaten. Çocuğa diyorsun: Bir şey seçme hakkın var. Öyle de demokratsın ve adilsin ki o seçme hakkını da zaten çocuğa veriyorsun. Bir “en az yarım saat” de burada harcıyorsun. Çocuk marketten çıktığında, elinde belki en çok sevdiği çikolata var ama hala mızırdıyor ve mutsuz! Sonra sen yine çıldırıyorsun tabi: “Biz iki pötübör’ün arasına lokum koyup yerdik, türlü türlü çeşit içinde yine mutsuz bu çocuklar!”

Kemal Sayar’ın Yavaşla! isimli kitabını okuyorum bu aralar. Kitabın adı her ne kadar Yavaşla olsa da, içerik bir “modern zaman eleştirisi” gibi. Bir yerinde diyor ki özetle: Seçeneklerin çok olması insana seçimi ben yapıyorum şeklinde yalancı bir zafer edası katsa da, insanı daha çok mutsuz eden bir durum; çünkü seçenekler ne kadar çok olursa, her zaman için almadığın/seçmediğin o diğerinde aklın kalır.

Heh şunu bileydin! Mağazadan çıktığında hala “ya öbür kıyafeti/ayakkabıyı mı alsaydım?” diyorsan, evine eşya aldığında çok severek alsan bile “ay öbür halı bu odaya daha mı çok uyardı?” diye düşünüyorsan, aldığın elinde olduğu halde, aklın almadığında kalıyorsa, çocuk için de aynı şeyin geçerli olacağını durup düşünmek lazım. Sadece çocukla senin verdiğin tepkiler farklıdır ve elbet farklı olacaktır. Yoksa sen de, çok severek ve isteyerek alsan bile, her zaman elindekiyle mutlu olmayabiliyorsun geride bıraktıklarını düşününce.

Çocuk bir insandır, sadece küçük versiyonumuz onlar bizim. Empati bu yüzden burada çok gerekli. Biz kendi çocukluğumuzu düşünerek onları anlamaya çalışmayalım her zaman. Onların insan olarak aynı duygu ve hisleri taşıdığını ama bunu ifade etme biçiminin farklı olduğunu anlayalım yeter…

perdeBizim çocukluğumuzda kırık bir oyuncakla da mutlu olunurdu, basit bir bisküvi ile de. Çünkü seçeneklerimiz milyonlarca değildi, çoğumuzda aynı oyuncaklar vardı zaten. Farklısını görmeyince neyi talep edeceksin? Şu yandaki perdeye bakın mesela. Hemen hatırladınız değil mi? Başka başka illerdeki insanların evinde aynı perde olması, çeşitliliğin/seçeneğin azlığını göstermiyor mu? 20 sene sonra internete evimizin perdesinin resmini koysam, hanginiz buna “aa evet bu her evde vardı/bizim evde de vardı” diyebilir? Şimdi sokakta onlarca insan görüyorum, hiçbirinin elbisesi, ayakkabısı birbirine benzemiyor bile…

Çocuklar çeşitliliğin bunca olduğu, binlerce seçenek arasında boğulduğu bir dünyada, kendi istediğini seçtiği için mutlu olamıyor evet. O zaman bırakalım mutsuz mu olsunlar? Hayır! Bu mutsuzluklarının çağın getirdiği bir hastalık olduğunu bilip, onlara ona göre yaklaşalım ve onlara karşı empati kuralım diyorum. Biz bunu yaparken, bu empati duygusunu onlara da öğretelim ve hep aşağı olana bakmayı bilsinler. Senin elindeki oyuncağa sahip olamayan milyonlarca çocuk var diyelim. Sen diğeri için ağlıyorken, onun hiç yok! Merhamet duygularını ayyuka çıkaralım çağ bizim içimizi sinsi bir güve gibi yiyip bitirirken….