Instagram

Evokulumuz blogunun artık bir instagram hesabı var. Daha fazla kişiye ulaşmak amacıyla açılan bu hesapta, sadece blogdaki yazılar yayinlanacak, kitap ve oyun önerilerine yer verilecektir. Takibi kolaylaştırmak isteyenler ev.okulumuz instagram hesabıni kaydedebilir,yazılardan eş dost da faydalansin diyorsa kendi hesaplarında duyurabilir. 

Blogu askıya almıyorum,yazilar burada devam edecek inşallah. Buradan farkli olarak orada kitap önerileri ve duyurular yer alabilir…

Reklamlar

Kimi Kimle Kıyaslayalım?

Hayata bakışımızı da, kendimizi değerlendirişimizi de, çocuklarımıza ve etrafımızdaki insanlara davranışımızı da, yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkileri de tek bir şeyle kıyaslayabiliriz: Kuran ve Sünnet metodu ile. O zaman hem sırat-ı müstakim’e ulaşmış, hem sağlam bir kulpa tutunmuş olacağız. O zaman, başkalarına bakıp gıpta ile hased arasındaki ince çizgide durma tehlikesinden kurtulmuş, Allah’ın da razı olacağından emin olduğumuz bir yola doğru adım atmış olacağız. Çünkü, bizim kendisini örnek aldığımız ve kendimizi onunla kıyasladığımız kişinin batını(içi) bize göre gayb’tır, bilinmezdir. Bize zahiren güzel ve doğru bir yol gibi görünse de, özünde Allah’ın kesin hoşnut olduğunu söyleyebilmek, kuru bir iddiadan öteye gidemez.

Etrafta Polyanna’ya rahmet okutacak derecede optimist anneler görüyoruz. Aslında reelde görmüyoruz farkındaysanız, sosyal mecralarda görüyoruz. Çok enteresandır ki, Kaf dağındaki Zümrüd-ü Anka sanki. “Siz nasıl bir annesiniz, hayranım size, keşke yakın otursak, keşke arkadaş olsak” deniyor,çünkü öyle bir arkadaşı yok. Reelde karşılığı yok gibi sanki. Oysa tamam var da, Kayyu’nun çizgi filmden fırlamış anne-babası gibi modellerden hakikaten de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar var. Herkesin huyu, suyu, yaşantısı, doğrusu-eğrisi kendine de, buradaki üzücü nokta, girişte belirttiğim kıyas mevzusu. Anneler, böyle kişilere bakıp, öyle bir yetersizlik sendromuna giriyor ki, aynada düşman görüyor hale geliyor. Ben neden böyle değilim, ben neden bu kadar pozitif bakamıyorum her şeye, ben neden çocuğuma kızıyor bağırıyorum diye kendi kendisini yiyip bitiriyor. Oysa normal olan sensin. (Diğerine anormal demek manasında değil bu cümle elbette, çoğunluk meselesi.) Yüklerin var omuzunda belki onda olmayan, şartların çok bambaşka, senin eşin çok başka, çocukların onunkinden bambaşka. Her şey bu kadar “başka” iken, sen nasıl onunla “aynı” olmayı düşünebiliyorsun?

“Hayata olumlu bakalım, bardağın dolu tarafını görelim” demek insanlara, çok güzel evet; ama bunun yansıtılış şekli çığırından çıkmış durumda. Bir süre sonra iş enaniyete, egoistliğe dönüşüyor. “Ben müthişim,hayata böyle bakabiliyorum, sen de bak!” Oysa sen müthiş filan değilsin, Allahu Teala kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez de, ondan bu rahatlık emin olun. Sabahın beşinde, altısında evladı tarafından uyandırılınca, onunla başbaşa geçirilecek vakit olarak görelim bunu demek, “tuzu kuruluk” ifadesidir. Sizin sabaha kadar sizi uyutmamış bir de bebeğiniz olsaydı, o saatte kalkan çocuğa “yavrum işin mi yok, git yatağına uyu, daha karga kahvaltısını yapmadı” demeniz, “takıl odanda biraz da ben az daha uyuyayım, gün ne zaman başladı bütün gece uyumadım” demeniz sizi kötü ve hayata negatif bakan bir anne yapmaz.

Çocuklarınıza sinirlendiğiniz bir anda, sizi sakinleştirecek bir eşiniz yoksa yanınızda, ki hatta eşiniz bile yoksa, maddi sıkıntılar içinde boğuluyorsanız, çocuklarınız hakikaten de insanı zorlayan cinste hareketli(hadi yaramaz da diyelim) ise kendinizi güçsüz ve aciz hissetmek yerine, Allah’ım bunları bana verdiğine göre, kaldıracak gücü de vermişsindir. Sana sığınıp, Senden yardım istiyorum deyip, Bismillah deyip kolları sıvayın. Bırakın çocuklarla etkinlik yapmayıverin, bırakın onlara ekstra şeyler öğretmeyip kitap okumayıverin, her gün park park, bahçe bahçe dolaşamayın bırakın. Bütün bunları yapmak zorundaymış ama yapamıyormuş gibi hissetmek, sizin üzerinize ekstra yük bindirip, gereksiz bir suçluluk psikolojisine sokacak. Bu durumda zararlı çıkan yine çocuğunuz olacak. Ve tabi siz de…

Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ibadette ve taatte kendimizden üstün olana, maddi durumlarda kendimizden aşağı olanlara bakmamızı tavsiye etmesinde büyük bir hikmet yatmaktadır. Yüklerinizin ağırlığını hissettiğiniz an, sizin yapamadıklarınızı o an yapan annelere bakıp kötü hissetmektense, şartları çok daha zor olan kadınları düşünün. Ashabı düşünün, hicret ederken nasıl çile çektiklerini çoluk çocuk, nasıl zulme katlandıklarını. Şimdi de dünyanın birçok yerinde acı çeken anneleri düşünün evlatları kollarında ölen. Sağlıklarına ve varlıklarına şükredin, boşverin…

 

 

 

Siz Yine de Söyleyin…

Anneannem 90 küsur yaşında vefat etti. Çocukluğumdan beri hep anlattığı geçmiş zaman hikayelerini dinledim. Her anlattığı hikayenin sonunda “hey gidi, bunların hepsini ben mi yaşamışım? Bak şimdi hepsi çok geçmişte kaldı. Sanki hiç yaşamamışım gibi” derdi. Zaten hikayenin karakterlerinden bahsederken de hep “rahmetlik” diye rahmet okurdu, yani bu dünyada artık nefes almayan şahısları mevzu ederdi. Torunlarının bile çocukları vardı artık ve arkaya dönüp baktığında dünya hayatının bu hızına şaşıyordu. Fakat henüz çocukluk ve gençliğin baharı arasında sıkışıp kalmış olan bizlere hiç bir anlam ifade etmiyordu bu cümleler. Masal gibi dinliyor, he deyip geçiyor, zaman zaman şaşırıyorduk o kadar.

“Bunları ben mi yaşamışım” sorusundaki zamanın acımasızlığı…

Ve ayetteki “onlara dünyada ne kadar kaldınız diye sorulacak”bahsi. Hani bir gün ya da daha az denilecek ya… Anneannemin özlü söz niyetine söylediği o cümleler işte bunun kanıtı idi, o zamanlar bir kulağımızdan girip diğerinden çıksa da…

Bu hikayeyi anlatırken “bakın zaman işte öyle çabuk geçiyor, ona göre davranalım” demek istemiyorum ama ben, bu zaten ana fikri hikayenin. Siz bunu açıkça görüp anladınız değil mi? Çünkü ben de, bir zamanlar hiçbir anlam ifade etmeyen bu cümleyi, her ortamda söylüyorum bazen kendi kendime, bazen etrafımdakilere. Dönüp bakınca “ben ne zaman anne oldum, bunlar ne zaman üçlendi” diyorum. Ve zamanın hızını, bir şeyden bahsederken “bundan 10 sene önceydi” demeye başladığımda keşfediyorum. Benim 10-15 sene öncesine ait bir anım var ise eğer, ne kadar da yaşlanmışım! Sonra sürekli bu sözü hatırlayıp, ileride vah ömrüm dememek için ne yapsak da dolu dolu geçirsek diye kafa yoruyorum.

İşte tam da bu kafa yormalar arasında bu hikayede dikkat çekmek istediğim noktaya geliyorum: TELKİN! Görünen mesajın altında yatan çok daha büyük bir psikolojik gerçeklik çocuk eğitimi adına…

Çünkü bir zamanlar bize bir anlam ifade etmeyen ve umursamadan dinlediğimiz sözcükler, zaman geldiğinde içimizden birer birer çıkarak canlanıyordu. Anlam ifade etmeye başlıyor, aklımızı başımıza getiriyor, “annem-babam da böyle derdi” diye anıyoruz. Çocuklarımız, şu anda sözümüzü dinlemiyor gibi gözükebilirler, her daim söylediklerimizin aksine de hareket ediyor olabilirler, bu bizi yıldırmamalı. Biz telkinlerimize devam etmeli, vereceğimiz mesajları bilinçaltlarına yerleştirmeye devam etmeliyiz. Sen söyle, sen nasihat et, sen uyar, sen ince ince işle bir nakış gibi. Günü geldiğinde Allah nasip ederse eğer, onların hepsini hatırlayacak, uygulayacak, yaşayacak ve görecek. Şimdi, senin de bir zamanlar olduğun gibi çocuk/ergen/genç o. Kendince doğruları var ve senin sözlerin ona ninni gibi, masal gibi geliyor ve hoşlanmıyor ama istemese de yerleşiyor beynine.

Hani Cüneyt Arkın’ın bir filmi vardı küçükken izlemişsinizdir belki. Çocuğuna küçükken hep babaya saygıyı öğütlüyor ve babaya kalkan eller taş olur diyor. Sonra düşmanlar çocuğunu kaçırıyor ve oğlunu ona karşı bir düşman olarak yetiştiriyorlar. Büyüdüğünde babasının karşısına çıkarıyorlar ve oğlu ile babayı savaştırıyorlar. Çocuk babasını tanıyamıyor tabi küçükken kaçırılmış ve aradan yıllar geçmiş. Ama elini kaldırınca taş oluyor eli.(tamam sahne çok komik görünüyor kabul ediyorum ama önemli olan almamız gereken mesajları hayatın her alanında bulmak ve almak sanırım) O an çocuk hatırlıyor o sözleri. Karşısındaki adamın babası olduğunu anlıyor. Oysa yüzünü bile hatırlayamayacak kadar küçük. Telkin böyle bir şey işte demek istiyorum bu Yeşilçam örneği ile. Somutlaştırdım mı şimdi?

Biz gidişattan sorumluyuz, sonuçtan değil. Hani denir ya Hatice’ye değil, neticeye bak diye. Bu, biz anneler için geçerli değil. Biz neticeyi bilemeyiz, o bize gayb’tır ve gaybı da yalnız Allahu Teala bilir. Biz neticeden değil, Hatice’den sorumluyuz, Ayşe’den Fatma’dan, Hasan’dan Hüseyin’den…

Allah’ın yoluna en güzel sözlerle çağırmakla mükellefiz biz, onlara İslam’ı anlatmakla, yaşayarak örnek olmakla, hadis ve ayetleri okuyarak tertemiz zihinlerine işlemekle sorumluyuz. Şimdi küçük anlamıyor görünebilir, ergen umursamıyor görünebilir ama Allah’ın izniyle gün gelecek hepsi onlar için kıymetli birer maden olacak. Tıpkı yıllar sonra anneannemin söylediği cümleleri hatırlayıp, işte ömür böylece hızla geçiyor, son nefesi vermeden bir şeyler yapmalı demem gibi…