Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-2-

Yaklaşın, bir kıssa anlatayım. Peygamber(s.a.v.) evinden bir olay: Bir gün hanımlarından birinin evinde Allah Rasulu(s.a.v.). Diğer hanımlardan birisi de ona bir tabakta yemek gönderiyor. Yemeğin geldiğini gören ev sahibi hanım, bir vuruşta tabağı deviriyor. Tabak kırılıyor, yemekler dökülüyor. (Hadisenin sahihtir, Cabir b. Abdullah rivayetiyle Buhari’de geçmektedir. Muslim, İbn Mace ve İmam Ahmed de rivayet etmiştir.)

Bir Peygamber hanımı nasıl böyle yapar değil mi? Hem de O’nun gözünün önünde? Peygamber hanımlığını koyalım bir kenara, Peygamberlerden birine bakalım doğrudan, Adem(a.s.)’e. Cennette nimetlerin içerisindeyken sadece bir ağaca yaklaşma denildiği halde, şeytanın tuzağına düşüp Rabbinin emrini çiğniyor ve cennetten çıkarılıyor eşiyle birlikte.

Sen insansın, melek değilsin; mükemmel değilsin ve asla olamayacaksın. Bak ilk insan, ilk peygamber bile hata etmiş; nübüvvet yuvasında her gün soluk alıp veren, ayetler yanı başında indirilen müminlerin anneleri hatalar/günahlar işlemiş. Sen, ben ise onların yanındaki konumumuz itibariyle ne haldeyiz bir düşün. Kendini suçlamaktan vazgeçerek başla işe. İnsansın, hani derler ya “beşer şaşar” heh işte öyle, şaşacaksın. Deneye yanıla doğruyu bulacaksın, önemli olan o doğrunun peşinde olman gerçekten. Kendini fark etmeye çalışman, hatalarını görmek için çabalaman, iç muhasebeni yapıp gördüğün o hatalarından/kusurlarından nasıl sıyrılacağını öğrenmen…Çünkü hata yapacaksın insan olma tabiatı ile, ama Müslüman insan hatasında/günahında bile bile ısrar etmez. Bugün evladına kötü davrandın,bağırdın vurdun, belki hakaret ettin. Eşinle tartışırken gereksiz yükseldin, kırıcı sözler söyledin, geçmişin defterlerini gereksiz yere serip ortamı fazlasıyla gerdin belki. Alışverişte, iş yerinde muhatap olmak durumunda kaldığın insanlara fazlasıyla yüklendin belki ve pişmanlık duydun. Bu pişmanlıklarla oturup yas tutacağına, “ben insanım, hata edeceğim, ama bu hatadan ders alıp bir daha aynı çukura düşmeyeceğim” de. Kırdığın kalplerden özür dile, kendinden de özür dile önce.

Peki tamam böyle yapalım, ama devam ediyoruz aynı hataları işlemeye; değişemiyoruz işte, bunun yolu ne? Kendimi nasıl tanıyacağım, bu yolda bana neler rehberlik edecek? Öncelikle bu hayatta örnek alınmaya en layık insanın, Peygamber(s.a.v.)’in hayatını çokça okuyacağız. Bizim için binlerce kitapta bulamayacağımız bilgiler, örnekler ve hikayeler yer alacak orada. Yukarıdaki hadisteki gibi, insanların sahabe bile olsa hatalarını görüp, kendini affetmeyi öğreneceksin. Yoklukla, işkenceyle, evlatla sınandıklarında verdikleri tepkileri görüp, sabretmeyi öğreneceksin. Ayetler onlara yavaş yavaş inerken, bütün Kuran şimdi senin elinde her derdine çare duruyor diye şükretmeyi öğreneceksin. Peygamber(s.a.v.) amcasının ciğerini bile delik deşik edip sahibine götüren bir kölenin, nasıl da ahlakta örnek bir insana dönüştüğünü görüp, kendine güvenecek, değişime inanacak, ümitsizlikten kurtulacaksın. “Piyasada epey siyer kitabı var, hangisini okuyayım?” derseniz tavsiyelerim şunlar: Celaleddin Vatandaş Mekke-Medine Dönemi(2 cilt), Safiyurrahman Mübarekfuri Peygamberimizin Hayatı Ve Daveti(uluslararası siret-i nebi ödüllü), Sallabi Siyer-i Nebi (2 cilt) kitaplarını okuyarak başlayabilirsiniz…

Müslüman bir insanın hayatında ilk kaynak Kuran ve sünnet olmalı elbette. Kendimizi İslami ve insani yönden geliştirebilmemiz ve değişebilmemiz için siyer okumaları yapıyoruz diyelim, başladık. Şimdi psikoloji ilmi ile taçlandıralım öyleyse. Peygamber(s.a.v.)’in hayatında psikolojiyi hep görüyoruz zaten, ilmin adı konulmamış sadece. Şimdi biz, insanın kendini tanıma yolculuğunda içimizdeki çocuğu görmeye çalışacağız. Şimdinin yetişkini ile bu çocuğun arasındaki bağlantı ne durumda bunu öğrenmeye çalışacağız. Bunun için ise en güzel kaynak, birçok insanın hayatını 180 derece çevirme başarısı göstermiş Doğan Cüceloğlu eserleridir. Çok eseri var yazarın, hangisiyle başlayalım derseniz tavsiyelerim şunlar: Öncelikle Savaşçı, İçimizdeki Çocuk, İçimizdeki Biz, Yetişkin Çocuklar. Bunları bitirdikten sonra Geliştiren Anne-Baba ve Damdan Düşen Psikolog.

Bütün bu kitapları okumak sizi bir yere getirecek. Suçlama…İçinizdeki çocukla yüzleşmeye başladıkça anne-babanızı, geçmişinizi, şimdiki yetişkinle çatışmalarda eşinizi, kayınvalidenizi, görümcenizi, akraba ya da arkadaşlarınızı suçlamaya başlayacaksınız belki. “Kimseyi Suçlama” isimli yazı da üçüncü yazımız olacak dizimizde. Bu süreçte siz, bu kitaplara başlamış ve kendinizi tanımaya başlamış olacaksınız bile inşaAllah… Öyleyse haftaya cuma aynı yazı dizisi ile devam edelim…

Reklamlar

Din mi, Manevi Yaşam mı?

Doğan Cüceloğlu’nun şu sıralar okuduğum “Yetişkin Çocuklar” isimli kitabında şöyle bir cümle geçiyor: “Manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur, manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve Hakikat’i bulmasına yönelir. Din, toplumu vurgular; manevi yaşam “bireyin öz”üne yöneliktir. (…) Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.”

Din terimini genel anlamda kullanıp bütün semavi dinleri baz alarak değil, özelde İslam’ı baz alarak konuşursak, Doğan Bey çok yanılıyor ve bu yanılgı, kendisinin gerçek İslam’ı bilmemesinden kaynaklanıyor ne yazık ki. Din dediğimiz şey özünde, bir Yaratıcı’ya inanmak, bu dünyadan sonra bir başka hayat olduğuna inanmak ve yapılan her amelin karşılığının olacağını bilmektir. Bu açıdan da din, koyduğu kurallar ile, insanların hem dünyadaki düzenini, hem ahiret yaşantısını etkilemek ister. Dünya adına koyduğu kurallar da onun sosyal yaşantısı adına olumlu sonuç verdiği gibi, manevi yaşamını da besler. Ahlaki değerler, dinden bağımsız düşünülemez ve “kendini bilen Rabbini bilir” sözü üzerinden konuşursak, insanın aradığı “öz”ü bulması, kendini Yaratan, topraktan yaratan Rabbini bulması ile olur. Kendinle barışmanın en güzel yolu, “ben böyle yaratılmışım, karakterim fıtratım bu” demekle olur. Kimsenin kalbini kırmamalıyım, hırsızlık yapmamalıyım, yalan söylememeliyim vs. gibi bütün ruhi ve ahlaki değerleri bize kazandıran dindir. Manevi yaşam dediğimiz şeyi dini kapsayan değil, dinin alt kümesi olan bir kavramdır.

Çocuklarımıza manevi değerleri aşılamaya çalışırken dini unsurları kullanıyoruz. Bir Gözetleyen var bizi demek, oto kontrolü sağlamayı kolaylaştıran bir etkendir. Bir çocuğun bir başkasının malını, yerde gördüğü bir şeyi (ç)almasına engel olmak, anne-babasına ya da başkalarına yalan söylemesinin önüne geçmek salt söylemle mümkün olmaz. İD kötülüğü emrederken, EGO onu bir düzene sokmaya çalışır ve şeytan o EGO’yu ele geçirmekle uğraşır. Tam bu sırada devreye SÜPER EGO girmelidir ki ben bunu Müslümanlarda bulunması gereken Allah sevgisi ve korkusu kavramı ile açıklamayı yeğliyorum. “Ben sana yalan söylemiyorum.Sen anlamazsın ama Allah bilir, onu kandıramam” dedi büyük oğlan. Manevi yaşam budur. Din bunun üstünde, ve evet kuralları olan bir bütündür.

Yazarın karıştırdığı nokta dini yobaz bir biçimde hayata ve çocuklara aktarım biçimidir aslında. “Yalan mı söyledin sen? Allah dilini yakar” cümleleri ile gelen bir din algısı ise söylediğimiz, kişinin özüyle doğruyu bulmaya çalışıp korkudan uzak bir manevi yaşam tercih etmesi normal görülebilir. Çünkü böyle korkutucu ve yasaklayıcı bir din algısı ve sürekli cezalandıran bir İlah imajı elbette manevi dünyada zenginlik getirmediği gibi hiçbir ahlaki değer de kazandırmaz.

Çocuklarımıza Allah’ı sevdirelim, korkutmayalım diyoruz ya; işte manevi yaşamlarının güçlenmesi için, dini ahlaktan bağımsız olmadan, Kuran ve sünneti temel alarak öğretmemiz gerekir. Çünkü Hz. Aişe’ye sorulduğunda dediği gibi Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ahlakı Kuran ahlakı idi ve Kuran bizim bütün maddi manevi yaşantımızı düzenlemek için kafidir…

Siz Yine de Söyleyin…

Anneannem 90 küsur yaşında vefat etti. Çocukluğumdan beri hep anlattığı geçmiş zaman hikayelerini dinledim. Her anlattığı hikayenin sonunda “hey gidi, bunların hepsini ben mi yaşamışım? Bak şimdi hepsi çok geçmişte kaldı. Sanki hiç yaşamamışım gibi” derdi. Zaten hikayenin karakterlerinden bahsederken de hep “rahmetlik” diye rahmet okurdu, yani bu dünyada artık nefes almayan şahısları mevzu ederdi. Torunlarının bile çocukları vardı artık ve arkaya dönüp baktığında dünya hayatının bu hızına şaşıyordu. Fakat henüz çocukluk ve gençliğin baharı arasında sıkışıp kalmış olan bizlere hiç bir anlam ifade etmiyordu bu cümleler. Masal gibi dinliyor, he deyip geçiyor, zaman zaman şaşırıyorduk o kadar.

“Bunları ben mi yaşamışım” sorusundaki zamanın acımasızlığı…

Ve ayetteki “onlara dünyada ne kadar kaldınız diye sorulacak”bahsi. Hani bir gün ya da daha az denilecek ya… Anneannemin özlü söz niyetine söylediği o cümleler işte bunun kanıtı idi, o zamanlar bir kulağımızdan girip diğerinden çıksa da…

Bu hikayeyi anlatırken “bakın zaman işte öyle çabuk geçiyor, ona göre davranalım” demek istemiyorum ama ben, bu zaten ana fikri hikayenin. Siz bunu açıkça görüp anladınız değil mi? Çünkü ben de, bir zamanlar hiçbir anlam ifade etmeyen bu cümleyi, her ortamda söylüyorum bazen kendi kendime, bazen etrafımdakilere. Dönüp bakınca “ben ne zaman anne oldum, bunlar ne zaman üçlendi” diyorum. Ve zamanın hızını, bir şeyden bahsederken “bundan 10 sene önceydi” demeye başladığımda keşfediyorum. Benim 10-15 sene öncesine ait bir anım var ise eğer, ne kadar da yaşlanmışım! Sonra sürekli bu sözü hatırlayıp, ileride vah ömrüm dememek için ne yapsak da dolu dolu geçirsek diye kafa yoruyorum.

İşte tam da bu kafa yormalar arasında bu hikayede dikkat çekmek istediğim noktaya geliyorum: TELKİN! Görünen mesajın altında yatan çok daha büyük bir psikolojik gerçeklik çocuk eğitimi adına…

Çünkü bir zamanlar bize bir anlam ifade etmeyen ve umursamadan dinlediğimiz sözcükler, zaman geldiğinde içimizden birer birer çıkarak canlanıyordu. Anlam ifade etmeye başlıyor, aklımızı başımıza getiriyor, “annem-babam da böyle derdi” diye anıyoruz. Çocuklarımız, şu anda sözümüzü dinlemiyor gibi gözükebilirler, her daim söylediklerimizin aksine de hareket ediyor olabilirler, bu bizi yıldırmamalı. Biz telkinlerimize devam etmeli, vereceğimiz mesajları bilinçaltlarına yerleştirmeye devam etmeliyiz. Sen söyle, sen nasihat et, sen uyar, sen ince ince işle bir nakış gibi. Günü geldiğinde Allah nasip ederse eğer, onların hepsini hatırlayacak, uygulayacak, yaşayacak ve görecek. Şimdi, senin de bir zamanlar olduğun gibi çocuk/ergen/genç o. Kendince doğruları var ve senin sözlerin ona ninni gibi, masal gibi geliyor ve hoşlanmıyor ama istemese de yerleşiyor beynine.

Hani Cüneyt Arkın’ın bir filmi vardı küçükken izlemişsinizdir belki. Çocuğuna küçükken hep babaya saygıyı öğütlüyor ve babaya kalkan eller taş olur diyor. Sonra düşmanlar çocuğunu kaçırıyor ve oğlunu ona karşı bir düşman olarak yetiştiriyorlar. Büyüdüğünde babasının karşısına çıkarıyorlar ve oğlu ile babayı savaştırıyorlar. Çocuk babasını tanıyamıyor tabi küçükken kaçırılmış ve aradan yıllar geçmiş. Ama elini kaldırınca taş oluyor eli.(tamam sahne çok komik görünüyor kabul ediyorum ama önemli olan almamız gereken mesajları hayatın her alanında bulmak ve almak sanırım) O an çocuk hatırlıyor o sözleri. Karşısındaki adamın babası olduğunu anlıyor. Oysa yüzünü bile hatırlayamayacak kadar küçük. Telkin böyle bir şey işte demek istiyorum bu Yeşilçam örneği ile. Somutlaştırdım mı şimdi?

Biz gidişattan sorumluyuz, sonuçtan değil. Hani denir ya Hatice’ye değil, neticeye bak diye. Bu, biz anneler için geçerli değil. Biz neticeyi bilemeyiz, o bize gayb’tır ve gaybı da yalnız Allahu Teala bilir. Biz neticeden değil, Hatice’den sorumluyuz, Ayşe’den Fatma’dan, Hasan’dan Hüseyin’den…

Allah’ın yoluna en güzel sözlerle çağırmakla mükellefiz biz, onlara İslam’ı anlatmakla, yaşayarak örnek olmakla, hadis ve ayetleri okuyarak tertemiz zihinlerine işlemekle sorumluyuz. Şimdi küçük anlamıyor görünebilir, ergen umursamıyor görünebilir ama Allah’ın izniyle gün gelecek hepsi onlar için kıymetli birer maden olacak. Tıpkı yıllar sonra anneannemin söylediği cümleleri hatırlayıp, işte ömür böylece hızla geçiyor, son nefesi vermeden bir şeyler yapmalı demem gibi…

 

Nimet, Oyuncak Değildir

Bulgurla, makarnayla, pirinçle vs. etkinlikler yapan anneleri görmüşsünüzdür. Benim kendi çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla bir şeklin üzerine boncuk  makarna (kuru fasulye ya da?) yapıştırarak süsleme ve patates baskısı meşhurdu. Bu ikisi dışında, nimete rağbet yoktu oyuncak anlamında. Belki şimdiki gibi “bolluklar zamanı”nda olsaydık, başka bakliyatlara da saldırabilirdik ama bunlarla sınırlı kalmışız.

İnternette bulguru kum yapıp üzerinde inşaat makinesi oyuncakları gezdiren anneler gördükçe, ne kadar içler acısı bir halde olduğumuzu düşünüyordum. Ama esas şoku, Müslüman anne oluşu ile, dini değerleri ön plana çıkarması ile, insanlara dindar nesil yetiştirme çabasını anlatması ile bilinen insanların da aynı tuzağa düştüklerini ve bunu savunduklarını gördüğümde yaşadım. Açıkça söylemek gerekirse, yanlış, yapan kişiye göre şekil alan bir kavramdır zihinde. İslami gaye/dava şuuru olmayan, mesture olmayan bir annenin çocuğu ile yaptıklarını doğrudan eleştiremiyoruz yanlış bile olsa. Çünkü takip eden kesim belli diyoruz, ya da İslami bir söyleme sahip olmadığı için insanlar zaten temkinli yaklaşır ve örnek almaz belki diye düşünüyoruz. Ama bunu “bizim mahalle”den biri yaptığında işler çığırından çıkıyor. Çünkü onu takip eden, örnek alan, o yapıyorsa doğru olma ihtimali daha yüksek gibi düşünen, kısacası model olduğu bir topluluk var. Bu durumda bunun vebali de daha yüksek oluyor haliyle.

Bulgur ya da irmik dökülmüş, kum olarak kullanılarak, içine bir Kabe maketi yerleştirilmiş, dini değer öğretiliyor(!) çocuğa. Oysa bizim Peygamberimiz (s.a.v.) yemeğin bereketinin nerede olduğunu bilemezsiniz diyerek, tabakları sünnetleme adetini bize yerleştirmemiş miydi? Sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile avucuyla toplayıp, üfleyerek yiyen anne-babalar büyütmedi mi bizi? Siyahla beyazı bir araya getirip ikisini aynı renk diye anlatmaya çalışmak, kusura bakmayın ama, gülünç geliyor artık. Özenti geliyor, BİZ olamamak geliyor. Kabe gibi bir kutsalı anlatırken, nimet gibi bir kutsalı kullanmak tezat oluşturuyor.

Açıklamalar daha da gülünç geliyor hem annenin, hem avukatlarının yaptığı: Kuşlara veriyorduk canım oh mis gibi yiyecek olur kuşlara, ziyan olmaz ki! ya da Bir kiloyu kullanıyor, işimiz bitince kaldırıyor, yine aynı paketle oynuyoruz, sürekli yeni paket açıp israf etmiyoruz!

Mevzu salt israf meselesi değil ki bu açıklamalar tatmin etsin. Mevzu nimete saygı, nimeti verene şükran duygusunda yatıyor. O yiyecekler yenilsin diye, bu nimetleri vererek açlıkla imtihan etmediği için Rabb’e şükredilsin diye, onları bulamadığı için bir yerlerde açlıktan ölenleri tefekkür etsin diye. Yeni neslin neye saygısı kaldı ki zaten, bırakın bari nimeti “bir şey” yerine koysunlar da saygı duysunlar. Çok mu zor bir nalburdan bir kilo temiz kum bulabilmek, çok mu zor patates baskı yerine yaprakları boyayarak baskı yapabilmek…

Hayatta sahip olduğumuz hiçbir şeyi küçümsemememiz gerekmez mi? Tuvalete gitmek bile insana lütuftur, dışkılayamadığınızı bir düşünsenize? Küçük bebeklerimiz kabız olunca nasıl kıvranıyorlar? Koca koca adamları yataklara düşürüyor değil mi? Nefes, her an farkına varmadan milyonlarca kez alınıyor günde. Alamadığınızı düşünsenize? 3-4 lira veriyorsun bir kilosuna, senin için hiçbir anlam ifade etmiyor o bulgur, irmik ya da herhangi bir yiyecek. Hatta vicdanın o kadar rahat ki, derneklere verdiğin sadakalarla zaten kaç fakiri doyuruyorsun. Ama bir gün nimeti oyuncak ettiğin için hesap sorulabileceğini, hele bununla öncü oluyorsan vebal altında kalabileceğini unutma. Sayın okur, eğer çocuğunu nimetle oynatıyorsan, etme! Bu kötülüğü, ne kendine, ne çocuğuna, ne o nimete, ne de nimeti sana verene ETME!

Neyi Önemsiyoruz?

Okulların açılışının dördüncü haftasındayız. Zaman öyle hızla geçiyor ki, ömür sona doğru yaklaşıyor. Üç ay tatil var derken, ne zaman tatil bitti de okul bile bir ayı geride bıraktı. Ama tabi bu yazının konusu bu değil…

Akşam oğlanı okuldan alırken birçok velinin çocuklarıyla konuşmalarına şahit oluyorum. Elbette istisnalar var, bunları her zaman için mevzunun dışında tutmakla birlikte, şu dört haftalık zaman dilimi içerisinde bir kez bile rastlamadığımı esefle belirtirim. İstisna olmayan genelleme velinin çocukları ile arasında geçen diyaloglar hep şöyle: “Dersler nasıldı, hangi konuları gördünüz, hangi harftesiniz, sınav var mıydı, derste söz aldın mı” ve buna benzer cümleler…

Bütün gün okulda olsam (ki 16 sene boyunca ben de oldum zamanında!) ve tam da zil çalıp ipimi koparmış gibi bahçeye fırlasam, sırtımdaki beş yüz tonluk çantayı kendisine taşıtmak suretiyle kapıda beni bekleyen bir anne-babam olsa, duymak isteyeceğim ilk cümle: “Günün nasıl geçti?” olurdu. Ama bunu, dersleri ima ederek sorması değil ha, gerçekten de günümün nasıl geçtiğini merak ederek sormasını dilerdim. “Eğlendin mi, mutlu muydun, üzgün mü? Sevinçli mi geçti, kırgın mı? Arkadaşlarınla veya öğretmenlerinle diyaloğun nasıldı? En çok hangi arkadaşınla oynadın, teneffüslerde iyice kudurdun mu!”

Çocuklarıyla ders konularını çok konuşmayan bir veliyim esasen. Blogu uzun zamandır takip edenlerin de bildiği ve blogun adından da anlaşıldığı gibi “okullu okulsuz” kafasında bir veli, anneyim. Çocuğu okuldan aldığımda da ilk soru misal “bugün mangalayı kimlerle oynadın, eğlendiniz mi, kim yendi?” Ve sonrasında çocuğun heyecanla anlattığı bir dizi serüven. Dersleri, ödevleri benim değil, onun sorumluluğunda. Dersi derste dinlemediğinde, ödevlerini yapmadığında, sonuçlarıyla karşılaşıp, bir dahaki sefer ona göre davranacaktır, ya da davranmayacaktır. Bilemem, telkinde bulunurum sadece, nasihat eder, kendi öğrenciliğimden dem vururum, gaza getirmeye çalışırım belki, ama günü gününe takip etmem.

Velilerin çocukların hayatında en çok önemsediği şey dersler. Ödevleri deli gibi takip ediyorlar. Hocalar whatsapp grupları kurup ödevleri oradan gönderiyorlar. Veli günü gününe çocuğun ödevini takip ediyor. Çocuk o kadar sorumsuz ki, ev ödevini zahmet edip bir kenara not almıyor. Nasılsa anne öğreniyor, hem öğretmen yazmasa da, anne diğer velilere sorup öğrenir nasılsa. Umurunda değil ki çocuğun, annenin daha çok umurunda! Oysa öğretmenin bu konuda veliyle işbirliği içerisinde olmak yerine, ona tavsiyede bulunması gerekir bir pedagojik yaklaşım olarak: Bırakın çocuklar sorumluluk alsın, ödevini defterine yazsın, yazmadığında ve yapmadığında ertesi gün sonuçlarına kendisi katlansın demeli. Milli Eğitim Bakanlığı gerçi ödevi yasaklamıştı değil mi? Ama onun da hiçbir önemi yok. Çünkü veliler çıldırmış gibi ödev istiyorlar. Hoca o gün ödevi yazmadıysa gruptan, telaş başlıyor: “Hocam ödev yok mu yoksa!?” Ödev olmazsa, okuldan eve gelen çocuğu zapt edemiyor çünkü, neyle oyalayacak? Çocuk gelip tabletin, televizyonun başına oturuyormuş. Ödev olunca en azından ödevleriyle oyalanıyormuş, daha iyiymiş. Hey gidi şimdinin çocukları! Bir yanınız gerçekten kısmetli ama, bir yanınız da çok buruk…

Üniversiteye başladığım seneye kadar 12 senelik öğrencilik hayatım boyunca elbette ödevlerim oldu, bir kez bile anne-babam ödevini yap demediği gibi ödevimi de bilmedi. Sizin de öyledir hatırlarsınız, böyle 90lar’ı anlatırken “aa bizde de aynıydı” diyen nesiliz biz değil mi? Bu belki işin daha uç noktası, bu kadar ilgisiz olmaları da doğru değildi elbet ama biz sorumluluğunu bilen bir nesil olabildik böylece. Yaptıklarımızın olumlu ya da olumsuz sonucunun sebebinin biz olduğumuzu bildik, kimseyi suçlamadık. Şimdi çocuk ödevini yanlış sayfadan yapıp gitse okula, eve gelince annesini suçlayacak. Annesi de özür dileyecek, sonra gruptan yazacak “ay hocam benim kabahatim, yanlış sayfa söylemişim X’e. Affedersiniz” diyecek. Hoca da affedecek. Bu devran hep böyle sürüp gidecek…mi dersiniz? Sanmıyorum…

Çocukların içinde bulunduğu her yaşın tadını çıkarmaya, geri gelmeyecek o anları doyasıya yaşamaya hakları var ve bu hakları ellerinden alınıyor. Bana kalırsa bu da bir çeşit çocuk istismarı. 5.5-6 yaşından itibaren koca çanta sırtında, derslerin yükü de çantanınkinden ağır bir biçimde omuzlarında. Çocuklara resmen zulmediyoruz. (Buradaki “resmen” hakiki manada kullanılmıştır, çünkü çocuğa bu zulmü reva görmek resmi makamlarca bir zorunluluk addedilmiştir. )

Çocuklarınızı okuldan alınca, derslerden, sınavlardan, quizlerden, testlerden uzaklaştırın zihinlerini. Duygu dünyalarına hitap edin. Bugün seni en çok ne mutlu etti, ne üzdü, ne kızdırdı, ne heyecanlandırdı filan gibi sorularla duygularını ifade etmelerine ve tanımalarına fırsat verin. Havalar güzelse eve gitmeden parklara uğrayın, nefes alsın çocuklar NEFES…

Sosyal Medya Saygısızlığı

Bundan 15 sene filan önceydi sanırım. Bir arkadaşla sohbet esnasında “sigara içen insanlar çok arsız ve saygısız oluyorlar biliyor musun?” dedi. “Ne açıdan söylüyorsun” diye sordum. “Bir ortama girdiklerinde yanlarındaki insanlar rahatsız olur mu diye hiç düşünmeden hemen bir sigara yakıyorlar. Belki o evde alerjisi/astımı olan var, çocuklar var, sigaradan nefret eden ve rahatsız olanlar var belki. Ama o kadar bencil ve saygısız oluyorlar ki, hiç umursamıyorlar. Sormak akıllarına bile gelmeden şak diye yakıveriyorlar sigaralarını. Bir de arsızlık var; hiç tanımadıkları insanlara ateşin var mı abi, fazla bir dalın varsa bana da verir misin abi diye yanaşıyorlar.” dedi. Böyle bakınca olaya ne kadar mantıklı ve haklı bir görüş olarak geliyor değil mi? Bir de sigara içenlere sorsak, bütün bunları bir yığın saçmalık ve abartı olarak görebilir.

Şimdi sosyal medya-ki özelde instagram’ı kastediyorum- kullanan insanlarda aynı saygısız tavrı görüyoruz. O kadar düşüncesizler ki, o kadar bencil! Bir ortama girdiğinizde, özellikle toplu organizasyonlar, herkesin ziyaret ettiği büyük cami/tarihi yer/doğal güzellik gibi mekanlarda adeta ellerindeki cep telefonlarından kaçmak için köşe kapmaca oynamak zorunda kalıyorsunuz. Bazen internette rastgeldiğimde böyle fotoğraflara, bakıp kendi kendime düşünüyordum bu saygısızlığın boyutlarını. Bakıyorum fotoğrafta kadın ailecek pouzunu koymuş ama yan masada başka bir aile de kadraja girmiş. Yolda yürürken resmini koyuyor mesela, etrafta başka başka insanlar da var. Ya da çocuklar…O aile, kendinin ya da çocuklarının resminin sosyal medyada görünmesine müsade ediyor mu bakalım? Bundan haberi bile yok muhtemelen de zaten, bu saygısızlığı ona yapmaya, onun mahremine ve özgürlük alanına girmeye kimin hakkı var?

Uzun zamandır düşündüğüm bir konu idi bu aslında. Siz okurlarımı da bu konuda uyarmak, siz yapıyorsanız dikkat etmeniz, çevrenizde yapan varsa uyarmanız, başkaları yanınızda yapıyorsa onlara dikkat edip kadraja girmekten sakınmanız için yazmak istiyordum. Şimdi yeri geldi. Vesselam…

Kendin Yap…

DIY diye bir akım var bilirsiniz. Açılımı “Do it yourself” olan bu akım, bir şeyleri kendin yap manasına geliyor; bu her ne olursa. Kendii becerine, hayal gücüne, yöneldiğin alana bağlı. Ayrıca böylece artık maddelerin de çoğunu değerlendirmiş oluyorsun. Bazı kadınlar müthiş işler başarıyorlar, insan hayranlıkla izliyor doğrusu. Eskimiş bir kıyafetten çocuğuna etek-elbise yapanlar, hadi o olmadı oyuncak bebeklere elbiseler dikenler, keçeden binbir çeşit harika ürünler çıkaranlar, plastik şişe, karton rulo gibi atık eşyalardan geri dönüşüm harikası ortaya çıkaranlar…

“Çocuklarla nitelikli zaman geçirmek” ve “kapitalizmin tuzağına düşmeden az eşya,az oyuncak almak” kavramlarının ikisini birleştirince de ortaya DIY çıkmıyor mu sizce de? Çocuklarımızla etkinlik yapalım ama ne yapalım sorusunu sıkça soruyoruz. Çeşit çeşit etkinlik malzemeleri satılıyor dükkanlarda: Renkli simli şöniller, irili ufaklı ponponlar, çeşit çeşit boncuklar, keçeler, evalar vs… Bunların hepsini almak işin kolay tarafı da, ne tür etkinlikler yapacağını bulmak zor. Ben de bu konuda sıkça soru alıyorum ama bu postun devamında bunun tatmin edici bir cevabını alamayacaksınız malesef. Çünkü hayal gücü ve el becerisi konusunda sınıfta kalmış bir anne olarak, ben de bu manada zorluk çekiyorum, ama yalnız olmadığımı biliyorum . İşte bu sıkıntıları çeken annelere diyorum ki, iyi ki internet var, google var. El becerimiz çok gelişmiş olmasa da yapabileceğimiz daha basit etkinlikler var. Aslında bu yazı ile amacım, yapabileceğimiz etkinliklere örnek vermek değil, neden böyle bir şey yapmamız gerektiği üzerine konuşmak…

Çocukla birlikte bir şeyler yapıyor olmanın olumlu pek çok tarafı var. Çünkü bu durum çocukta şöyle pozitif düşüncelere sebebiyet veriyor.

  • Ben güzel şeyler başarabiliyor, emek verdiğimde ortaya çok güzel şeyler çıkarabiliyorum. (kendine güven ve saygı)
  • Annem bana değer veriyor ve benimle birlikte bir şeyler yapıyor, zaman ve emek harcıyor.(güvenli bağlanma)
  • Her şeyi satın almak zorunda değiliz, elimizden geldiğince yapabileceğimiz şeyler olacak, bunları parayla almaktansa yapmayı deneyelim.(üretimin içerisinde yer alma, tüketim çılgınlığına kapılmama)
  • Emek vererek yaptıysam onu korumalıyım, zarar gelmemesi için çok iyi muhafaza etmeliyim. (Eşyaya saygı ve eşya ile arasında sağlıklı ilişki kurma)

Çocukta yer eden bu duygu ve düşünceler elbette çoğaltılabilir. Bunlara ek olarak, çocuğun ileride hatırlayacağı çok güzel anılar olması da büyük bir artı bana kalırsa. Çocuğu okulsuz olan annelerin daha çok arayış içerisinde olduğunu görüyorum ki aslında 5.5 yaş okulsuz annesi olarak çok iyi anlıyorum. Fakat çocuğu anaokuluna giden ebeveynlerin de bu konulara duyarsız kalmaması gerekiyor. Çocuk nasılsa okulda etkinlik, aktivite yapıyor, arkadaşlarıyla oynuyor diye düşünülerek, o dönem çocukların evde daha çok ihmal edildiklerini düşünüyorum.

beşikOkullu olsun olmasın bütün çocukların yukarıda saydığım hisleri zaman zaman hissetmeleri gerektiği kanısındayım. Benim el becerim sıfır diyorsanız bile denemenizi öneririm. Çünkü internette ararken karşılaştığınız görsellerin çok uzağında ürünler ortaya çıkarsanız bile emin olun o, çocuk için çok kıymetli olacak. Misal, ben bir gün şu yanda gördüğünüz pet şişeden beşik yapımına rastladım ve ortanca çiçeği için yapmak istedim. Yaptığımız beşik güzel oldu ama tabi buna bu kadar benzemedi. Fakat evdeki diğer beşikleri açık ara solladı, ev gezmelerine götürülen, bebeklerin içinde sallandığı yegane beşik olup, diğerleri hemen unutuldu.

keceden-kukla-ornekleri-7 Sonra bir gün, kartondan trafik yolu yapıyorlar ya hani, onlara rastladım, resim çizimi ilkokuldaki o ev,dere,bahçe üçlüsünden öteye gidemeyen bir insan olarak, google’dan park, cami çizimine bakarak bir mahalle ortaya çıkardık. Keçeleri, evaları aldık geldik ama bunlarla ne yapılır bilemedik,  el becerisi çocukken zincir atmaktan ileriye gidemeyen biri olarak yine internete danışıp, kendi kapasiteme göre örnekler çıkardım.

Yani gerçekten de el becerim yok diye düşünmeyin(hem belki kendinize karşı önyargılısınızdır), çocuğunuzla yapabileceğiniz böyle müthiş etkinlikleri kaçırmayın. Büyüdüklerinde okullarda el işi derslerinde (öyle bi ders kaldı mı ki) ya da Bilgi Evleri, İsmek gibi kurslarda yapmaya başladıklarında bu güzel anılarda sizin yerinize başkalarını hatırlayacaklar. Bir anne olarak, şahsen ben bunu istemezdim…