Anlamak – Anlayışlı Olmak (2)

Aslına bakılırsa, çoğu zaman çocukları anlamaya çalışmıyoruz. Davranışlarının altında yatan o duyguyu keşfetmeye çalışmak yorucu geliyor. Bazen de davranışa görünür bir nedeni yakıştırıp, derinlere inemiyoruz. Mesela çocuğun kardeşi oluyor, hareketleri değişiyor, alt ıslatma başlıyor geceleri diyelim ki. Hemen diyoruz ki “kıskançlıktan yapıyor.” Oysa belki onu korkutan başka nedenler var bunun altında yatan. Bir film karesinden, duyduğu bir şeylerden etkilendi belki? Anlamaya çalışmak, hakikaten derin mevzu.

Bazen de çocuğun bunu çocuk olduğu için yaptığını anlamaya çalışmıyoruz. “Neden vuruyorsun insanlara oğlum” demiştim küçüklüğünde bir gün benim şimdiki büyük oğlana. “Durduramıyorum anne kendimi, içimde bir şeyler var durmuyor” demişti bana. Oysa Bu çocuk Yaramaz diye yaftalamak en kolay olanı; sonra, ver cezaları gitsin. Anlamaya çalışınca, çocuğun karakteri, yapısı ve fıtratı ortaya çıkıyor da aynı zamanda. Sonrası bize çok iş düşüyor işte. Belki de bilinçaltımızda bundan kaçınıyoruz kim bilir, bize iş düşmesin, bildiğimiz yolda devam edebilelim diye gerçek nedenlerin peşine düşmüyoruzdur.

Çocuk ergenliğe doğru adım attıkça, hareketleri huyları değişmeye başlıyor. Biz henüz o konuya gelmedik ama iki yaş sendromunu çetin bir biçimde yaşamış bir insan olarak, hakikaten “bu çocuğa ne oldu birden bire böyle!” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bunun ergenlik döneminde de böyle olduğunu düşünüyorum. Davranışlarına tahammül etmek her ne kadar zor olsa da, sebebini bildikten sonra insanın kendini frenlemesi ve karşı davranışına şekil vermesi daha kolay olacaktır zannımca. Çocuk büyüyor, BEN oluyor, BEN’i ispat etme çabasına giriyor ve kendini sadece etrafındakilere değil, öncelikle kendine ispat etmeye çalışıyor…

Şimdi mevzunun daha can alıcı noktasına gelelim. Yazıyı buraya kadar okuduysanız, işin “anlamaya çalışmak” kısmının bile ne kadar zor ve yorucu olduğunu fark etmişsinizdir. Öyleyse, “anlamaya çalışıyoruz işte, daha can alıcı noktası nedir bunun” diye sorabilirsiniz: Anlayışlı olmak! Ben bu ikisinin arasındaki ayrımı, yaşadığım pek çok olay neticesinde yeni yeni fark ediyorum. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak, ergen bir çocuğun davranışlarının altında yatan nedeni anladık diyelim ki. Ama bu anlama eylemini anlayışa dönüştürmek öyle zor ki. Madem bunun sebebi bu, öyleyse bana da sabretmek, alttan almak, nasıl davranmam gerektiğini öğrenmek ve anlayışlı olmak düşer diyebilmek… Bir ergenin hareketlerindeki değişimi “şımarıklık, çocukluk, küstahlık” diye değerlendirenler hariç, çoğu kişi onu anlar, büyüme sancıları olduğunu bilir ama yine aynı çoğunluk o çocuğun hareketlerine anlayış gösteremez. İşte bu nedenle anlamak ve anlayışlı olmak arasında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

Çocuk can sıkıntısından gittiğin bir mekânda huysuzlanıyor, anlıyorsun sebebini. Ama o an göstermen gereken tavrı gösteremiyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir. Kardeşini kıskandığı için emziğini sürekli ağzına sokuyor, emeklemeye çalışıyor vs. gibi hareketler yapıyorsa, nedenini anlarsın ama “sen bebek misin, çıkar o emziği ağzından, düzgün yürü, düzgün konuş” vs. dedikçe anlayışlı olamıyorsun demektir. Çocuk seninle inatlaştığında gidip senin çok sevdiğin herhangi bir şeye zarar verdiğinde, onun bunu inadından yaptığını anlarsın da “kendini ispatlamaya çalışıyor bana, benlik savaşına girdi şu an” diyemiyor, doğrudan kızıyor, bağırıyor hatta vuruyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir ve buna yüzlerce örneği sen ekleyebilirsin…

Dönelim tekrar insan ilişkilerine. Eşin işten kızgın/yorgun geldiğinde ve sana kaba davrandığında “herhalde canını sıkan bir şeyler olmuş” diye düşünürsen onu yargılamış değil, anlamaya çalışmış olursun. Ama mevzuyu anladığın halde, ona karşı sen, alttan alır bir tavır sergilemez ve onu rahatlatmaya çalışmazsan anlayışlı olmamış olursun. Bunu, genele yayabiliriz. Akraba, komşu, arkadaş bütün ilişkilerimize…

Özetle, anlamak ve anlayışlı olmak mevzusunu çocuklarımızla olan ilişkimiz açısından değerlendirirsek, çocuklardan daha büyük, daha önemli bir işimiz yok bizim. Diğer meseleler, bizim onları anlamamıza ve anlayışlı olmamıza engel olacaksa, diğer meseleleri çözümleyip rafa kaldırmamız gerekir. Çünkü bizim önceliğimiz, geçmişimiz, geleceğimiz ÇOCUKLARIMIZ…

Reklamlar

Anlamak – Anlayışlı Olmak (1)

Anlamak ve Anlayışlı Olmak Arasındaki İnce Çizgi

İnsanları anlamaya çalışmak, büyük bir çaba gerektirir. Doğrudan yargılamak, hareketlerini eleştirmek, altında yatan nedenlerin ne olabileceğini sorgulamadan yaftalamak, hatta bazen gıcık olmak, bu gıcık oluşlardan sebep o insanla arana büyük bir set çekmek en kolay olanıdır. İkinci aşamaya geçmek, savaşçı ruh halinin gereğidir Doğan Hoca’nın da vurguladığı gibi. Neden bu şekilde davranıyor, bana neden bunu yapıyor ve neden bugün mesela? Sizi asla anlamaya çalışmayan insanlara karşı içinde bulunduğunuz ruh halini düşünerek başlayalım meseleyi anlamaya. Bir arkadaşım yaşadığı bir olaydan bahsetmişti. “Kayınvalideme şu 9 senelik evliliğimde bir kez saygısızlık etmedim, evime her geldiklerinde ikramsız geri çevirmedim ve hep güler yüz gösterdim. Bir gün ben çok kötü idim (ruhen diyor burada), evimize geldiklerinde suratım asıktı ve kalkıp bir şeyler hazırlayacak halim yoktu. Dönüş yolunda beni kayınpederime çekiştirmiş, oysa bana bir kez bile senin neyin var böyle bugün kızım demedi”… Çünkü anlamaya çalışmaktansa, “gelin kısmı işte” diyerek yaftalamak, ötekileştirmek, hemen arkadan dedikodusunu yapmak daha kolaydır. Başkalarının içinde bulunduğu ruh halini düşünüp kafa yormaya ne gerek var BEN varken, BENİM dertlerim varken(!)

Biz İYİ bir insan, iyi bir Müslüman olmaya çalıştığımız için bizim “anlamaya” herkesten daha çok ihtiyacımız var. İnsanları anlamak emin olun ki en başta bize iyi geliyor. “Onun karakteri öyle olduğu için öyle davranıyor, öyle görmüş başka türlü davranmayı bilmiyor, yaşadığı sıkıntılar onu bu hale getirmiş olabilir ben olsam yerinde kim bilir nasıl davranırdım” gibi cümleler beynimizde dönüp durdukça anlamamız kolaylaşıyor. İnsan ilişkilerinde “anlamaya çalışmak”, çok büyük bir etkendir. Empati duygusu da böylece gelişir. Karşımızdakine karşı olumsuz duygular, nefret ve hatta kin beslememizin önüne bir set olarak çekiliverir. Karı koca ilişkisinde, akraba komşu ilişkilerinde, anne-babalarımızla kurduğumuz ilişkide bu böyledir. Çocukken babamı hep yargılardık mesela, ta ki bir gün dayısı “bütün çocukluğu dağlarda koyun güderek geçti, insanlara nasıl muamele edileceğini bilmiyor, herkesi koyun gibi güdebileceğini ve dahi hayvan terbiye eder gibi dayakla terbiye edebileceğini düşünüyor” dediği ana kadar. İşte o zaman, henüz 3-4 yaşlarında tarlanın orta yerinde annesi yanı başında burnundan kanlar gelerek veremden vefat eden bir çocuk beliriverdi gözümün önünde. Annesinin yüzünü hiç hatırlamayan, tek hatırladığı şeyin annesinin öylece yere yığıldığı büyük ağabeyinin başucunda hıçkırarak ağladığı sahne olduğunu söyleyen küçücük çocuk… Anlamaya çalışmak bir başka insanı, böyle böyle başlıyor… (elbette insanların yaşadıkları, onların KÖTÜ olmasını gerektirmez, kadere iman eden ve Allah’a tevekkül eden insanlar için bu durum zaten çok varılası bir son değildir belki. Fakat burada kastım, karşımızdaki kişi kötü de olsa, yaptığı bizi incitse de, anlamaya çalışmak kısmı. Diğer kısım, apayrı bir konu).

Çevirelim çarkı çocuklarımıza şimdi. Onları anlamak için ne kadar çabalıyoruz? Yaptıkları davranışları doğrudan eleştiriyor ve hemen kızıyor muyuz? Yoksa “neden” diye soruyor muyuz? (Devamı gelecek…)

Keşif…

Kütüphaneden geliyorduk, sitenin bahçesine girince bir anne ile kızı gördüm. Kız iki tekerlekli bisiklete alışma turları yapıyordu belli ki. Anne yolun az aşağısında bekliyor, kız yukarıdan bisikletle ona doğru geliyordu. Anne “yavaş yavaş, korkma korkma” filan diyerek bisikleti tutmaya çalıştı kızı düşmesin diye. O an bir hengâmeye kapıldılar ikisi de ve kız bisikletle birlikte yana doğru düştü. Anne de bu arada dengesini kaybederek epey sendeledi ama düşmedi neyse ki. Sonra anne birden kızına bağırmaya başladı: “Korkma diyorum ne korkuyorsun, tamam anlaşıldı sen bu işi beceremeyeceksin, iki tekerlekli bisiklet faslı bitmiştir senin için, kaldırıyoruz bisikleti” gibi onlarca cümleyi aynı anda sarfediverdi. Kızcağız da “hayır anne bitmedi bitmedi” diyerek savunmaya geçtiyse de, anneyi ikna edebilmiş görünmüyordu hiç…

Bu olayı pek çok yönden analiz edebiliriz ama öncesinde şunu söylemek isterim doğrusu. Hepimiz şimdi bu anneyi yadırgadık ve kınadık değil mi? Yaptığının insani açıdan ve pedagojik olarak ne kadar yanlış olduğu ortada. Biz böyle hata yapmazmışız gibi görüverdik bir anda bu olayı. Oysa bizlerin de gün içinde çocuklarımıza karşı onların içinde yara açacak öyle davranışlarımız oluyor ki… Belki bu denli büyük değil, belki gözümüze görünmüyor ve belki de en kolayı karşımızdakinin hatasını görüp eleştirmek oluyor. Oysa insan insanın aynasıdır değil mi? Ne zaman ki bir annenin çocuğuna olan böylesi davranışlarına şahit olurum, aynaya baktığımı hisseder, bir durup sorgularım anneliğimi. Dışarıdan baksam bana, bu anneye baktığım gibi, neler görürüm acaba?

Bir gün markette bir anne, çocuğunun yanında çocuğu için reyon görevlisine “insan evladına gıcık olur mu? Ben gıcık oluyorum buna” dedi. Bunlar çocuk için hele ki onun yanında söylenmeyecek sözler değil mi? Çocuğun psikolojisi için ne kadar yanlış ve acı. Peki, annenin psikolojisi? Bir anne olarak böyle bir cümle kurabilecek duruma onu neler getirdi acaba? Ve hem böyle düşünüp, hem de sonra böyle düşündüğüne üzülüp kendine kızmıyor mu dersiniz? Kendine karşı öfke dolmuyor mu ben nasıl bir anneyim, bu nasıl bir çocuk diye? Bu kısır döngünün içinde nasıl sağlıklı kalabilir bir kadın, bir anne…

Ben dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum dostum… “İçindeki çocuğun yaralarını sarmadan, kendi çocuğunu iyileştiremezsin.”

İşte bu yüzden soruyorum: Siz bir dışarıdan bakmayı denediniz mi hiç kendinize? Başkalarının gözüyle nasıl gözüktüğünüzü değil, bir çocuk Ayşe, Fatma olarak kendinizi nasıl gördüğünüzü soruyorum. Kendi çocukluğunuz sorgulasın yetişkinliğinizi. Ben çocuğuma “korkaksın, böyle öğrenemezsin bisiklet sürmeyi” derken, kendimde gördüğüm nedir mesela? Mükemmeliyetçi bir insanım ve başarıyı her şeyin önünde görüyorum da, başarısızlığa tahammülüm yok mu? Bir korku kültürü ile büyüyerek kendimi başkalarına ispata çalıştığım için, BEN olarak değer görmedim ve yapıp yapamadıklarım hiç dikkate alınmadı mı? Bir kompleks içerisindeyim ve elaleme karşı ispat çabasındayım da “yapamıyor baksana çocuğu” diyeceklerinden mi korkuyorum? Sabır denen şey benim yakınımdan geçmiyor mu? Deneye yanıla öğrenileceğini ben hayatımda hiç tecrübe etmedim, buna fırsat verilmedi mi?

Anne orada, çocuğun yanı başında duruyorken, ona cesaret vermesi gerekirken korku aşılıyor. Oysa o anne orada! O kadar iyi bir anne ki aslında, herkes kadar. Çünkü orada! Git kendi başına öğren dememiş, düşer ve bir yeri incinir diye korkmuş belli ki. Kızına destek olmak istemiş, hemen ORADA yer almış. Bisiklet aşağı doğru gelirken de düşmesinden endişe ederek, onu durdurmaya ve bisikletin hızını kesmeye çalışmış. Çünkü ben olayı dışarıdan izleyen biri olarak çocuğun içinde bulunduğu duruma üzülsem de, annesi kadar ona merhamet ve sevgi besleyemem. Anneler çocuklarını koşulsuz sever evet, her daim yanlarında dururlar ama hareketlerin de bu sevgi kadar doğru ve gerçek olması gerekir. Bu sevgi kadar doyurucu, bu sevgi kadar kalbe dokunucu olması gerekir. Aksi halde ORADA olmak, çocuğa fayda değil, zarar verecektir. Sonra ben ne yaptım ki diye soruyoruz çoğu zaman. Hep yanındaydım, hep destek oldum, hep onun iyiliğini istedim. Ama metodun yanlış olduğunu keşfedemedin be anne…

İşte bu yüzden şimdi “ne yani annelerimiz psikoloji mi biliyordu, biz deli mi olduk, neyimiz var” diyen nesle kızıyorum. Çünkü anne babanın hatalı davranışları insanı psikopat yapmaz hemen evet, şizofreni filan gibi uç rahatsızlığınız yoksa durumun size hiç yansımadığını da düşünebilirsiniz. Çünkü psikoloji eşittir delilik, psikologa gitmek de eşittir tımarhaneye düşmek(!) Böyle zamanlarda ortaya çıkıyor kişiliğimiz, karakterimiz, nasıl yetiştirildiğimiz yani çocukken bize psikoloji bilip anlamadan davranan anne babamızın yansımaları. Bu yüzden bizim “çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz, onlar için neler yapabiliriz, onların psikolojisini etkilememek için nasıl davranabiliriz” sorularından önce, kendi içimdeki çocukta ne gibi hasletler var diye sorgulamamız gerekir. Ben nasıl bir insanım? Davranışlarımın altında yatan nedenler nelerdir? Beni bu davranışa iten duygu nedir? Ve bu duygu bana nereden gelmiştir? İnsanın kendini keşfetmesi sanıldığı gibi “romantik” bir olgu değil, çok sancılı bir süreçtir. Ama acı çekmeden, bunlarla yüzleşmeden iyileşemeyiz. O iğne sana bir kez battığında belki canını acıtıyor ama içinde şifa gizli aslında ve sen bunu biliyorsun…