Hadis Okumaları-1-

“Siz de çok yumuşaksınız, arada bir kabadayı olacaksın, öyle hep yumuşak olmaz” dedi 9 yaşına girmek üzere olan oğlan çocuğu.

“Benim iman ettiğim Peygamber(s.a.v.)’in ahlakı böyle değildi, o her zaman yumuşak sözlü idi. Öyle ki Allah ayetinde eğer böyle yumuşak sözlü olmasaydı, etrafındakiler dağılıp giderdi buyurur. Sadece Müslümanlara karşı değil, müşrik toplumun bireylerine karşı da yumuşak sözlü idi ki hidayet bulmalarına böylece vesile olabilirdi. Zaten Müslümanlar kendi aralarında birbirlerine merhametli, azılı kafirlere karşı şiddetli olurlar ancak” dedim…

Sustu, rol model çok büyük bir yerden gelmişti, buna diyecek bir şeyi, itiraz edebilecek bir cümlesi yoktu. Çünkü şeytan/nefs/ego ve kibirden çok uzaktı o yaşta. Yetişkinlere yaptıkları yanlışlar konusunda uyarıda bulunmak istediğimizde bir hadis sunarsak, bir sünneti hatırlatırsak “ama” ile başlayan cümleler kuruyorlar hemen. O öyle yapmış AMA, o zaman devir farklıydı, insanlar farklıydı, ortam/şartlar farklıydı ve daha nice nice AMAlar… İşittik, itaat ettik demekten çok uzak bir pozisyonda duruyorlar çünkü. Şeytan/nefs/ego ve kibir iş başında…

Bu neden kaynaklanıyor biliyor musunuz? İmandaki eksiklikten ve bir önceki yazıda konuştuğumuz konudan yani yanlış İslam algısından. Oysa bir çocuğun saflığıyla Peygamber(s.a.v.)’i sevebilmek demek, o imana ihlasla sahip olabilmek demek. O(s.a.v.) dediyse tamamdır diyebilmek…

Bunun için çocuklarımızı yetiştirirken en çok dikkat etmemiz gereken nokta, Peygamber(s.a.v.) sevgisi olmalı. Çünkü o da bizim gibi bir beşerdi. O bizim önümüzde örnekti, bizim gibi yiyen, içen, tuvalete giden, alışveriş yapan, evlenen ve çoluk çocuk sahibi olan bir Beşer, en hayırlısı beşerlerin. Hani soyut kavramları anlayamıyorlar deniliyor ya psikolojide, buyur en güzelinden SOMUT bir kavram, bir örnek sana. Sun çocuğuna O(s.a.v.)’nu. Ama unutma ki bunu yapabilmen için, senin de O’nu tanıyor olman gerekir, hayatında örnek alıyor olman, davranışlarını insani ve İslami olarak O’na benzetiyor olman gerekir. Bunun yolu da sıklıkla hadis okumaktan ve siyer ile O’nu tanımaktan geçer. İnsan tanımadığı, bilmediği birini gerçek manasıyla sevemez. Çocuk da öyle, sevsin istersen O’nu, çokça anlat, çokça bahset O’ndan.

Soruyorlar bazen nasıl ders yapalım çocuklarla diye. Rasulullah (s.a.v.) hayatın içinde zaten, her hareketimizi O’na uydursak, O’nun izinden gitsek, sık sık da bunu bulduğumuz her fırsatta sözlü olarak dile getirsek, en güzel dersi işlemiş oluruz…

Reklamlar

Gerçek İslam Anlayışı

Bizim Müslüman anneler olarak çocuklarımıza öğreteceğimiz en temel düstur, Kuran ve sünnete uygun gerçek İslam anlayışı olmalıdır. Hani çocuklarımıza diyorum ama, evokulumuz’un gayesi annelik yolculuğumuzda insan olarak, Müslüman olarak önce kendimizi terbiye edip eğitmek olduğu için, işe kendimizden başlasak daha doğru olacak kanaatimdeyim. İçinde bulunduğumuz çağın en kötü yanı, İslam algısının bozulmuş olması maalesef. Etrafta belki başörtülüler, namaz kılanlar, sakallı oğlanlar çoğaldı(ki onlar da zaten tarz şeklinde kirli sakallı ama kızlarınki de tesettür değil ya zaten) ama Peygamber(s.a.v.)’in bize hayatıyla/yaşantısıyla örnek olarak miras bıraktığı gerçek İslam yok olmaya başladı. Mesture bir bayan ile olmayan arasında zahiren başındaki bir çaputtan başka fark kalmadı mesela. Başörtü, yapabileceği hiçbir iş için ona engel gibi gözükmedi. O da hemcinsi olup tesettüre bürünmemişlerin yaptığı her eylemi yapabiliyor şu anda. Bu durum, sadece gerçek manada tesettürlü olmayanlar için değil, peçesine varana kadar zahiren tesettürü hakkıyla yerine getirenler için bile böyle. Gözlerini süze süze resimler paylaştığında, övgüler alıp bununla mutluluktan havalara uçan bir kesimden bahsediyorum. Vücudu hakkında konuşulduğunda bundan mest olan, hayâ duyamayan insanlardan. Neresini ne kadar örttüğünün bu durumda bir anlamı kalıyor mu? Hayâ imandandır demiyor mu bizim Nebimiz bize (s.a.v.)?

Çağ diyorum, çünkü haramlar insanın nefsini öyle kuşatır ki, kendini bir anda içinde buluverirsin. 35-40 yaşından sonra başındaki örtüyü çıkarıp, “aslında ben buymuşum, bu olmalıymışım” demeye başlayan insan sayısı git gide çoğalıyor. Üstelik bunların birçoğu ya kendileri ya da anne babaları zamanında 28 Şubat mağduru olmuş, başörtüsü zulmünü yaşamış İslamcı tayfanın insanları. Neden? Çünkü şeytan her daim peşimizde, haramlar İslam kisvesi altında bile öylesine yaygın; çünkü biz asr-ı saadeti değil, ahir zamanı yaşıyoruz.

Kompleksli Müslüman kardeşlerimizin sayısı da epey artıyor. İslam’a uygun olmayan yaşantı içindeki insanları uyarmamız gereken yerde, poh pohluyoruz. Gittiği yolun yanlışlığı bizi zerrece ilgilendirmiyor çünkü biz fazla HUMANİSTİZ. Ayrıca psikoloji/sosyoloji/felsefe gibi alanlarda öyle bilgili ki hayran oluyoruz. Kaç ayet bildiği, kaç hadisi hayatına geçirdiği bizi ilgilendirmiyor. Zaten de ayet ve hadislere öyle manalar yüklüyor ki hayranlığımız da artıyor o kişiye karşı. Bunca alimin, müçtehidin düşünemediğini düşünebilmiş(!), bakamadıkları yerden bakabilmiş(!) hatta daha da ileri gidip müteşabih ayetlere bile el atabilmiş. 1400 senedir doğru anlaşılmayan hadis ve sünnet ilmine bile yepyeni bir bakış açısı getirmiş. Alkış… Bu insanlara paye veriyor olmamız İslam’ın özüne zarar vermeye devam ettiği gibi, dini tam olarak anlayamayan insanlar için de “demek ki bu da olabilir” algısı oluşturarak yanlışa öncülük edilmiş oluyor. Ve kitle, giderek büyüyor.

Bir de meşrulaştırıp yaygınlaştırmak var elbette. Birileri yaptıkça, göz alıştıkça, diğerleri bunu yapmaya başlayıp bir kısmı da destekledikçe artıyor yanlışlar. Şule Yüksel’in bir röportajını izlemiştim çok uzun yıllar önce. “En büyük pişmanlığım, bu sıkmabaş modasını başlatmak oldu” diyordu. “Tesettür nefsime zor geldiği için, izlediğim bir filmden etkilenerek böyle küçük eşarpla da olabilir diye düşündüm. Benim gibi nefsine zor gelen herkes de öyle yapmaya başladı ve giderek yaygınlaştı” nev’inden şeyler söylüyordu (Pişman olup tevbe yolunda olduğu için Allah açtığı bu çığırdan dolayı onu affetsin. Amin). Şimdi gelinen noktaya bakıyorum. Bizim üniversite yıllarımızda sahneye gitarla çıktığı için haber olmuştu bir arkadaş. Başörtü ve gitar hiç yakışmayan bir ikili idi. Çok dikkat çekmiş ve yadırganmıştı. Aradan geçen 10 sene içerisinde öyle bir evrim geçirdi ki başörtüsü, başörtülü kızlar ve bunların getirdiği İslam anlayışı. Bugün de belki böylesi bir görüntüyü yadırgayacak olanlar olsa da savunucusu hatta örnek alıp aynı yoldan gidenleri arttı.

Bu durum, çocuklarını İslam üzere yetiştirmeye çalışan anneler olarak bizi çok korkutuyor. Çünkü bozulan en önemli şey, beyinlerdeki/zihinlerdeki İslam algısı. “Bunca haramdan çocuklarımızı nasıl koruyup, onlara İslam’ı anlatacağız” diyordu bir arkadaş endişeyle. “Çocuklarımızı bir kenara bırakalım, imanın kor ateş gibi elimizde durduğu şu devirde kendimizi nasıl koruyacağız esas” dedim. Din artık çok rahat yaşanıyor, başörtüsüyle her yere girilebiliyor diye düşünen ve gevşeyen Müslümanlar mücadeleyi çoktan bıraktı. Yetişkinler bile etraflarını çevreleyen bu gevşeme ve haram ortama dayanamayıp dinlerini, yaşantılarını, geçmişlerini, örtülerini bir kenara bırakıyorken çocuklarımızı nasıl koruyacağız demek ikinci aşama oluyor. Seni de çekiyor çünkü bu çark içine. Herkes yapıyor, paylaşıyor, sosyal medya haramı meşrulaştırma işini abartıyor, “ne olacak ki canım”la başlıyorsun. Ve neler olacağını tahmin bile edemiyorsun. Sonra bakıyorsun ki başörtülü bir kadın olarak “abla ne güzelsin gözümü senden alamıyorum” diyen takipçine (bayan ya nasılsa) göz kırpıyorsun, peçeli görünüyorsun ama “kaşlarını aldırdın mı orijinal mi” diyen takipçine hiç ellemedim diye hava atabiliyorsun. Bir karış sakalın var ama eşin yanında arz-ı endam ederken sen aşk dolu bakışlarınla ona yan yan bakarak, çaktırmadan selfie çubuğuyla resminizi çekip “Allah herkese dininin yarısını böyle tamamlamayı nasip etsin, hatunum, canım ciğerim” yazabiliyorsun.

Çünkü hiç ayet hadis okumadığın gibi, hiç siyer de okumamışsın. Bir Peygamber (s.a.v.) hayatı nasıldı, eşleri nasıl yaşadı, sahabeler bize nasıl örnek oldu, hayâ imandandır derken neyi kast etti Allah Rasulu(s.a.v.) anlayamıyorsun. “Kızım yanımda misafirlerle geldim, perde arkasına geç” diyen bir Rasul düşün kızı Fatıma’ya. Eşiyle yürürken akşam karanlığında, sahabeden birilerine rastlayınca fitne olup yanlış anlaşılmasın diye eşinin koluna giren bir Peygamber düşün. “Öldüğümde bile vücut hatlarım kimseye belli olmasın, beni çıplak yıkamayın ve bir tabut içinde götürün mezarlığa” diyen bir Peygamber kızını düşün. Ve nicelerini…

Kendimiz, biz, iğne… Sonra çocuklarımız, sonra başkaları, sonra çuvaldız…

 

Anlamak – Anlayışlı Olmak (2)

Aslına bakılırsa, çoğu zaman çocukları anlamaya çalışmıyoruz. Davranışlarının altında yatan o duyguyu keşfetmeye çalışmak yorucu geliyor. Bazen de davranışa görünür bir nedeni yakıştırıp, derinlere inemiyoruz. Mesela çocuğun kardeşi oluyor, hareketleri değişiyor, alt ıslatma başlıyor geceleri diyelim ki. Hemen diyoruz ki “kıskançlıktan yapıyor.” Oysa belki onu korkutan başka nedenler var bunun altında yatan. Bir film karesinden, duyduğu bir şeylerden etkilendi belki? Anlamaya çalışmak, hakikaten derin mevzu.

Bazen de çocuğun bunu çocuk olduğu için yaptığını anlamaya çalışmıyoruz. “Neden vuruyorsun insanlara oğlum” demiştim küçüklüğünde bir gün benim şimdiki büyük oğlana. “Durduramıyorum anne kendimi, içimde bir şeyler var durmuyor” demişti bana. Oysa Bu çocuk Yaramaz diye yaftalamak en kolay olanı; sonra, ver cezaları gitsin. Anlamaya çalışınca, çocuğun karakteri, yapısı ve fıtratı ortaya çıkıyor da aynı zamanda. Sonrası bize çok iş düşüyor işte. Belki de bilinçaltımızda bundan kaçınıyoruz kim bilir, bize iş düşmesin, bildiğimiz yolda devam edebilelim diye gerçek nedenlerin peşine düşmüyoruzdur.

Çocuk ergenliğe doğru adım attıkça, hareketleri huyları değişmeye başlıyor. Biz henüz o konuya gelmedik ama iki yaş sendromunu çetin bir biçimde yaşamış bir insan olarak, hakikaten “bu çocuğa ne oldu birden bire böyle!” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bunun ergenlik döneminde de böyle olduğunu düşünüyorum. Davranışlarına tahammül etmek her ne kadar zor olsa da, sebebini bildikten sonra insanın kendini frenlemesi ve karşı davranışına şekil vermesi daha kolay olacaktır zannımca. Çocuk büyüyor, BEN oluyor, BEN’i ispat etme çabasına giriyor ve kendini sadece etrafındakilere değil, öncelikle kendine ispat etmeye çalışıyor…

Şimdi mevzunun daha can alıcı noktasına gelelim. Yazıyı buraya kadar okuduysanız, işin “anlamaya çalışmak” kısmının bile ne kadar zor ve yorucu olduğunu fark etmişsinizdir. Öyleyse, “anlamaya çalışıyoruz işte, daha can alıcı noktası nedir bunun” diye sorabilirsiniz: Anlayışlı olmak! Ben bu ikisinin arasındaki ayrımı, yaşadığım pek çok olay neticesinde yeni yeni fark ediyorum. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak, ergen bir çocuğun davranışlarının altında yatan nedeni anladık diyelim ki. Ama bu anlama eylemini anlayışa dönüştürmek öyle zor ki. Madem bunun sebebi bu, öyleyse bana da sabretmek, alttan almak, nasıl davranmam gerektiğini öğrenmek ve anlayışlı olmak düşer diyebilmek… Bir ergenin hareketlerindeki değişimi “şımarıklık, çocukluk, küstahlık” diye değerlendirenler hariç, çoğu kişi onu anlar, büyüme sancıları olduğunu bilir ama yine aynı çoğunluk o çocuğun hareketlerine anlayış gösteremez. İşte bu nedenle anlamak ve anlayışlı olmak arasında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

Çocuk can sıkıntısından gittiğin bir mekânda huysuzlanıyor, anlıyorsun sebebini. Ama o an göstermen gereken tavrı gösteremiyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir. Kardeşini kıskandığı için emziğini sürekli ağzına sokuyor, emeklemeye çalışıyor vs. gibi hareketler yapıyorsa, nedenini anlarsın ama “sen bebek misin, çıkar o emziği ağzından, düzgün yürü, düzgün konuş” vs. dedikçe anlayışlı olamıyorsun demektir. Çocuk seninle inatlaştığında gidip senin çok sevdiğin herhangi bir şeye zarar verdiğinde, onun bunu inadından yaptığını anlarsın da “kendini ispatlamaya çalışıyor bana, benlik savaşına girdi şu an” diyemiyor, doğrudan kızıyor, bağırıyor hatta vuruyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir ve buna yüzlerce örneği sen ekleyebilirsin…

Dönelim tekrar insan ilişkilerine. Eşin işten kızgın/yorgun geldiğinde ve sana kaba davrandığında “herhalde canını sıkan bir şeyler olmuş” diye düşünürsen onu yargılamış değil, anlamaya çalışmış olursun. Ama mevzuyu anladığın halde, ona karşı sen, alttan alır bir tavır sergilemez ve onu rahatlatmaya çalışmazsan anlayışlı olmamış olursun. Bunu, genele yayabiliriz. Akraba, komşu, arkadaş bütün ilişkilerimize…

Özetle, anlamak ve anlayışlı olmak mevzusunu çocuklarımızla olan ilişkimiz açısından değerlendirirsek, çocuklardan daha büyük, daha önemli bir işimiz yok bizim. Diğer meseleler, bizim onları anlamamıza ve anlayışlı olmamıza engel olacaksa, diğer meseleleri çözümleyip rafa kaldırmamız gerekir. Çünkü bizim önceliğimiz, geçmişimiz, geleceğimiz ÇOCUKLARIMIZ…

Anlamak – Anlayışlı Olmak (1)

Anlamak ve Anlayışlı Olmak Arasındaki İnce Çizgi

İnsanları anlamaya çalışmak, büyük bir çaba gerektirir. Doğrudan yargılamak, hareketlerini eleştirmek, altında yatan nedenlerin ne olabileceğini sorgulamadan yaftalamak, hatta bazen gıcık olmak, bu gıcık oluşlardan sebep o insanla arana büyük bir set çekmek en kolay olanıdır. İkinci aşamaya geçmek, savaşçı ruh halinin gereğidir Doğan Hoca’nın da vurguladığı gibi. Neden bu şekilde davranıyor, bana neden bunu yapıyor ve neden bugün mesela? Sizi asla anlamaya çalışmayan insanlara karşı içinde bulunduğunuz ruh halini düşünerek başlayalım meseleyi anlamaya. Bir arkadaşım yaşadığı bir olaydan bahsetmişti. “Kayınvalideme şu 9 senelik evliliğimde bir kez saygısızlık etmedim, evime her geldiklerinde ikramsız geri çevirmedim ve hep güler yüz gösterdim. Bir gün ben çok kötü idim (ruhen diyor burada), evimize geldiklerinde suratım asıktı ve kalkıp bir şeyler hazırlayacak halim yoktu. Dönüş yolunda beni kayınpederime çekiştirmiş, oysa bana bir kez bile senin neyin var böyle bugün kızım demedi”… Çünkü anlamaya çalışmaktansa, “gelin kısmı işte” diyerek yaftalamak, ötekileştirmek, hemen arkadan dedikodusunu yapmak daha kolaydır. Başkalarının içinde bulunduğu ruh halini düşünüp kafa yormaya ne gerek var BEN varken, BENİM dertlerim varken(!)

Biz İYİ bir insan, iyi bir Müslüman olmaya çalıştığımız için bizim “anlamaya” herkesten daha çok ihtiyacımız var. İnsanları anlamak emin olun ki en başta bize iyi geliyor. “Onun karakteri öyle olduğu için öyle davranıyor, öyle görmüş başka türlü davranmayı bilmiyor, yaşadığı sıkıntılar onu bu hale getirmiş olabilir ben olsam yerinde kim bilir nasıl davranırdım” gibi cümleler beynimizde dönüp durdukça anlamamız kolaylaşıyor. İnsan ilişkilerinde “anlamaya çalışmak”, çok büyük bir etkendir. Empati duygusu da böylece gelişir. Karşımızdakine karşı olumsuz duygular, nefret ve hatta kin beslememizin önüne bir set olarak çekiliverir. Karı koca ilişkisinde, akraba komşu ilişkilerinde, anne-babalarımızla kurduğumuz ilişkide bu böyledir. Çocukken babamı hep yargılardık mesela, ta ki bir gün dayısı “bütün çocukluğu dağlarda koyun güderek geçti, insanlara nasıl muamele edileceğini bilmiyor, herkesi koyun gibi güdebileceğini ve dahi hayvan terbiye eder gibi dayakla terbiye edebileceğini düşünüyor” dediği ana kadar. İşte o zaman, henüz 3-4 yaşlarında tarlanın orta yerinde annesi yanı başında burnundan kanlar gelerek veremden vefat eden bir çocuk beliriverdi gözümün önünde. Annesinin yüzünü hiç hatırlamayan, tek hatırladığı şeyin annesinin öylece yere yığıldığı büyük ağabeyinin başucunda hıçkırarak ağladığı sahne olduğunu söyleyen küçücük çocuk… Anlamaya çalışmak bir başka insanı, böyle böyle başlıyor… (elbette insanların yaşadıkları, onların KÖTÜ olmasını gerektirmez, kadere iman eden ve Allah’a tevekkül eden insanlar için bu durum zaten çok varılası bir son değildir belki. Fakat burada kastım, karşımızdaki kişi kötü de olsa, yaptığı bizi incitse de, anlamaya çalışmak kısmı. Diğer kısım, apayrı bir konu).

Çevirelim çarkı çocuklarımıza şimdi. Onları anlamak için ne kadar çabalıyoruz? Yaptıkları davranışları doğrudan eleştiriyor ve hemen kızıyor muyuz? Yoksa “neden” diye soruyor muyuz? (Devamı gelecek…)

Keşif…

Kütüphaneden geliyorduk, sitenin bahçesine girince bir anne ile kızı gördüm. Kız iki tekerlekli bisiklete alışma turları yapıyordu belli ki. Anne yolun az aşağısında bekliyor, kız yukarıdan bisikletle ona doğru geliyordu. Anne “yavaş yavaş, korkma korkma” filan diyerek bisikleti tutmaya çalıştı kızı düşmesin diye. O an bir hengâmeye kapıldılar ikisi de ve kız bisikletle birlikte yana doğru düştü. Anne de bu arada dengesini kaybederek epey sendeledi ama düşmedi neyse ki. Sonra anne birden kızına bağırmaya başladı: “Korkma diyorum ne korkuyorsun, tamam anlaşıldı sen bu işi beceremeyeceksin, iki tekerlekli bisiklet faslı bitmiştir senin için, kaldırıyoruz bisikleti” gibi onlarca cümleyi aynı anda sarfediverdi. Kızcağız da “hayır anne bitmedi bitmedi” diyerek savunmaya geçtiyse de, anneyi ikna edebilmiş görünmüyordu hiç…

Bu olayı pek çok yönden analiz edebiliriz ama öncesinde şunu söylemek isterim doğrusu. Hepimiz şimdi bu anneyi yadırgadık ve kınadık değil mi? Yaptığının insani açıdan ve pedagojik olarak ne kadar yanlış olduğu ortada. Biz böyle hata yapmazmışız gibi görüverdik bir anda bu olayı. Oysa bizlerin de gün içinde çocuklarımıza karşı onların içinde yara açacak öyle davranışlarımız oluyor ki… Belki bu denli büyük değil, belki gözümüze görünmüyor ve belki de en kolayı karşımızdakinin hatasını görüp eleştirmek oluyor. Oysa insan insanın aynasıdır değil mi? Ne zaman ki bir annenin çocuğuna olan böylesi davranışlarına şahit olurum, aynaya baktığımı hisseder, bir durup sorgularım anneliğimi. Dışarıdan baksam bana, bu anneye baktığım gibi, neler görürüm acaba?

Bir gün markette bir anne, çocuğunun yanında çocuğu için reyon görevlisine “insan evladına gıcık olur mu? Ben gıcık oluyorum buna” dedi. Bunlar çocuk için hele ki onun yanında söylenmeyecek sözler değil mi? Çocuğun psikolojisi için ne kadar yanlış ve acı. Peki, annenin psikolojisi? Bir anne olarak böyle bir cümle kurabilecek duruma onu neler getirdi acaba? Ve hem böyle düşünüp, hem de sonra böyle düşündüğüne üzülüp kendine kızmıyor mu dersiniz? Kendine karşı öfke dolmuyor mu ben nasıl bir anneyim, bu nasıl bir çocuk diye? Bu kısır döngünün içinde nasıl sağlıklı kalabilir bir kadın, bir anne…

Ben dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum dostum… “İçindeki çocuğun yaralarını sarmadan, kendi çocuğunu iyileştiremezsin.”

İşte bu yüzden soruyorum: Siz bir dışarıdan bakmayı denediniz mi hiç kendinize? Başkalarının gözüyle nasıl gözüktüğünüzü değil, bir çocuk Ayşe, Fatma olarak kendinizi nasıl gördüğünüzü soruyorum. Kendi çocukluğunuz sorgulasın yetişkinliğinizi. Ben çocuğuma “korkaksın, böyle öğrenemezsin bisiklet sürmeyi” derken, kendimde gördüğüm nedir mesela? Mükemmeliyetçi bir insanım ve başarıyı her şeyin önünde görüyorum da, başarısızlığa tahammülüm yok mu? Bir korku kültürü ile büyüyerek kendimi başkalarına ispata çalıştığım için, BEN olarak değer görmedim ve yapıp yapamadıklarım hiç dikkate alınmadı mı? Bir kompleks içerisindeyim ve elaleme karşı ispat çabasındayım da “yapamıyor baksana çocuğu” diyeceklerinden mi korkuyorum? Sabır denen şey benim yakınımdan geçmiyor mu? Deneye yanıla öğrenileceğini ben hayatımda hiç tecrübe etmedim, buna fırsat verilmedi mi?

Anne orada, çocuğun yanı başında duruyorken, ona cesaret vermesi gerekirken korku aşılıyor. Oysa o anne orada! O kadar iyi bir anne ki aslında, herkes kadar. Çünkü orada! Git kendi başına öğren dememiş, düşer ve bir yeri incinir diye korkmuş belli ki. Kızına destek olmak istemiş, hemen ORADA yer almış. Bisiklet aşağı doğru gelirken de düşmesinden endişe ederek, onu durdurmaya ve bisikletin hızını kesmeye çalışmış. Çünkü ben olayı dışarıdan izleyen biri olarak çocuğun içinde bulunduğu duruma üzülsem de, annesi kadar ona merhamet ve sevgi besleyemem. Anneler çocuklarını koşulsuz sever evet, her daim yanlarında dururlar ama hareketlerin de bu sevgi kadar doğru ve gerçek olması gerekir. Bu sevgi kadar doyurucu, bu sevgi kadar kalbe dokunucu olması gerekir. Aksi halde ORADA olmak, çocuğa fayda değil, zarar verecektir. Sonra ben ne yaptım ki diye soruyoruz çoğu zaman. Hep yanındaydım, hep destek oldum, hep onun iyiliğini istedim. Ama metodun yanlış olduğunu keşfedemedin be anne…

İşte bu yüzden şimdi “ne yani annelerimiz psikoloji mi biliyordu, biz deli mi olduk, neyimiz var” diyen nesle kızıyorum. Çünkü anne babanın hatalı davranışları insanı psikopat yapmaz hemen evet, şizofreni filan gibi uç rahatsızlığınız yoksa durumun size hiç yansımadığını da düşünebilirsiniz. Çünkü psikoloji eşittir delilik, psikologa gitmek de eşittir tımarhaneye düşmek(!) Böyle zamanlarda ortaya çıkıyor kişiliğimiz, karakterimiz, nasıl yetiştirildiğimiz yani çocukken bize psikoloji bilip anlamadan davranan anne babamızın yansımaları. Bu yüzden bizim “çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz, onlar için neler yapabiliriz, onların psikolojisini etkilememek için nasıl davranabiliriz” sorularından önce, kendi içimdeki çocukta ne gibi hasletler var diye sorgulamamız gerekir. Ben nasıl bir insanım? Davranışlarımın altında yatan nedenler nelerdir? Beni bu davranışa iten duygu nedir? Ve bu duygu bana nereden gelmiştir? İnsanın kendini keşfetmesi sanıldığı gibi “romantik” bir olgu değil, çok sancılı bir süreçtir. Ama acı çekmeden, bunlarla yüzleşmeden iyileşemeyiz. O iğne sana bir kez battığında belki canını acıtıyor ama içinde şifa gizli aslında ve sen bunu biliyorsun…

 

 

 

Çocuklarda Teknoloji Kullanımı-4-Son

Acaba çocuklarımız teknoloji kullanımı konusunda “bağlı mı bağımlı mı”?

Teknoloji bağımlısı olup olunmadığının anlaşılması bana kalırsa şu iki şeyle mümkün: Sosyal bir ortamda, arkadaş ortamı olabilir, ya da gezi gibi alanlarda çocuk devamlı tablet/telefon istiyorsa. Bu birinci durum. Bazı anneler diyorlar ki evde bütün gün televizyon izliyor, sıkılınca tablet oynuyor, ama biri geldiği zaman eve arkadaş olarak, hemen bırakıp çocukla oynamaya başlıyor ve istemiyor. Çocuk can sıkıntısına bir alternatif olarak görüyorsa, bağımlı gibi durmuyor bu durumda. Çünkü bağımlılık, kendi kontrol edemeyeceği ve sürekli dikkatini/aklını oraya kilitleyeceği bir şey. Misal, kimisi sigarayı yalnızken sıkıntıdan içiyordur, bir meşguliyeti olduğunda, birileri geldiğinde aklına bile gelmez. Ama sigara bağımlısı olan insanları düşünün bir de. Oruçluyken bile akşam su içeceği zamanı değil, sigara tüttüreceği anı bekliyor. Kendinizden ölçün, sosyal medya bağımlısı mısınız? (Bazen eve misafir geliyor, bir yandan benimle konuşuyor diğer yandan sosyal medyada geziniyor ya da whatsapp mesajlarını kontrol ediyor.) Yetişkinler için de söz konusu bu test. Test edin bakalım o zaman, siz ne kadar bağımlısınız? Bütün gün yoğun olduğunuzda, işleriniz çok olduğunda ve gelen giden olduğunda aklınızın bir köşesi telefonda mı? Ya da misafirin gitmesini, işin bitmesini bile beklemeden ilk fırsatta elinize alıyor musunuz? Çocuğu da böyle test edin. Geçtiğimiz sene bir gün eve çocukları toplayıp bir etkinlik yapmıştık. 10-15 çocuk var ortamda. Baktım bir ara herkes yeni gelen bir çocuğun etrafına toplanmış. Yanlarına yaklaştım, elinde tablet! Kibar bir dille elinden alıp annesine verdik tabletini. Bu kez de baktım kız kardeşi almış tableti eline, hiçbir çocukla oynamadan elindeki tablete gömüldü çocuk. Bahsettiklerim 4-5 yaşlarındalar. Bu durumda çocuğa mı kızmalı, böyle bir ortama geleceğini bile bile yanında tablet getiren annesine mi sizce? Ben bu durumdaki çocuğu bağımlı olarak tanımlıyorum işte. Kendini ve hayatını teknoloji kullanımı üzerine endekslemiş. Belki daha evden çıkmadan annesine bir şekilde o tableti aldırdı, belki de annesi bağımlılığını bildiği için gittiği yerde tutturmasın diye yanına aldı. O kadar çocuğun/arkadaşın içinde, oyuncaklarla dolu bir ortamda, balonlarla süslerle donanmış bir evde, bütün bunları görmek istemeden, bunlardan heyecan ve mutluluk duymadan tablet oynamak?!

İkinci olarak bağımlı olup olmadığını anlamak için süre vermek gerekiyor. Bunun yetişkinler için uygulanmasını, bir yabancı vaizin sohbetinde dinlemiştim. Mesela kendinize 72 saat verin diyor(48 saat ya da 24 saatle de başlayabilirsiniz). Hiç elinize almadan, sosyal medya kullanmadan durabilecek misiniz? Bu bir bağımlılık testi olduğu kadar, bağımlılıktan kurtulmanın da bir yolu olabilir. Bunu kendiniz için de deneyin ama konumuz çocuklar olduğu için, onlar için uygulayın.

Çocuğum bağımlıysa ya da değilse ne yapayım? Bağımlı değilse, hemen bir gevşeyip “nasılsa bağımlı değil” diye düşünerek, bütün gün ya da günün fazlaca vaktini teknoloji kullanımı ile geçirmesine müsaade etmeyelim elbette. Bağımlı olmayanlarda sınırlama ve kural koymak daha kolay olacaktır. Haftada bir iki gün belirleyip, birkaç saat şeklinde düzenleme getirebiliriz. Bağımlı ise, işimiz çok daha zor olacaktır. Sütten keserken bir bebeği ne kadar zor oluyor değil mi? İki yıldır bir besin kaynağı, bir anti-depresan olarak gördüğü bağdan kopması onun için elbette zor olacak. Bağımlı olmuştu çünkü o bebek annesini emmeye. Fakat sabrettik, gece uyanmaları ağlamaları, gündüz herkesin içinde emmek isteğiyle çığlıklar atması vs. gibi bütün durumları sabırla göğüsledik. Şimdi bizim için çok daha önemli bir durum söz konusu: Çocuklarımızın hem bedensel, hem ruhsal sağlığı. Bu yüzden bu süreçte de, kararlı durarak, koyduğumuz kurallara başta kendimiz uyarak ve taviz vermeyerek, çocuğun yapacağı her hareket ve vereceği her tepkiye hazırlıklı olarak atlatacağız bu süreci. Bir bıçak almak istese eline küçük bir çocuk, ağlıyor diye “aman ellemeyelim oynasın” der miyiz? Ne kadar ağlasa, istese, tuttursa da asla taviz vermeyiz değil mi? Ateşle oynamak istese? Kendine zarar vereceğinden eminiz, teknoloji kullanımı da çocuklar için böylesine tehlikeli ve zararlı. Bunun idrakine varırsak, uygulamamız kolaylaşacak. Geçen bir avm girişinde cihazdan çocuğu geçirmek istemeyince, görevli bayan dedi ki: “Kullandıkları telefonlar bu cihazlardan kırk kat zararlı!”. Yani hiçbir ebeveynin cihazdan çocuğunu geçirdiğine şahit olmazken, aksine yüzlerce kez şahit oluyoruz…

Yasaklamayalım demiştik daha önce de. İnatlaşmayı, reddetmeyi, karşı çıkmayı artıracak bir etken çünkü bu. Ve çocukla –ne tepki verirse versin- tartışmaya girmeden, güzelce konuşarak “bundan sonra böyle bir uygulama kararı aldım senin iyiliğin için” diyerek uygulamaya başlayın. Söylediğinizdeki bütün karşı çıkmaları sükunetle karşılamaya çalışın. Size toz pembe günler vaat etmiyorum elbette. Bu iş “tereyağından kıl çeker gibi olacak” da demiyorum. Aksine çok zorlanacaksınız, çocuğunuzla aranızdaki iletişimin etkilenmesine sebep olacaksınız belki(ki buna çok dikkat edin, çatışmadan kaçınmak bu yüzden önemli), ama bıçak örneğini düşünün. Her şey onların iyiliği için…

Doğum Günü Meselesi…

Doğum günü kutlamak günümüzde çok sıradanlaşmış, neredeyse çevremizdeki konu komşu, eş-dost akraba herkeste şahit olduğumuz ve pek çoğumuzun da masumane gördüğü için uyguladığı bir kutlama türü. Maalesef…Neden maalesef diyorum? Çünkü bu masum görünen şeyin altında koskoca bir dünya yatıyor.

Peygamber (s.a.v.) tırnaklarını atlayarak keserdi bilir misiniz? Hadis kitaplarında böyle yazar. Sebebi de bir Yahudi çocuğu, bir gün Allah Rasulu(s.a.v.)’nu tırnaklarını keserken görüyor ve “aa benim babam da böyle keser” diyor. Ve Efendimiz(s.a.v.) sırf onlara muhalefet olmak ve benzememek için tırnak kesme şeklini değiştiriyor. Şimdi biz de sırf bir sünneti yerine getirmek için, ahir zamanda sünneti ihya sevabı almak için, tırnak kesme olayını bile bir ibadete dönüştürmek için O’nu taklit ediyoruz.

Ne kadar basit ve masum bir olay halbuki değil mi? Tırnak yani alt tarafı, herkes aynı kesiyordur büyük ihtimal. Ama Müslümanın gayri Müslim’ benzemesinden o denli sakındırıyor bu din bizi. Öyleyse bu çerçevede doğum günü kutlama olayına gelelim:

Bizim Peygamberimiz(s.a.v.) hayatında hiçbir zaman doğum günü kutlamamış. Sahabeler de O’na olan hürmetinden ne hayattayken,ne de ölümünün ardından böyle bir kutlama olayına girişmemiş. Hiçbir sahabenin, tabiinin, tebe-i tabiinin doğum günü kutladığına dair rivayet göremiyorum kaynaklarda(Gören varsa bildirsin lütfen). Sonraki dönemlere geliyorum, tarihi kaynakların bize söylediğine göre Osmanlı Tanzimat’la batı etkisine girene kadar padişahların da hiçbirinin doğum günü resmi olarak kutlanmamış ve o zamanın insanlarının da böyle bir olayı olmamış. Yani neymiş, İslam Devletleri bazında da değerlendirirsek olayı, batılıları taklit ettiğimiz o tarihimizin dönüm noktasına gelene kadar doğum günü diye bir şey, zaten Müslümanların gündeminde yokmuş. Öyleyse buraya kadar okuduysak bu yazıyı, (kendimiz de inanmıyorsak tarihsel araştırmalar yaparak) şuna kani olabiliriz ki, doğum günü kutlamak bir Müslüman adeti değildir. Bizim kendimize rehber edindiğimiz Peygamber(s.a.v.) ve “gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunsanız yolunuzu bulursunuz” diyerek işaret buyurduğu sahabe böyle bir şey yapmadığı için, bizim de onları –batıyı değil- örnek alarak bu olaydan kaçınmamız lazım.

Ama çocuklar görüyor ve istiyor? Kutlasak n’olur? Tamam, yapılmamış ama ne zararı var? Biz bu dinin içindeki büyük küçük pek çok değerimizi işte bu “n’olur canım”larla yitirdik maalesef. Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en büyük değer, “Biz Müslümanız, bizim bir duruşumuz var ve olmalı. Biz batıyı, gayri Müslimleri taklit etmemeliyiz” olmalı. Duruş çok önemli, daha önce bir yazıda da yazmıştım çok gerilerde kalmıştır şu an ama. Bu duruşu bu ortamda kendimizin edinmesi de öyle zor ki. Hiç ummadığımız insanlar doğum günü kutluyor, olayı basit görüyor, o şuuru o duruşu kaybetmiş. Olsun ama, bence çok küçüklükten itibaren biz bu konuda kendimiz de kararlı durursak, talep etmiyorlar. Hiçbir doğum gününe şahit olmadı benim çocuklar mesela. Sadece duyuyorlar ve belki içten bir özenti hali oluyor. (Hiç talep etmediler çok şükür).Ama görerek şahit olmak bambaşka bir şey. Partinin esas kahramanı kız/oğlan, herkesin ilgisi onun üzerinde. Hediyeler hele ve üzeri resimli, süslü püslü pastalar. Aman Ya Rabbi! Küçük bir çocuğu böyle bir ortama sokup, sonra da biz sana doğum günü kutlayamayız demek olmaz elbette. Anaokullarında doğum günü kutlamaları var bir de değil mi? Evlere şenlik. Çoğu anne, burada bir kaybediyor o duruşu zaten. “Herkesinkine şahit oluyor, onunki kutlanmasın mı yani?” Öğretmenle görüşüp, kutlama olduğu günler çocuğu yollamayabilirsiniz okula. Sanırım yok yazılanı okuldan atmıyorlardır.

İkinci cihet, “biz kutlama şeklinde yapmıyoruz ama ya, temsili bir pasta kesiyoruz, bir hediye alıyoruz. Öyle parti yapmıyoruz yani”ler var bir de. Yanlış bu da. Çocuk için o günü özelleştirmek, o gün adına bir şeyler yapmak kutlamadır. Sen bugün çocuğa bunu aşılarsın, yarın büyüdüğünde kendisi bu kutlama olayını partiye rahatlıkla çevirebilir. Gerek yok ki buna. Ya da şunu da duydum, o günü mevlüt havasında geçirmek. Eşi dostu toplayıp Kuran okumak. Yani “yılbaşı gecesi kutlamıyoruz, alternatifimiz var Mekke Fethi, Kutlu doğum” demek gibi bu da. Bir olaya İslami hava katarak değiştirmeye çalışmak… (bunun için Celaleddin Vatandaş’ın Tevhid ve Değişim kitabını şiddetle öneririm).

Şimdi ne yapalım? Bizim var olan kutlama ve değerlerimizi yeterince yansıtırsak, çocuktaki bu etrafta görerek oluşan açlığı gideririz. Her zamanki gibi İslam açık kapı bırakmaz, helal daire keyfe kafidir(çok sevdiğim bir sözdür). Bayramlarımız var mesela bizim. O günlerde geceden evi süsleyin, pastaları özel olarak hazırlatın bir gün önceden. Zaten çocuklara da bayramlık ciciler alınmış olacak. Mümkünse geniş bir aile iseniz, toplayın eşi dostu bayram günü evinize çocuklara şenlik yapın. Oyunlar eğlenceler tertipleyin. Bayram gibi bayram, kutlama gibi kutlama…

Kuran okumaya başlayan çocuklar için yapılan kutlamaları da belki soran olur, onu da not edeyim: Ben bunu güzel bir etkinlik olarak görüyorum. Kuran okumanın ne büyük bir şey olduğunu iliklerine kadar hissediyor çocuk. Hayatında hiçbir zaman böyle bir kutlama olmuyor ama Kuran okumaya başladığında bu durum öyle özel ki herkes tarafından sevgi ve ilgiyle karşılanıyor. Sırf artık Kuran okuyor diye insanlar ona sevinçlerinden hediye alıyorlar. Öyle güzel etki bırakıyor çocuklarda. (Yani tecrübeyle sabit olarak söylüyorum). Ömürleri boyunca konuşup anacakları bir gün oluyor onlar için. Doğum gününe de bir alternatif değil üstelik bu. Kılıf uydurma çabası da değil böylece. Hayatında bir kere Kuran okumaya geçeceğine göre,bir kez yapılan ve ona ömürlük hediye olan bir gün.

Doğum günü meselesi gibi pek çok mesele var bizi “basit” gördüğümüz için diğerlerine benzeten, özümüzü yitirmemize, duruşumuzu kaybetmemize sebep olan. Ama bu mesele hakikaten çok basit görüldüğü için yazmak istedim…Allah bizleri sırat-ı müstakim’den ayırmasın…Amin….