Çocuklarımızı Namaza Nasıl Alıştırırız (7 Yaş Sonrası)

7 yaşından sonra namaz konusunda neler yapabiliriz? 10 yaş, artık beş vakti kesin kılması gereken bir zaman ise, bu üç yıllık süreci nasıl geçireceğiz?

Öncelikle şunu hatırda tutalım ki bu kadar uzun bir süre verilmiş olması, eğitim açısından esnek davranmamız ve namazın rükunlarını tam anlamıyla kazandırabilmemiz içindir. Esnekliği gevşeklik olarak algılamamalı, nasılsa üç sene var deyip eğitimi ertelememeliyiz.

Namaz surelerini, abdest almayı, namazda okunması gerekenleri bu yaşa kadar öğrenmediyse öncelikli olarak onları öğretmeli, hatta bunu birkaç aylık bir sürede halletmeliyiz. Bundan sonrası için iki yol izleyebiliriz. Ya bir vakit ile başlatıp her gün aynı vakti kılmasını alışkanlık haline getirebiliriz.  Mesela akşam namazı ile başladık. Ara ara cemaat namazlarına katılması, camiye gitmesi, kendi içinden gelmesi dışında her gün mutlaka akşam namazı kılmasını tembihleyebiliriz. Bunu oturttuktan sonra akşam namazına yatsıyı ya da diyelim öğle namazını ekleyerek devam edebiliriz. Üç yıl içerisinde bütün vakitler tamamlanmış, 10 yaşa geldiğinde zaten kılıyor olur. Ya da ikinci yol, gün içerisinde karışık olarak namaz kılmasını sağlayabiliriz. Mesela bugün ikindi namazını kıldı, yarın hadi akşam namazını kıl diyerek her gün mutlaka bir vakti kılmasını yerleştirebiliriz. Bunu zamanla iki vakte, üç vakte çıkarabiliriz. 10 yaşa geldiğinde yine beş vakti tamamlamış olur.

Tabi her şey böyle uygulandığında hemen çocuk tarafından da kabul edilip yapılacak diye bir kaide yok. Çocuklar namaz konusunda farklı yaklaşım sergiliyorlar her konuda olduğu gibi. Kimisi hemen bütün vakitleri kılmak isteyecek kadar hevesli, kimisi kendiliğinden bu kadar hevesli olmasa da siz söylediğinizde uygulayacak kadar olumlu yaklaşıyor, kimisi ise kaçınmayı tercih ediyor. İşte burada esas özel ilgi isteyen bu kaçınan grup. Namaz konusunda isteksiz, bu süreçte bizi zorlayan çocuklarımıza karşı nasıl bir tutum içerisinde olmalıyız?

Öncelikle yapmamız gereken çocuğu soğutmamak aslında. Çünkü nadiren çocuklar bebekliklerinden beri şahit oldukları namaz konusuna soğuk yaklaşırlar. Bir de önceki yazıda yazdıklarımı bebekliklerinden bu yaşa kadar uyguladıysak, (işin imtihanı olması hariç) çocuklar namaz konusunda isteksiz olmazlar. Biz onları eğitim sürecinde soğutabiliriz. Nasıl? Oyun ya da ilgilendikleri bir şey olduğunda (tablet,çizgi film, arkadaş ortamı) onun başından kaldırıp namaza çağırarak mesela. Namaza çağırırken kullandığımız kelimelerle örneğin. Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır demiş ya atalarımız, bunun hakkını vermemiz lazım. Namaza başladığını tebrik alacağı ortamlarda sesli dile getirmek teşvik açısından çok önemli. Anneannesi biliyor musun, benim oğlum namaza başladı demek gibi. Abdest mevzusu var bir de. Çocuklar çok üşeniyor abdest almaya, keza biz yetişkinler de öyle. Abdest varsa ezanı duyan namaza kalkabiliyor, abdest yoksa o namaz devamlı erteleniyor. Bu yüzden abdest konusunda zorlamamak gerekir. Abdestin var mi diye sormalı tabi ama abdestim var diyorsa, (ve biz olmadığından çok eminsek bile) yalancı durumuna düşürmemek ve çocuğa inanmak gerekir. Bu yaş döneminde amacımız namazı sevsin ve kılmayı yavaş yavaş alışkanlık haline getirsin.

Hiçbir şekilde namaza yanaşmayan çocuklar için ilk iş kendi tutumlarımızı gözden geçirmek olmalı. Bir yerlerde yanlış yapmış olabilir miyiz? Yaptığımız yanlışı bulursak onu düzeltmemiz daha kolay olacaktır. Ama her şey biz annelerin hatalı tutumundan kaynaklanıyor değildir elbet, bazı şeyler imtihandır. Böyle durumlarda da sabrı elden bırakmamalıyız. Her seferinde sabırla namaza davet etmeli, her kıldığı vakte ödüller koymalı, teşvik etmenin yollarını aramalıyız. Ama asla ceza ya da sevdiği bir şeyden men etme yoluna gitmemeliyiz. Bu asla bir çözüm olmayacak, aksine işleri daha da çetrefilli bir hale getirecektir. Kalplere hükmedecek olan Allah’tır ve biz O’ndan daha merhametli değiliz. Bu yüzden sabırla devam edeceğiz namaza davet etmeye. Asla kızmadan, bağırmadan, kötülemeden. Ve duayı hiçbir zaman elden bırakmamadan.

Tabi namaz konusu çok uzun bir konu, gelişigüzel bir özetle yazmaya çalıştım sadece. İnşaAllah kıble ehli, secde ehli evlatlarımız ve neslimiz olur. Ve buna vesile olduğumuz için de öldükten sonra da amel defterimiz kapanmaz ve her kıldıkları namazın sevabını alırız. Bunu düşünürsek, yani ahirete yatırım gibi algılarsak daha sabırla ve daha müşfik yaklaşabiliriz….

Reklamlar

Çocuklarımızı Namaza Nasıl Alıştırırız?

Yaşça çocuğu büyük olup da namaz kılmayan anneler daha çok soruyorlar bu soruyu: “Kılmıyor namazlarını, çok üzülüyorum ama ne yapayım? Zorla nasıl yaptırayım koca çocuk” diyorlar. Sürekli kıl kıl dedikçe, daha çok soğuyup nefret etmesinden endişe ediyorlar. Amel defterine yazıldığı için de ahiretleri için korkuyorlar haliyle. Böyle annelere çocukları küçükken namaz konusunda onlarla nasıl bir diyalog içinde olduklarını soruyorum. En az 11-12 yaşlarından başlıyorlar anlatmaya. “Namazlarını kılması gerektiğini anlattık, babası da ben de kılıyoruz evde, küçükken yanımıza gelir kılardı, şimdi namaz kıl deyince hakaret etmişiz gibi bakıyor” diyorlar. Çaresiz kaldığım anlardan birisi. Hakikaten Allah imtihan etmesin ama ne yapılır? Ben, işlerin ileri boyutunu henüz bilmeyen ve tecrübe etmeyen bir anne olarak, ancak küçük çocuğu olan annelere tavsiye verebiliyorum çünkü. Deneyimlediğim ve faydasını gördüğüm ne varsa…

İşte bu nedenle, çocukları henüz küçük olup,yolun başında olan anneler için yazacaklarım daha çok. Hazır mıyız? Başlıyoruz…

Namaz, bizim hayatımızın içinde her daim olsa da, söylem olarak devamlı gündemimizde olmak zorundadır. Anne-baba neye önem verirse, çocuk bunun farkında olarak büyüyor. Evde dizi/film konuşuluyorsa gündem bu olur, sürekli müzik dinlenirse çocuk mırıldanır. Para mevzu bahis ise, devamlı hesap yapan bir çocuk olur ve örnekleri çoğaltın. Namaz bizim dilimizde olmalı çocukların farkında olacağı şekilde. “Namaz vakti gelmiş, kalkıp kılayım. Namazım geçmesin, oyuna bir ara verelim. Namaz kılıyorum hadi gelmek ister misin?” gibi cümlelerle gün içinde taze tutulmalı çocuk zihninde namaz. Özellikle namaz anında çocuklar ya birbirleriyle kavga ediyorlar, ya bağırıp çağırıyorlar ya da tepemize çıkıyorlar.(imtihan!) Tesettürümüzü bozacak şekilde üstümüzü başımızı çekiştirip namazımızı ifsad etmedikleri müddetçe, bütün bu karmaşayı göze alıp namazı yanlarında kılmamız güzel olacaktır. Odalara çekilip kılmaktan daha iyidir en azından. Namaza mutlaka çağırmalıyız, bunu sadece bir rica olarak “ben namaz kılıyorum gelmek ister misin” diyerek yapabiliriz. Oyun oynarken bırakıp gelmez büyük ihtimal, zaten gelsin diye söylemiyoruz, gündem oluşturmak maksat. Bazen gelir nadiren de olsa. Abdest nefislerine zor geliyor gözlemlediğim kadarıyla. Kendisi talep etmedikçe abdest almaya (kız çocuklarını da tesettüre) zorlamamak gerekir. Kendilerine özel bir minik seccade alabiliriz. Ama ayrıca yazmak istediğim bir konu vardı, yeri gelmişken buraya sıkıştırayım: Şimdi bir moda çıkmış, çocuklar için üzerinde isimleri yazan süslü püslü seccadeler. Her işte abartıya kaçmayı ve modayı takip etmeyi marifet saymayalım. Çocuklara bir şeyi sevdireceğiz diye dinimizin unsurlarından tavizler verip bilinçaltlarına başka şeyler nakşetmeyelim. Perdedeki süsü bile bana dünyayı hatırlatıyor deyip söküp atan bir Peygamber(s.a.v.)in ümmeti olarak, özellikle ibadette/namazda iftihah tekbiri ile nasıl ki ellerimizi kaldırıp dünyayı arkamıza alıyorsak, seccadelerimiz de öyle dünyalıktan uzak olmalı. Çocuk zaten aklını namaza veremiyor, bir de üzerinde en sevdiği çizimler. Bunun yerine çarşılarda satılan şu minik seccadeler daha güzel olur kanaatindeyim.

Cami ve cemaat konusu da namaza alıştırmak ve sevdirmek için çok iyi olur. Evde eşle ve çocuklarla mümkün mertebe cemaat yapmak , namaz sevgisi açısından önemlidir. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ama kimimizin eşi yok, kimimizin eşi namaz kılmıyor, kimimizin eşinin iş saatleri buna müsait olmayabiliyor. Camilerde namaz kılmak, çocuklarla vakit namazlarına katılmak, o atmosferi en azından haftada birkaç vakit namazında solumalarına fırsat oluşturmak çok faydalı olacaktır.

Bütün bu yazdıklarım 7 yaş dönemine kadar çocukta namaz bilinci ve sevgisi oluşturmak içindir. Bir de telkinin öneminden her fırsatta bahsediyorum, namaz konusunda da telkin çok önemlidir. Çocukta bir Peygamber(s.a.v.) sevgisi oluşturabilmişsek ne mutlu bize; şimdi bunun üzerine her şeyi bina edebiliriz. 7 yaşında namaza alıştırın mealindeki hadisi çocuklarımıza telkin etmeliyiz. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle söylemiş diyerek onlarda bu isteği uyandırabiliriz. 10 yaşında emredin kısmına çok girmesek daha iyi ama kanaatimce. Çünkü 7 yaştan sonraki üç yıllık dönemde namaza karşı daha mesafeli durabilir. Bizim altı yaş ufaklık canı kılmak istemediğinde “ben daha yedi yaşıma girmedim” deyip sıvışıyor bazen. Bu nedenle alışma evresi olan o üç yıllık zaman dilimini iyi kullanabilmek için bu kısmı söylemeyi 10 yaşına bırakalım.

Çocuk artık 7 yaşına geldi, namaza alıştırma zamanı. Ne yapacağız şimdi? Yukarıda yazdıklarım, bu yaş grubu için de hala geçerli aslında. 10 yaş emir dönemine kadar yine daha ılımlı sevdirme ve gündemde tutma konularına devam etmemiz gerekir. Ama çok daha fazlası bizi bekliyor aslında. Yazı yeterince uzadığı için ikinci evre 7-10 yaş arasını da bir sonraki yazıya saklayalım. Buraya kadar okuduğunuz, bu konuyla dertlendiğinizi gösterir. Allah razı olsun bunun için. Ve çocuklarımızı,onların neslinden gelecek olanları da secde ehlinden kılsın…Cumayı hayırla dolduralım… (Kehf Suresi okumayı unutmayalım…)

 

Çocuk ve Namaz

Peygamberimizin (s.a.v.) bize söylediği her sözde ne hikmetler gizli. Keşke biz, kendi mantığımıza ve yaşantımıza değil, onun nasihatlerine ve emirlerine uysak da, hayatta da ahirette de sıkıntı çekmeyenlerden olsak. Namaz konusu, bu konuların en başında geliyor şüphesiz. Çünkü insanın imanına işaret eden en büyük ibadet ve kulun ilk sorulacağı ameli namazdır. Bundan sebep ki Efendimiz(s.a.v.) “Çocuklarınıza 7 yaşında namazı öğretin, 10 yaşına geldiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün” mealindeki hadisini buyurmuştur. Namazın diğer ibadetlerden üstünlüğünü ve bir insanın Müslüman kimliğini belirlemesi açısından önemini böylece daha iyi anlıyoruz. Buluğ çağına ermesini beklemeden emrediliyor namaz. İbrahim Canan’ın Peygamber Sünnetinde Terbiye isimli kitabında belirttiği gibi, hiçbir ibadet için 3 yıl gibi bir alışma süresi verilmemiştir. Bu da, nefsin namaza alışmasının ne kadar zor ama ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Çocukların buluğ çağına ermesine yakın ya da ermesiyle birlikte namaz telaşı başlıyor annelerde. Çünkü amel defterine artık her şey yazılacak, o zamana kadar günahsızdı diye kabul ediliyor. Fakat öncesinde Daha küçük deniliyor, 7 yaşındaki bir çocuk için hele, “ufacık ya bu, ne namazı” diye düşünülüyor. Oysa hani ayette diyordu ya Allah ve Rasulu bir işe hüküm verdiğinde biz sadece razı olacaktık? Bize namazı çok küçük yaşlarda öğretmemiz tavsiye edildiyse, buna harfiyen uymak zorundayız. Çocuk anne-babayı namaz kılarken görüyor nasılsa diye düşünüp, tuzağa düşmemeliyiz. Şu an namaz kılmayan gençlerin/yetişkinlerin çoğunun evinde namaz kılınıyordu. Hatta öyle ki bazı evlerde teheccüd atlanmıyordu. Ama çocuğa ufaklıktan itibaren namaz telkin edilmiyordu, zamanı gelince yapılacak bir amel gözüyle bakıldığından sebep. Ve zamanı geldi, çocuk büyüdü, seccadeler ona uzak oldu. Allah muhafaza…

Çocuklarımızın üzerine bu denli titriyor, onların saçının teline gelebilecek en ufacık tehlike ve tehditten yana endişe ediyorken, kendi ellerimizle ahiretlerine halel getiriyor muyuz acaba? Henüz anaokulunu bile araştırırken, eğitimi iyi olsun, pedagogları olsun, İngilizce eğitimi olsun filan gibi kriterleri yüksek tutup, 4-5 yaşından itibaren hayata iyi hazırlansınlar diye çabalıyorken, geçici dünya hayatını hedef merkezine koyup, ebedi ahireti unutuyor muyuz?

Namaz, bu dinin olmazsa olmazıdır ve bundan sebep üzerinde bu kadar durulmuş, çocuk henüz buluğa ermese bile kılması -önce tavsiye,sonra- emredilmiştir. Küçücükken biz kıldıkça yanımıza gelen, bizi taklit eden yavrular, fıtraten doyurulmayı bekliyor aslında.Özü o ibadete yatkın ve muhtaç çünkü. Ama zamanla biz o yavruyu çağırmadıkça, namaz konusundaki aşinalığı git gide azalıyor ve evde büyüklerin yaptığı bir eylem gibi görülüyor. Çocuğunuz küçük de olsa, çağırdığınızda gelmese de çağırın. Hadi namaz kılalım dediğinizde gelmez belki -ki çoğu zaman ufak çocuklar gelmiyor. O aşinalığı kaybetmemesi için, namazın gündeminden hiç düşmemesi için çağırın yine de. Peki namaza nasıl alıştıracağız? Bu konuda kitapçıklar, kitaplar ve yazılar olsa da, ben de birkaç kelam yazmak isterim. Lakin bu yazı yeterince uzuyor, zaten yıllardır uzun yazdığım için eleştiri alıyorum, kısa keselim. Bir sonraki yazımızda da namaza nasıl alıştıralım konusuna değinelim inşaAllah….

Çocuk da Susmasın, Sen de!

Son zamanlarda bir etiket olarak paylaşılan ve infial oluşturma amacı taşıyan “Çocuk susar, sen susma!” sloganını, bir eylem olması hasebiyle desteklesem de, slogandaki bilinçaltımızın dışa vurumundan rahatsızım. Çocuk susar denilmesi, çocuğun susmaya bilinçsizce de olsa mahkum edilmesi demek oluyor zannımca. Oysa, “çocuk susmamalı” olmalı, “çocuğa sesini çıkarmayı öğret” olmalı sloganın aslı.  Çocuk susarsa, ben neyi bilip konuşabilirim ki? O susarsa, hiçbir şeyden habersiz ben, neyin savunuculuğunu yapabilirim? Bu yüzden öncelikle benim,  çocuğa sesini çıkarmayı öğretmem gerekiyor. Çünkü, çocukluğunda başına gelenleri anlatan binlerce kadınla gördük ki, sürekli evlerine giren çıkan yakınlarından gördüler en büyük zararı. Fakat ailelerine söyleyemedikleri için herkes sustu. Çocuk da, yetişkin de. Çocuk, kimse ona inanmaz diye korktu, sustu. Çocuk, kendini bu iğrençliğe alet eden insandan korktu, sustu. Çocuk, başına ne geldiğini idrak edemediği için sustu(Sonrasında yetişkin olduğunda birçok kadın, fark ettiğini söylüyor aslında çocukken başlarına gelen şeyin bir istismar olduğunu). Bu yüzden önce neler olup bittiğini idrak edebilmesi, sonrasında da bunu ailesine güvenle söyleyebilmesi gerekiyor çocuğun.

Mahremiyet Eğitimi kitabını özetlerken bahsetmiştik ilk kısımdan aslında.Özete başvurabilir, hatta kitabı okuyabilirsiniz. Çocuğun oyunla, şakayla da olsa zorla sevilmemesi öpülmemesi, özellikle tuvalet eğitimine başladığında mahremiyetine dikkat edilmesi, onun tanımadığı ama bizim tanıdığımız insanlarla tanıştırırken zorlayarak “öp bakalım amcayı, teyzeyi” denilmemesi, hiçbir şekilde hiçbir kimsenin onun özel bölgesine dokunamayacağının ve bu özel bölgelerinin neler olduğunun anlatılması-öğretilmesi gibi birçok konu mahremiyet eğitimine giriyor. Bunları çok daha detaylı olarak birçok sayfada ya da kitapta okuyabiliriz zaten. Başına gelenlerin anormalliğini fark edebilmesi için, bu alt yapıyı mahremiyet eğitimi ile doğru bir biçimde oluşturmamız gerekir.

İkinci kısım da en az birincisi kadar zor. Çocukta anne-babaya güvenmeyi ve başkalarından korkmamayı temin etmek gerekiyor. Birisinden kendisine bir zarar geldiğinde, ailesine bu durumu rahatlıkla anlatabilmeli. O kişi bazen onu korkutmadan da sır saklamasına sebep olabilir. “Bu ikimizin arasında kalsın, annene babana söyleme, bizim sırrımız olsun” gibi, olaya oyun havası katması da boyutları daha korkunç hale getirebilir. Bunları önlemek için, çocuğun bize anlattığı sıradan olaylarda verdiğimiz tepkiler çok önemli. Mesela okuldan geldiğinde bir olay anlattı ve kızdık. Yavaş yavaş kendini geri çekmeye ve anlatmamaya başlar. Çünkü tepkilerimizi ölçemez, kızıp kızmayacağımızı anlamaz, hatta kızacağımıza olan inancı daha kuvvetli olur. Bu güven duygusunu birçok olayla kazanmak zorundayız hayatın içinde. İlla ki kötü bir şeyin gelmesi gerekmiyor başımıza. Ailesinin her koşulda arkasında olacağını ve ona inanacağını bilen bir çocuk, kendini daha cesur hissedecektir. Bu yüzden, kardeş kavgalarında vs. çocuk gelip bir durumdan şikayet ettiğinde, hemen hakimliğe soyunup, olayın aslını öğrenip çocuğu yalancı çıkarmamak gerekir. Annesinin kendisine güvenmediğini ve yalan söylediğini düşündüğünü gören bir çocukta, bu yer edecektir.

Mevzu çok uzun, bu konuda kitaplar yazılmış, birkaç satıra sığdırmak elbette mümkün değil. Ve son günlerde (her patlak veren olayda olduğu gibi) mevzu gündemde ve her hesapta bir şeyler yazılıyor. Bunlardan da almamız gereken dersler ve öğrenmemiz gereken çok konular var. Çocuklarımızı şeytanın bile (tabir-i caizse) kuyruğunu kıstırıp kaçtığı bir devirde yetiştiriyoruz. Paranoyak olduk evet. Ama bir Müslüman olarak, bütün bu anlatılanları yaparak, Allah’a dua ve tevekkül etmeyi de unutmamalıyız. Allah kulunun zannı üzeredir. Bütün ömrümüz boyunca çocuklarımızın bu kötülüklere maruz kalmaması için dua eder ve Allah’tan böyle temennide bulunursak, Rabbim esirgeyecektir. Çünkü, biz aciziz, bir yere kadar elimizden bir şeyler gelebilir. İşte bu durumda, sahabeden biri geliyor aklıma adını anımsayamadığım. Hani “düşman askerlerine benim cesedime bile dokunmayı nasip etme “diye ömrü boyunca dua eden, bir savaşta şehit düşen sahabe. Ve düşman, cesedine eza vermek için üzerine geldiğinde, arı sürüsü kaplıyor bedeninin etrafını ve yaklaşamıyorlar.Sonra ashab onun cesedini hiç dokunulmamış ve misk kokuları içinde buluyor.

Rabbim, evlatlarımızı her türlü kötülükten, fenalıktan, ins ve cin şeytanlardan esirgemeni, bu sahabe efendimizin ömrü boyunca dua edip yalvardığı gibi yalvararak diliyoruz Sen’den. Amin…

Sorgulamak

Sürekli sorguluyoruz kendimizi, daha doğrusu anneliğimizi. Duyduğumuz her yeni söylemle, okuduğumuz her yazıyla, edindiğimiz her bilgiyle annelik hareketlerimizi gözlemliyoruz. “Ben şöyle şöyle yapıyordum, bu ne kadar yanlışmış” diyoruz, kendimize kızdığımız, düzeltmeye çalıştığımız yerler çoğunlukta olsa da, alkışı hak ettiğimiz nadir anları da yaşıyoruz. İnsanın sorgulaması ve değişime açık olması çok güzeldir; olumsuz yanları görüp törpülemeye yarıyorsa daha da güzeldir. Ama burada eksik olan bir şey var. Biz sürekli annelik üzerinden değerlendiriyoruz kimliğimizi ve sorgulamamız hep “ben nasıl bir anneyim” üzerine şekilleniyor. Piyasanın da hakkını yememek lazım bu konuda kurduğu mahalle baskılarından ötürü.

Sorgulamamız gereken baş kısım “Ben nasıl bir Müslüman, nasıl bir insanım?” olmalı aslında. İslam varoluşumuzun içinde her şeyi kapsayan bir din, ibadetten ahlaka, maneviyattan maddi ve somut yaşama kadar. Ben kendi insanlığımı ve Müslümanlığımı sorgulayıp, hatalarımı düzeltmeye başladıkça tadından yenmez bir anne olacağım o zaman. Aksi takdirde çocuğuna çok iyi bir anne olmaya çalışıp(hatta bunu başarıp) insanlıktan sınıfta kalmış yaratıklara dönüşürüz. Parkta sallanıyor bir çocuk, başka bir kadın kendi çocuğu kucağında etrafta annesi var mı diye bakınıyor. Annesi olmadığından iyice emin olunca çocuğu kaba bir şekilde “in bakayım sen çok sallandın” diye indiriyor salıncaktan. “Ne kaba bir insan/kadın!” diye düşünüyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, yok öyle değil. Çocuğuyla konuşması, ses tonu, o kadın gitmiş başka biri gelmiş gibi. Şimdi bu iyi bir anne çocuğuna karşı öyle mi!?

Çocuğuna sesini yükseltmekten korkuyor, aman psikolojisi bozulur, ben mükemmel bir anne olmalıyım düşüncesinde. Anne-babasına gelince, en ufacık olayda patlayıp car car bağırıyor. Oysa Rabbin sana “of bile deme” diye emretmişti. Ama annelikte müthişsin, evlat olmak, insan olmak senin için sorun değil. Aynı şekilde eşine karşı ya da bir başka insana karşı da davranışlarını sürekli tartmak, kendini kontrol etmek, sorgulamak, yatağa yattığında “ben bugün iyi bir anne miydim” diye sorguladığın gibi “ben bugün iyi bir insan mıydım” diye sorgulaman da gerekir.

Bizim anneliği değil, insanlığı ve kulluğu öğrenmemiz gerekiyor. Rabbimizin bizden istediği o “kul modeli”, Peygamber(s.a.v.)’in bize örnek olduğu o “insan modeli” bizi BİZ yapacak. O zaman çocuklarına haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, onları mutlu edebilen, onların emanet olduğunu bilip vakitlerini onlar için ayırabilen, onlara yeri gelip sabredip yeri gelip şükreden, onların Allah yolunda hayırla yetişmesi için bütün enerji ve vaktini onlara harcayabilen bir ANNE olabiliriz zaten. Mükemmel olmadık, olamayız ve olamayacağız. Ama çok İYİ olabiliriz…

Çocuğumuzu Kim Eğitiyor?

Hepimiz aynı derdi paylaşıyoruz: Çocuklarımızı iyi yetiştirmek. Özellikle küçüklük dönemlerinin önemini artık daha iyi kavradığımız için, ileride dönülmesi zor yollara girmemeye çabalıyoruz. Sürekli “hangi kitapları okusak” diye sormamızın, psikologları yazarları takip etmemizin, gerek TV programlarında, gerek seminerlerde çocuk eğitimi konuşmaları dinlememizin sebebi de bundan başka bir şey değil. Ama maalesef bilginin çoğalması işimizi kolaylaştırmadı, bilgi kirliliği halini alıp bizi çıkmaza soktu. Çünkü okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz o çok ünlü psikologlar/pedagoglar birbirinin zıddı şeyler söyleyip kafamızı karıştırmaya başladılar. Bebeklikten başladı bu karışıklık. Kimisi kundak yapmayın çok zararlı dedi, kimisi kundağın faydalarını anlatarak yüzyıllara dayanan bu geleneği nasıl es geçersiniz dedi. Kimisi emzik kullanmayın çok zararlı derken, kimisi bebeklerdeki emme refleksi için ve bebeği rahatlatmak için gerekli olduğundan bahsetti. Çocukluk çağına geçtikçe, karmaşa çoğaldı. Kimisi ödülsüz,cezasız çocuk eğitimi dedi, kimisi ödül var ceza yok dedi,kimisi ceza da olmalı ödül de dedi. Yani kısacası “ağzı olan konuştu”. Bu bize en çok nerede zarar verdi biliyor musunuz? Annelik içgüdülerimize güvenme ve çocuğumuzu tanımaya çalışmak konusunda. Söylenenleri yapmaya çabalarken, annelik hislerimiz bize ne diyor o an diye düşünmedik. Bazen ters gelse de yaptık, bazen anlam veremeden yaptık, bazen anlam verdik ama çocuğumuzdaki karşılığının ne olacağına hiç bakmadık. Bu bizim çocuğumuzda işe yarar mı demedik…

“Çocuk bir yere çarpıp düştüğünde, o nesneye vurmayın, “bu mu sana uff yaptı, eeghh ona eghh” filan demeyin. Çocuk intikam almayı öğrenir, kin besler” gibi cümleler söylediler. Oysa “annem-babam benim yanımda, beni koruyor, bana zarar gelsin istemiyor” diye düşünerek güven duygusu kazanmasının önüne geçtiler. “Çocuk bir şeyler yapıp getirdiğinde-bir resim, bir yapboz gibi- ona aferin demeyin, övmeyin, sürekli başkaları için bir şeyler yapmayı öğrenir, hep takdir edilmeyi bekler” dediler. Demedik. Yaptığı işle gurur duymayı, başarmanın hazzını yaşamayı, anne-babası tarafından takdir edilme duygusunu elinden alıp, kendine olan saygı ve güvenini kaybetmesine neden olduk. “Çocuk bir şeylerden korktuğunda, korkma demeyin. Korkma demek, korkulacak bir şey var, ama sen korkma anlamına gelir. Bu çocuğu daha da korkutur” dediler. Sıkıca sarılıp, “korkma senin yanındayız” diyemedik, kendini güvende hissetmesini, sığınılacak bir limana sahip olma lüksünü kaçırdı sayemizde. Bunun gibi örnek verilecek onlarcası…

Çocuğumuza nasıl davranmamız gerektiğini sürekli başkaları söylemesin bize. Biz önce Kuran ve Sünnet’e bakalım, çocuklara nasıl muamele etmemiz bekleniyor bizden diye. Sonrasında okuyacağımız kitapları da bu iki kaynağımızı referans alarak yazılanlar arasından seçelim. Ve her hareketimizi kontrol altında tutmaya çalışmayalım. En ufacık hatamızda vicdan azabına sürükleniyor, kısır bir döngüye giriyoruz sonra. Biz anneyiz ama, öncesinde insanız. İnsan olarak da hata yapma lüksümüz var ve hep olacak. Önemli olan hatada bilerek ısrarcı olmamaktır. Bir hata bütün doğruları götürmez, üç yanlış bir doğruyu götürür belki ancak sınavlardaki gibi.

Sabır mı, Şükür mü?

Son zamanlarda whatsapp mesajlarında ya da sosyal medyada sıklıkla paylaşılan bir yazı var, belki siz de rastlamışsınızdır. “Çocuğa sabredilmez, çocuğa şükredilir. Sabır musibete karşı olur, oysa çocuk bir nimettir ve nimete ancak şükredilir” diyor özetle. Şimdi bir de şu açıdan bakalım:

Sabır konusunda okumalar yaparken, alimlerin sabrı kısımlara ayırdıklarına rastladığımda, bu meseleyi bile bu denli ince işlemeleri ve ele almaları karşısında bir Müslüman olarak çok sevindiğimi söylemeliyim önce. Bize alimlerimiz konuşsa hep keşke, bakış açımıza onlar yön verse ve bizi suçluluk duygusu içine itmeksizin yol gösterse. Kısımlardan biri “farz olan ibadetlere devam etmekte sabır” olarak adlandırılıyor. Düşün ki, 10 yaşında namaza başlıyorsun ve günde 5 vakit kılıyorsun. Bu böyle ölene kadar devam ediyor. Sabır istiyor farz ibadete devam etmek. Çoğu insanın sıkıldığı için namazı terk ettiği de maalesef bir gerçek.

Namaz gibi İslam’ın beş şartından biri olan ve kelime-i şehadetten sonra ilk sırada gelen ibadete bile sabır gerekiyorsa, bir çocuğa neden sabredilmesin? Bebektir geceleri uyumaz, sabredersin. Biraz büyür, düz duvara tırmanır, sabredersin. Tuvalete alıştırmaya çalışırsın, her yeri hallediverir evde, sabredersin. 2 yaş sendromu der, sabredersin. Okula gider, arkadaş ilişkileri, öğretmeniyle münasebeti, ödevleri derken başlar sorunlar büyümeye, sabredersin. Ergen olur “odama girmeyin, eşyalarımı ellemeyin” der, sabredersin. Gün olur çok ağır bir laf eder, sabredersin gözyaşlarını içine akıtarak. Başka illere gider okumak için, yolunu gözler, sabredersin. Gün gelir evlenir, gece boyu “nefes alıyor mu ki” diye soluğunu beklediğin yavrunun, kapını çalıp bir halini hatırını sormasını bekler, sabredersin.

Evlat elbette nimettir ve nimete şükretmek gerekir. Namaz kılabiliyor olduğumuz için şükretmemiz gerektiği gibi. Düşünsenize, şu an milyarlarca insan kendini Yaratan’a secde etmiyor ve o hal üzere ölüyor. Oysa bu bir nasip işi ve Allah bize bunu nasip etmiş. Birçok kişi, anne olmayı bekliyor ama olamıyor; bazıları oluyor ama evlatları engelli doğuyor. Allah bize sağlıklı birkaç çocuk nasip etmişken, nankörlük etmek elbette olmaz. Ama hiçbir mesele tek yönlü değildir. Her şey zıddıyla bilinir ya hani, çocuklarımızda şükretmemiz gereken birçok yön olduğu gibi, sabretmemiz gereken de birçok yön olduğunu kabul etmemiz gerekir. Annelik böyledir çünkü, sabırla yavaş yavaş yoğuracağız, onlarla birlikte büyüyüp olgunlaşacak, içimizdeki yaralı çocuğu iyi edeceğiz.

Birileri bize “ya Sabır ya Sabır diyor anneler sürekli, sabır da nedir canım? Çocuğa sabredilir mi? Musibet mi bu? Çocuğa sabredilmez, şükredilir yalnızca” demese keşke. Bize keşke dese ki “Sabret bugünler de geçecek, cennet annelerin ayağı altındadır ve zahmet olmadan rahmet olmuyor. Çocuk büyütmek sabır istiyor çünkü annelik bu dünyadaki en zor meslek ve en ağır imtihanlardan biri. Sana bir emanet veriliyor ve hesabı sorulacak. Kendi nefsinin yükü yetmiyor gibi, bir de çocuklarının yükü omuzlarına yükleniyor. Yükün ağır, yolun uzun, sen de acizsin evet ama mükafatı öyle büyük ki. Ve unutma, Allah sabredenlerle beraberdir.”