Anlamak – Anlayışlı Olmak (1)

Anlamak ve Anlayışlı Olmak Arasındaki İnce Çizgi

İnsanları anlamaya çalışmak, büyük bir çaba gerektirir. Doğrudan yargılamak, hareketlerini eleştirmek, altında yatan nedenlerin ne olabileceğini sorgulamadan yaftalamak, hatta bazen gıcık olmak, bu gıcık oluşlardan sebep o insanla arana büyük bir set çekmek en kolay olanıdır. İkinci aşamaya geçmek, savaşçı ruh halinin gereğidir Doğan Hoca’nın da vurguladığı gibi. Neden bu şekilde davranıyor, bana neden bunu yapıyor ve neden bugün mesela? Sizi asla anlamaya çalışmayan insanlara karşı içinde bulunduğunuz ruh halini düşünerek başlayalım meseleyi anlamaya. Bir arkadaşım yaşadığı bir olaydan bahsetmişti. “Kayınvalideme şu 9 senelik evliliğimde bir kez saygısızlık etmedim, evime her geldiklerinde ikramsız geri çevirmedim ve hep güler yüz gösterdim. Bir gün ben çok kötü idim (ruhen diyor burada), evimize geldiklerinde suratım asıktı ve kalkıp bir şeyler hazırlayacak halim yoktu. Dönüş yolunda beni kayınpederime çekiştirmiş, oysa bana bir kez bile senin neyin var böyle bugün kızım demedi”… Çünkü anlamaya çalışmaktansa, “gelin kısmı işte” diyerek yaftalamak, ötekileştirmek, hemen arkadan dedikodusunu yapmak daha kolaydır. Başkalarının içinde bulunduğu ruh halini düşünüp kafa yormaya ne gerek var BEN varken, BENİM dertlerim varken(!)

Biz İYİ bir insan, iyi bir Müslüman olmaya çalıştığımız için bizim “anlamaya” herkesten daha çok ihtiyacımız var. İnsanları anlamak emin olun ki en başta bize iyi geliyor. “Onun karakteri öyle olduğu için öyle davranıyor, öyle görmüş başka türlü davranmayı bilmiyor, yaşadığı sıkıntılar onu bu hale getirmiş olabilir ben olsam yerinde kim bilir nasıl davranırdım” gibi cümleler beynimizde dönüp durdukça anlamamız kolaylaşıyor. İnsan ilişkilerinde “anlamaya çalışmak”, çok büyük bir etkendir. Empati duygusu da böylece gelişir. Karşımızdakine karşı olumsuz duygular, nefret ve hatta kin beslememizin önüne bir set olarak çekiliverir. Karı koca ilişkisinde, akraba komşu ilişkilerinde, anne-babalarımızla kurduğumuz ilişkide bu böyledir. Çocukken babamı hep yargılardık mesela, ta ki bir gün dayısı “bütün çocukluğu dağlarda koyun güderek geçti, insanlara nasıl muamele edileceğini bilmiyor, herkesi koyun gibi güdebileceğini ve dahi hayvan terbiye eder gibi dayakla terbiye edebileceğini düşünüyor” dediği ana kadar. İşte o zaman, henüz 3-4 yaşlarında tarlanın orta yerinde annesi yanı başında burnundan kanlar gelerek veremden vefat eden bir çocuk beliriverdi gözümün önünde. Annesinin yüzünü hiç hatırlamayan, tek hatırladığı şeyin annesinin öylece yere yığıldığı büyük ağabeyinin başucunda hıçkırarak ağladığı sahne olduğunu söyleyen küçücük çocuk… Anlamaya çalışmak bir başka insanı, böyle böyle başlıyor… (elbette insanların yaşadıkları, onların KÖTÜ olmasını gerektirmez, kadere iman eden ve Allah’a tevekkül eden insanlar için bu durum zaten çok varılası bir son değildir belki. Fakat burada kastım, karşımızdaki kişi kötü de olsa, yaptığı bizi incitse de, anlamaya çalışmak kısmı. Diğer kısım, apayrı bir konu).

Çevirelim çarkı çocuklarımıza şimdi. Onları anlamak için ne kadar çabalıyoruz? Yaptıkları davranışları doğrudan eleştiriyor ve hemen kızıyor muyuz? Yoksa “neden” diye soruyor muyuz? (Devamı gelecek…)

Reklamlar

Keşif…

Kütüphaneden geliyorduk, sitenin bahçesine girince bir anne ile kızı gördüm. Kız iki tekerlekli bisiklete alışma turları yapıyordu belli ki. Anne yolun az aşağısında bekliyor, kız yukarıdan bisikletle ona doğru geliyordu. Anne “yavaş yavaş, korkma korkma” filan diyerek bisikleti tutmaya çalıştı kızı düşmesin diye. O an bir hengâmeye kapıldılar ikisi de ve kız bisikletle birlikte yana doğru düştü. Anne de bu arada dengesini kaybederek epey sendeledi ama düşmedi neyse ki. Sonra anne birden kızına bağırmaya başladı: “Korkma diyorum ne korkuyorsun, tamam anlaşıldı sen bu işi beceremeyeceksin, iki tekerlekli bisiklet faslı bitmiştir senin için, kaldırıyoruz bisikleti” gibi onlarca cümleyi aynı anda sarfediverdi. Kızcağız da “hayır anne bitmedi bitmedi” diyerek savunmaya geçtiyse de, anneyi ikna edebilmiş görünmüyordu hiç…

Bu olayı pek çok yönden analiz edebiliriz ama öncesinde şunu söylemek isterim doğrusu. Hepimiz şimdi bu anneyi yadırgadık ve kınadık değil mi? Yaptığının insani açıdan ve pedagojik olarak ne kadar yanlış olduğu ortada. Biz böyle hata yapmazmışız gibi görüverdik bir anda bu olayı. Oysa bizlerin de gün içinde çocuklarımıza karşı onların içinde yara açacak öyle davranışlarımız oluyor ki… Belki bu denli büyük değil, belki gözümüze görünmüyor ve belki de en kolayı karşımızdakinin hatasını görüp eleştirmek oluyor. Oysa insan insanın aynasıdır değil mi? Ne zaman ki bir annenin çocuğuna olan böylesi davranışlarına şahit olurum, aynaya baktığımı hisseder, bir durup sorgularım anneliğimi. Dışarıdan baksam bana, bu anneye baktığım gibi, neler görürüm acaba?

Bir gün markette bir anne, çocuğunun yanında çocuğu için reyon görevlisine “insan evladına gıcık olur mu? Ben gıcık oluyorum buna” dedi. Bunlar çocuk için hele ki onun yanında söylenmeyecek sözler değil mi? Çocuğun psikolojisi için ne kadar yanlış ve acı. Peki, annenin psikolojisi? Bir anne olarak böyle bir cümle kurabilecek duruma onu neler getirdi acaba? Ve hem böyle düşünüp, hem de sonra böyle düşündüğüne üzülüp kendine kızmıyor mu dersiniz? Kendine karşı öfke dolmuyor mu ben nasıl bir anneyim, bu nasıl bir çocuk diye? Bu kısır döngünün içinde nasıl sağlıklı kalabilir bir kadın, bir anne…

Ben dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum dostum… “İçindeki çocuğun yaralarını sarmadan, kendi çocuğunu iyileştiremezsin.”

İşte bu yüzden soruyorum: Siz bir dışarıdan bakmayı denediniz mi hiç kendinize? Başkalarının gözüyle nasıl gözüktüğünüzü değil, bir çocuk Ayşe, Fatma olarak kendinizi nasıl gördüğünüzü soruyorum. Kendi çocukluğunuz sorgulasın yetişkinliğinizi. Ben çocuğuma “korkaksın, böyle öğrenemezsin bisiklet sürmeyi” derken, kendimde gördüğüm nedir mesela? Mükemmeliyetçi bir insanım ve başarıyı her şeyin önünde görüyorum da, başarısızlığa tahammülüm yok mu? Bir korku kültürü ile büyüyerek kendimi başkalarına ispata çalıştığım için, BEN olarak değer görmedim ve yapıp yapamadıklarım hiç dikkate alınmadı mı? Bir kompleks içerisindeyim ve elaleme karşı ispat çabasındayım da “yapamıyor baksana çocuğu” diyeceklerinden mi korkuyorum? Sabır denen şey benim yakınımdan geçmiyor mu? Deneye yanıla öğrenileceğini ben hayatımda hiç tecrübe etmedim, buna fırsat verilmedi mi?

Anne orada, çocuğun yanı başında duruyorken, ona cesaret vermesi gerekirken korku aşılıyor. Oysa o anne orada! O kadar iyi bir anne ki aslında, herkes kadar. Çünkü orada! Git kendi başına öğren dememiş, düşer ve bir yeri incinir diye korkmuş belli ki. Kızına destek olmak istemiş, hemen ORADA yer almış. Bisiklet aşağı doğru gelirken de düşmesinden endişe ederek, onu durdurmaya ve bisikletin hızını kesmeye çalışmış. Çünkü ben olayı dışarıdan izleyen biri olarak çocuğun içinde bulunduğu duruma üzülsem de, annesi kadar ona merhamet ve sevgi besleyemem. Anneler çocuklarını koşulsuz sever evet, her daim yanlarında dururlar ama hareketlerin de bu sevgi kadar doğru ve gerçek olması gerekir. Bu sevgi kadar doyurucu, bu sevgi kadar kalbe dokunucu olması gerekir. Aksi halde ORADA olmak, çocuğa fayda değil, zarar verecektir. Sonra ben ne yaptım ki diye soruyoruz çoğu zaman. Hep yanındaydım, hep destek oldum, hep onun iyiliğini istedim. Ama metodun yanlış olduğunu keşfedemedin be anne…

İşte bu yüzden şimdi “ne yani annelerimiz psikoloji mi biliyordu, biz deli mi olduk, neyimiz var” diyen nesle kızıyorum. Çünkü anne babanın hatalı davranışları insanı psikopat yapmaz hemen evet, şizofreni filan gibi uç rahatsızlığınız yoksa durumun size hiç yansımadığını da düşünebilirsiniz. Çünkü psikoloji eşittir delilik, psikologa gitmek de eşittir tımarhaneye düşmek(!) Böyle zamanlarda ortaya çıkıyor kişiliğimiz, karakterimiz, nasıl yetiştirildiğimiz yani çocukken bize psikoloji bilip anlamadan davranan anne babamızın yansımaları. Bu yüzden bizim “çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz, onlar için neler yapabiliriz, onların psikolojisini etkilememek için nasıl davranabiliriz” sorularından önce, kendi içimdeki çocukta ne gibi hasletler var diye sorgulamamız gerekir. Ben nasıl bir insanım? Davranışlarımın altında yatan nedenler nelerdir? Beni bu davranışa iten duygu nedir? Ve bu duygu bana nereden gelmiştir? İnsanın kendini keşfetmesi sanıldığı gibi “romantik” bir olgu değil, çok sancılı bir süreçtir. Ama acı çekmeden, bunlarla yüzleşmeden iyileşemeyiz. O iğne sana bir kez battığında belki canını acıtıyor ama içinde şifa gizli aslında ve sen bunu biliyorsun…

 

 

 

Çocuklarda Teknoloji Kullanımı-4-Son

Acaba çocuklarımız teknoloji kullanımı konusunda “bağlı mı bağımlı mı”?

Teknoloji bağımlısı olup olunmadığının anlaşılması bana kalırsa şu iki şeyle mümkün: Sosyal bir ortamda, arkadaş ortamı olabilir, ya da gezi gibi alanlarda çocuk devamlı tablet/telefon istiyorsa. Bu birinci durum. Bazı anneler diyorlar ki evde bütün gün televizyon izliyor, sıkılınca tablet oynuyor, ama biri geldiği zaman eve arkadaş olarak, hemen bırakıp çocukla oynamaya başlıyor ve istemiyor. Çocuk can sıkıntısına bir alternatif olarak görüyorsa, bağımlı gibi durmuyor bu durumda. Çünkü bağımlılık, kendi kontrol edemeyeceği ve sürekli dikkatini/aklını oraya kilitleyeceği bir şey. Misal, kimisi sigarayı yalnızken sıkıntıdan içiyordur, bir meşguliyeti olduğunda, birileri geldiğinde aklına bile gelmez. Ama sigara bağımlısı olan insanları düşünün bir de. Oruçluyken bile akşam su içeceği zamanı değil, sigara tüttüreceği anı bekliyor. Kendinizden ölçün, sosyal medya bağımlısı mısınız? (Bazen eve misafir geliyor, bir yandan benimle konuşuyor diğer yandan sosyal medyada geziniyor ya da whatsapp mesajlarını kontrol ediyor.) Yetişkinler için de söz konusu bu test. Test edin bakalım o zaman, siz ne kadar bağımlısınız? Bütün gün yoğun olduğunuzda, işleriniz çok olduğunda ve gelen giden olduğunda aklınızın bir köşesi telefonda mı? Ya da misafirin gitmesini, işin bitmesini bile beklemeden ilk fırsatta elinize alıyor musunuz? Çocuğu da böyle test edin. Geçtiğimiz sene bir gün eve çocukları toplayıp bir etkinlik yapmıştık. 10-15 çocuk var ortamda. Baktım bir ara herkes yeni gelen bir çocuğun etrafına toplanmış. Yanlarına yaklaştım, elinde tablet! Kibar bir dille elinden alıp annesine verdik tabletini. Bu kez de baktım kız kardeşi almış tableti eline, hiçbir çocukla oynamadan elindeki tablete gömüldü çocuk. Bahsettiklerim 4-5 yaşlarındalar. Bu durumda çocuğa mı kızmalı, böyle bir ortama geleceğini bile bile yanında tablet getiren annesine mi sizce? Ben bu durumdaki çocuğu bağımlı olarak tanımlıyorum işte. Kendini ve hayatını teknoloji kullanımı üzerine endekslemiş. Belki daha evden çıkmadan annesine bir şekilde o tableti aldırdı, belki de annesi bağımlılığını bildiği için gittiği yerde tutturmasın diye yanına aldı. O kadar çocuğun/arkadaşın içinde, oyuncaklarla dolu bir ortamda, balonlarla süslerle donanmış bir evde, bütün bunları görmek istemeden, bunlardan heyecan ve mutluluk duymadan tablet oynamak?!

İkinci olarak bağımlı olup olmadığını anlamak için süre vermek gerekiyor. Bunun yetişkinler için uygulanmasını, bir yabancı vaizin sohbetinde dinlemiştim. Mesela kendinize 72 saat verin diyor(48 saat ya da 24 saatle de başlayabilirsiniz). Hiç elinize almadan, sosyal medya kullanmadan durabilecek misiniz? Bu bir bağımlılık testi olduğu kadar, bağımlılıktan kurtulmanın da bir yolu olabilir. Bunu kendiniz için de deneyin ama konumuz çocuklar olduğu için, onlar için uygulayın.

Çocuğum bağımlıysa ya da değilse ne yapayım? Bağımlı değilse, hemen bir gevşeyip “nasılsa bağımlı değil” diye düşünerek, bütün gün ya da günün fazlaca vaktini teknoloji kullanımı ile geçirmesine müsaade etmeyelim elbette. Bağımlı olmayanlarda sınırlama ve kural koymak daha kolay olacaktır. Haftada bir iki gün belirleyip, birkaç saat şeklinde düzenleme getirebiliriz. Bağımlı ise, işimiz çok daha zor olacaktır. Sütten keserken bir bebeği ne kadar zor oluyor değil mi? İki yıldır bir besin kaynağı, bir anti-depresan olarak gördüğü bağdan kopması onun için elbette zor olacak. Bağımlı olmuştu çünkü o bebek annesini emmeye. Fakat sabrettik, gece uyanmaları ağlamaları, gündüz herkesin içinde emmek isteğiyle çığlıklar atması vs. gibi bütün durumları sabırla göğüsledik. Şimdi bizim için çok daha önemli bir durum söz konusu: Çocuklarımızın hem bedensel, hem ruhsal sağlığı. Bu yüzden bu süreçte de, kararlı durarak, koyduğumuz kurallara başta kendimiz uyarak ve taviz vermeyerek, çocuğun yapacağı her hareket ve vereceği her tepkiye hazırlıklı olarak atlatacağız bu süreci. Bir bıçak almak istese eline küçük bir çocuk, ağlıyor diye “aman ellemeyelim oynasın” der miyiz? Ne kadar ağlasa, istese, tuttursa da asla taviz vermeyiz değil mi? Ateşle oynamak istese? Kendine zarar vereceğinden eminiz, teknoloji kullanımı da çocuklar için böylesine tehlikeli ve zararlı. Bunun idrakine varırsak, uygulamamız kolaylaşacak. Geçen bir avm girişinde cihazdan çocuğu geçirmek istemeyince, görevli bayan dedi ki: “Kullandıkları telefonlar bu cihazlardan kırk kat zararlı!”. Yani hiçbir ebeveynin cihazdan çocuğunu geçirdiğine şahit olmazken, aksine yüzlerce kez şahit oluyoruz…

Yasaklamayalım demiştik daha önce de. İnatlaşmayı, reddetmeyi, karşı çıkmayı artıracak bir etken çünkü bu. Ve çocukla –ne tepki verirse versin- tartışmaya girmeden, güzelce konuşarak “bundan sonra böyle bir uygulama kararı aldım senin iyiliğin için” diyerek uygulamaya başlayın. Söylediğinizdeki bütün karşı çıkmaları sükunetle karşılamaya çalışın. Size toz pembe günler vaat etmiyorum elbette. Bu iş “tereyağından kıl çeker gibi olacak” da demiyorum. Aksine çok zorlanacaksınız, çocuğunuzla aranızdaki iletişimin etkilenmesine sebep olacaksınız belki(ki buna çok dikkat edin, çatışmadan kaçınmak bu yüzden önemli), ama bıçak örneğini düşünün. Her şey onların iyiliği için…

Doğum Günü Meselesi…

Doğum günü kutlamak günümüzde çok sıradanlaşmış, neredeyse çevremizdeki konu komşu, eş-dost akraba herkeste şahit olduğumuz ve pek çoğumuzun da masumane gördüğü için uyguladığı bir kutlama türü. Maalesef…Neden maalesef diyorum? Çünkü bu masum görünen şeyin altında koskoca bir dünya yatıyor.

Peygamber (s.a.v.) tırnaklarını atlayarak keserdi bilir misiniz? Hadis kitaplarında böyle yazar. Sebebi de bir Yahudi çocuğu, bir gün Allah Rasulu(s.a.v.)’nu tırnaklarını keserken görüyor ve “aa benim babam da böyle keser” diyor. Ve Efendimiz(s.a.v.) sırf onlara muhalefet olmak ve benzememek için tırnak kesme şeklini değiştiriyor. Şimdi biz de sırf bir sünneti yerine getirmek için, ahir zamanda sünneti ihya sevabı almak için, tırnak kesme olayını bile bir ibadete dönüştürmek için O’nu taklit ediyoruz.

Ne kadar basit ve masum bir olay halbuki değil mi? Tırnak yani alt tarafı, herkes aynı kesiyordur büyük ihtimal. Ama Müslümanın gayri Müslim’ benzemesinden o denli sakındırıyor bu din bizi. Öyleyse bu çerçevede doğum günü kutlama olayına gelelim:

Bizim Peygamberimiz(s.a.v.) hayatında hiçbir zaman doğum günü kutlamamış. Sahabeler de O’na olan hürmetinden ne hayattayken,ne de ölümünün ardından böyle bir kutlama olayına girişmemiş. Hiçbir sahabenin, tabiinin, tebe-i tabiinin doğum günü kutladığına dair rivayet göremiyorum kaynaklarda(Gören varsa bildirsin lütfen). Sonraki dönemlere geliyorum, tarihi kaynakların bize söylediğine göre Osmanlı Tanzimat’la batı etkisine girene kadar padişahların da hiçbirinin doğum günü resmi olarak kutlanmamış ve o zamanın insanlarının da böyle bir olayı olmamış. Yani neymiş, İslam Devletleri bazında da değerlendirirsek olayı, batılıları taklit ettiğimiz o tarihimizin dönüm noktasına gelene kadar doğum günü diye bir şey, zaten Müslümanların gündeminde yokmuş. Öyleyse buraya kadar okuduysak bu yazıyı, (kendimiz de inanmıyorsak tarihsel araştırmalar yaparak) şuna kani olabiliriz ki, doğum günü kutlamak bir Müslüman adeti değildir. Bizim kendimize rehber edindiğimiz Peygamber(s.a.v.) ve “gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunsanız yolunuzu bulursunuz” diyerek işaret buyurduğu sahabe böyle bir şey yapmadığı için, bizim de onları –batıyı değil- örnek alarak bu olaydan kaçınmamız lazım.

Ama çocuklar görüyor ve istiyor? Kutlasak n’olur? Tamam, yapılmamış ama ne zararı var? Biz bu dinin içindeki büyük küçük pek çok değerimizi işte bu “n’olur canım”larla yitirdik maalesef. Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en büyük değer, “Biz Müslümanız, bizim bir duruşumuz var ve olmalı. Biz batıyı, gayri Müslimleri taklit etmemeliyiz” olmalı. Duruş çok önemli, daha önce bir yazıda da yazmıştım çok gerilerde kalmıştır şu an ama. Bu duruşu bu ortamda kendimizin edinmesi de öyle zor ki. Hiç ummadığımız insanlar doğum günü kutluyor, olayı basit görüyor, o şuuru o duruşu kaybetmiş. Olsun ama, bence çok küçüklükten itibaren biz bu konuda kendimiz de kararlı durursak, talep etmiyorlar. Hiçbir doğum gününe şahit olmadı benim çocuklar mesela. Sadece duyuyorlar ve belki içten bir özenti hali oluyor. (Hiç talep etmediler çok şükür).Ama görerek şahit olmak bambaşka bir şey. Partinin esas kahramanı kız/oğlan, herkesin ilgisi onun üzerinde. Hediyeler hele ve üzeri resimli, süslü püslü pastalar. Aman Ya Rabbi! Küçük bir çocuğu böyle bir ortama sokup, sonra da biz sana doğum günü kutlayamayız demek olmaz elbette. Anaokullarında doğum günü kutlamaları var bir de değil mi? Evlere şenlik. Çoğu anne, burada bir kaybediyor o duruşu zaten. “Herkesinkine şahit oluyor, onunki kutlanmasın mı yani?” Öğretmenle görüşüp, kutlama olduğu günler çocuğu yollamayabilirsiniz okula. Sanırım yok yazılanı okuldan atmıyorlardır.

İkinci cihet, “biz kutlama şeklinde yapmıyoruz ama ya, temsili bir pasta kesiyoruz, bir hediye alıyoruz. Öyle parti yapmıyoruz yani”ler var bir de. Yanlış bu da. Çocuk için o günü özelleştirmek, o gün adına bir şeyler yapmak kutlamadır. Sen bugün çocuğa bunu aşılarsın, yarın büyüdüğünde kendisi bu kutlama olayını partiye rahatlıkla çevirebilir. Gerek yok ki buna. Ya da şunu da duydum, o günü mevlüt havasında geçirmek. Eşi dostu toplayıp Kuran okumak. Yani “yılbaşı gecesi kutlamıyoruz, alternatifimiz var Mekke Fethi, Kutlu doğum” demek gibi bu da. Bir olaya İslami hava katarak değiştirmeye çalışmak… (bunun için Celaleddin Vatandaş’ın Tevhid ve Değişim kitabını şiddetle öneririm).

Şimdi ne yapalım? Bizim var olan kutlama ve değerlerimizi yeterince yansıtırsak, çocuktaki bu etrafta görerek oluşan açlığı gideririz. Her zamanki gibi İslam açık kapı bırakmaz, helal daire keyfe kafidir(çok sevdiğim bir sözdür). Bayramlarımız var mesela bizim. O günlerde geceden evi süsleyin, pastaları özel olarak hazırlatın bir gün önceden. Zaten çocuklara da bayramlık ciciler alınmış olacak. Mümkünse geniş bir aile iseniz, toplayın eşi dostu bayram günü evinize çocuklara şenlik yapın. Oyunlar eğlenceler tertipleyin. Bayram gibi bayram, kutlama gibi kutlama…

Kuran okumaya başlayan çocuklar için yapılan kutlamaları da belki soran olur, onu da not edeyim: Ben bunu güzel bir etkinlik olarak görüyorum. Kuran okumanın ne büyük bir şey olduğunu iliklerine kadar hissediyor çocuk. Hayatında hiçbir zaman böyle bir kutlama olmuyor ama Kuran okumaya başladığında bu durum öyle özel ki herkes tarafından sevgi ve ilgiyle karşılanıyor. Sırf artık Kuran okuyor diye insanlar ona sevinçlerinden hediye alıyorlar. Öyle güzel etki bırakıyor çocuklarda. (Yani tecrübeyle sabit olarak söylüyorum). Ömürleri boyunca konuşup anacakları bir gün oluyor onlar için. Doğum gününe de bir alternatif değil üstelik bu. Kılıf uydurma çabası da değil böylece. Hayatında bir kere Kuran okumaya geçeceğine göre,bir kez yapılan ve ona ömürlük hediye olan bir gün.

Doğum günü meselesi gibi pek çok mesele var bizi “basit” gördüğümüz için diğerlerine benzeten, özümüzü yitirmemize, duruşumuzu kaybetmemize sebep olan. Ama bu mesele hakikaten çok basit görüldüğü için yazmak istedim…Allah bizleri sırat-ı müstakim’den ayırmasın…Amin….

Bağırmayan Anneler Atölyesi Notları

28 Şubat tarihli Hatice Kübra Tongar ile Bağırmayan Anneler Atölye Notları

Seminerin son haftasında konu Ceza ve Ödül idi. Çocuk eğitiminde sıklıkla üzerinde durulan ve herkesin farklı görüş belirttiği bir konu bildiğimiz gibi. Ceza vermeli miyiz ne kadar vermeliyiz, ödül mü versek, rüşvete mi alışır vs. Bütün bu soruların cevaplarını tek seferde vermek elbette mümkün değil. Bildiklerimizle içimizden geçenleri harmanladığımız zaman bir sonuca varabiliyoruz ancak. Bir anne olarak bu konuda da birçok yazarla/psikologla hemfikir olduğum ya da ayrı düştüğüm noktalar var elbette; bu nedenle baştan belirtmem gerekir ki aşağıdaki satırlar seminer notlarıdır. Yani Hatice Hanım’ın seminer boyunca anlattıklarının bir özetidir. Katıldığım ya da katılmadığım yerler vardır ama bunları ayrıca belirtmeyeceğim yazı uzamasın diye.

  • Ceza değil, “mahrumiyet eğitimi” denilmesi, söylemi yumuşatma çabasıdır sadece. Yani çocuğun elinden sevdiği bir şeyi alarak, onu bundan mahrum etmek de bir çeşit cezadır. Ben çocuğa ceza vermiyorum, onu sadece sevdiği bir şeyden yoksun bırakıyorum demek bir nevi kılıf uydurmak oluyor.
  • Çocuğun sergilediği davranış, buz dağının görünen kısmıdır sadece. O davranışının altında, duyguları, algıları, beklenti ve öz(benlik) vardır. Bu yüzden çocuğun iç dünyasındaki bu soyut kavramları anlayabilmemiz için, somut kavram olan davranışa bakmak gerekir. Davranışa bakarak, bunun altında yatan nedeni anlamaya çalışmalıyız.
  • Bir yetişkinin duygularını kontrol edebilmesi ve itidalli olması gerekir. Çocuk bu oto kontrolü sağlayamaz ama bir yetişkin sağlayabilir. Sağlayamıyorsa, önce oradaki sorunu çözmesi gerekir.
  • Ceza çocuk eğitiminde kullanılmamalı ama mesela suçluları cezalandırıyoruz. Öyleyse ceza verebilmek için karşıdaki kişide 3B bulunması gerekir: Bilinç, Beceri, Bilgi. Çocuk muhakeme yeteneğinden yoksun olduğu için zaman zaman verilen cezanın nedenini bile anlayamaz. Ya da diyelim ki bir tabak bardak taşıma becerisinden yoksun ama sen ondan bu işi talep ettin ve yapamadı. Ceza veremezsin bu durumda, çünkü 3B’den biri eksik: Beceri. Çocuk onu yapacak beceriye sahip olmadığı için karşılığında ceza vermek mantıksız.
  • Bir olayın travmaya sebep olması için, o durumu yaşayan kişinin kendini çaresiz hissetmesi gerekir. Verilen cezalar arttıkça çocuk kendini ebeveyn karşısında çaresiz hissetmeye başlar ve bu durum beraberinde psikolojinin bozulmasını getirebilir. Aksi halde her cezaya muhatap olan çocuk travma yaşar diyemeyiz.
  • Ödül kendinden önceki alanı/olayı bir angaryaya, yani bir an önce geçilmesi gereken bir zorunlu duruma çevirir. Diyelim ki çocuk pasta yiyecek, önce sevmediği bir yemek koyuyorsun önüne ve bunu yediğin zaman pasta yiyebilirsin diyorsun. Yemek çocuk için işkenceye dönüyor. Ya da önce namazını kıl sonra tablet, önce ödevini yap sonra çizgi film gibi…
  • Başarmanın, bir şeyi yapıyor olmanın hazzı çocuk için ödül olmalı zaten, ekstra ödüle gerek yok. Bu iç huzur ve mutluluk ona en büyük mükâfat olmalı.
  • Ödül bir rüşvet gibi davranıştan önce değil, davranıştan sonra verilmelidir ve çocuğun bundan haberi olmamalıdır. Çocuk bir şey yaptıktan sonra, içimden geldiği için veriyorum şeklinde vermeli ve her seferinde verilmemeli, alışkanlık ve beklenti haline getirmemeli. Bu bir takdir ifadesi olur ve çocuğu mutlu eder, rüşvet gibi her yaptığı işi beklenti içinde yapmasının da önüne geçer.

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-2-

Çocukların ekranla tanışma yaşlarının en az 2 olması gerektiği bilimsel kaynaklar referans alınarak, birçok kitapta anlatılıyor. Gördükleri her kareyi hafızalarına kaydettikleri için bu yaş döneminden önce ekranla tanıştırmamak gerektiği ve daha birçok gerekçe açıklanıyor. (Bu detaylar konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için yer vermiyorum, araştırdığınızda görebilirsiniz.) Ama bu çizgi film izleme anlamında ekranla tanışmaya bir de tabletler eklendi ve neredeyse bir yaşındaki çocuk bile ekranı parmağıyla dokunup kaydırmayı biliyor hale geldi. Nasıl yapalım?

Çocuklarının iyiliği düşünen anneler olarak çizmemiz gereken yol şu olmalı zannımca. Çocuklarımızı 2 yaşından önce ekranla tanıştırmamalıyız. Bundan sonraki dönemde birkaç günde bir, belki haftada bir yaş grubuna hitap eden çizgi filmlere yer verebiliriz. Tablet için ise bence en az 4 yaşını beklemeli. Bu yaş grubu için de eğitici oyunlar ağırlıklı olarak yüklenmeli, internet kapalı olmalı, oyun yükleme ve kendi isteğine göre oyunlar seçmesine izin verilmemeli. Yasaklamak ya da hiç tablet almamak gibi bir seçenek de var. Çünkü bazı anneler bu -4 yaş- meselesine itiraz edecektir. Bu benim şahsi fikrim elbette. Daha önceki yazıda bahsettiğim yasaklamak mı açıklamak mı konusuyla bağlantılı olarak, hiç tablet almamayı ya da eve sokmamayı doğru bulmuyorum. Yasaklamaktan ziyade yönlendirmenin daha güzel olacağı kanaatindeyim. Aktivite kitaplarında yer alan aynısını bulmaca(bellek oyunu), fark bulmaca, gizli nesneyi bulma vs. gibi bütün etkinlikler sanal olarak da mevcut. (Elbette gerçeğin yerine sanalı koyalım manasında söylemiyorum. Şunu anladım ki bir yazı yazarken bir noktadan bakıyoruz diye, açıklamadığımız ve yazmadığımız diğer yönden hemen itiraz geliyor. Yok, öyle değil, kastettiğim şey yasaklamaktansa faydasına olacak şekilde yönlendirerek kullanmak). Daha büyükler için de daha önce tavsiye ettiğim “Çifte Dikiş” gibi, yetişkinler için fark bulmaca gibi eğitici zekâ oyunları yüklenebilir. Ama internetin devamlı kapalı olması, oyun yüklemek istediklerinde bunu birlikte seçerek yapmak gerekir. Zihin dünyalarını kirletecek görüntülerin yer aldığı pek çok oyun mevcut kızlar için de erkekler için de. Bu nedenle gözümüz her daim üzerlerinde olmalı. Misafirliklerde diğer arkadaşlarının tabletiyle oynarken de kontrol etmeli. Bizim kadar hassasiyet göstermiyor olabilirler ve bizim evde izin vermek istemediğimiz birçok oyun, görüntü, reklama oralarda maruz kalabilirler.

Bu tabletler için geçerli, gelelim telefonlara. Telefon bize ait bir iletişim aracı evet ama biz de onu çok çeşitli amaçlar için kullanıyoruz. İnternet erişimi dışında oyunlar yükleyip oynadığımız da oluyor. Candy Crash, Subway (nam-ı diğer Koşan çocuk) gibi oyunları telefonuna indirmeyip oynamayan çok az sanırım. O yüzden çocuklara bu telefonun sadece bir iletişim aracı olduğunu belki anlatamayız ama aidiyet meselesini kullanmamız gerekir. (E tabi sürekli çocuğun yanında oyun oynarsanız, işleri sarpa sardırırsınız. O zaman çocuk sizden daha çok hak sahibi oyun oynama konusunda). Telefonun size ait olduğunu bilmeli çocuk. İzinsiz dokunmamalı. Annesinin telefonunu ortada görünce hemen alıp oynamaya, çizgi film izlemeye başlıyor çocuklar. Anneler de şifre koyuyorlar çocuk alamasın diye. Yaş grubu daha küçük çocuklar için bu anlaşılabilir belki ama 3-4 yaş ve sonrası bir dönemde çocuktan sakınabilmenin tek çözümü şifre koymak olmamalı. Çocukla aramızda böyle bir kural/düzen olmalı  ve izinsiz sizin telefonunuzu almamalı. Telefonunuza oyun da yüklemeyin ki diyeceğim ama, çocuk eline geçirdiğinde store’dan oyun yüklemeyi çok iyi biliyor zaten. Bu konudaki tutumuzun kesin ve kararlı olmalı, çocuk sizin telefonunuzu her dakika istediği gibi alma ve kullanma hakkı görmemeli kendinde. Eğer çocuklarınıza tablet alacak durumunuz yoksa, telefonunuzu verecekseniz buna ciddi bir kısıtlama getirmelisiniz. Yine bir kural dahilinde yapmalı elbette bunu da, bu kuralın dışına çıktığında düzeni bozan taraf olduğu için vereceğiniz günkü hakkını da kaybetmiş olsun.

Peki ne sıklıkta kullanmalı? (Devamı gelecek…)

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI -1-

En çok problem yaşanan, kafa karışıklığına sebep olan konulardan birisi çocuklardaki teknoloji kullanımıdır. Meselenin birçok boyutu olması hasebiyle, değerlendirmeyi de çok boyutlu yapmak zorundayız. Önceden bu konuyu konuşurken sadece “ekranla tanışıklık” üzerinden konuşuyorduk. Çocuk kaç yaşında ekranla tanışmalı? Kaç yaşında çizgi film izlemeye başlamalı ve süresi ne kadar olmalı? Günlük sıklık mı haftalık program mı yapmalı? Hangi yayınları izletmeli? vs…gibi sorular zihnimizi kurcalarken çok daha geniş bir alana ulaştı teknoloji kullanımı. Akıllı telefonlar ve tabletlerin hayatımızda aktif bir biçimde yer almasıyla, çocukların artık bir şeyler seyretmekten de öte oyunla tanışması konusu da gündemimize girdi. Bu kez “Kaç yaşında tablet almalı? (daha büyükler için kaç yaşında telefon almalı) Ne sıklıkla müsaade etmeli? İnternet erişimi tamamen kapatılmalı mı?” gibi ve daha fazla soru, daha önceki soruları zaten tam halledememişken beynimizde yankılanmaya başladı. Bununla ilgili birçok yazı okumuş, program dinlemiş olsak da, baktık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Belki şartlar, belki çocuğumuzun durumu, belki etrafın etkisi bizi bambaşka bir noktaya taşıdı. Ama burada önemli olan tek şey vardı aslında: Bizim kafamızın da tam olarak net olmaması!

Biz bu sorulara bir yetişkin olarak kendi iç dünyamızda henüz cevap bulamamışken, işin çocuklara bakan yanını da tam anlamıyla neticelendiremedik. Ne kadar kullansa zararlı olur, kaç yaş öncesi onun için sakıncalıdır, onların yerine ne alternatif koyacağız, yasaklamak daha mı iyi herkeste varken gibi düşünceler kafamızda net olmayınca, çocuğa karşı tutumumuz da net olamadı haliyle. Bu kez çocuk, bizdeki bu tutarsızlığı hissettiği için çok güzel sömürebildi bizi. Küçük bir çocuk eline bıçak aldığında ne tepki verirsiniz? Çok net ve kararlı bir şekilde çekersiniz elinden ve o noktada tutumunuz da çocukta kesinlik uyandıracak şekilde olur. Çocuk bunu anlar. Ama eline tablet aldığında yarım ağızla “bırak da onu başka şeylerle uğraş” dersek olmuyor bu iş. Bir arkadaşım misafirliğe gittiğinde evin 9-10 yaşlarındaki iki erkek çocuğunun ikisinde de tablet olduğunu söyledi. Onlar orada durduğu müddetçe çocukların tabletle oynadıklarından bahsetti. Ve annenin de “ne yapayım, hep ellerinde engel olamıyorum” dediğini söyledi. Burada düşündüğüm konu şu: Gerçekten rahatsız oluyor mu anne? Bir taraftan içinde, yanlış bir şeyler olduğunun farkında ve vicdanen rahatsız, ama bir taraftan da içten içe bu durum işine gelmiyor mu? O iki erkek çocuk, kafasını tablete gömdüğünde sesleri çıkmaz. Kavga yok, gürültü yok ve annenin onlara alternatif sunma gibi bir uğraş verme zorunluluğu yok. Nefse ne kadar hoş geliyor değil mi? Çünkü tam anlamıyla anne kendini, bu durumun zararları konusunda ikna edebilmiş değil. Öyle olsa, imkanları zorlayıp bu duruma bir dur demeye çalışırdı. Bunlar tabi benim gözlemlerin neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerim. Bu bir tane örnek değil çünkü, onlarcasına tanıklık ediyoruz. Geçenlerde yine bir misafirlikte 11 yaşındaki erkek çocuk tableti elinden bırakmadı bütün akşam. (Diğerleri oyun oynamaya çalışırken bu kez herkesin aklı onda kalıyor haliyle.) Annenin savunması çok açıktı aslında: “Ne yapayım, tableti ellerinden alsam birbirlerine saldırıyorlar, hep bir kavga gürültü. En azından böyle sesleri çıkmıyor.” Çünkü bu durumun çocukta bıraktığı hasarın ve zararın net olarak bilincinde değil. Siz de kendi hayatınızda ya da etrafınızda şahit olmuşsunuzdur böyle vakalara.

Bazen hepimiz bunu yapıyoruz aslında değil mi? Misafir gelecek acelemiz var, iş çok vakit az. Vereyim eline tableti, telefonu ya da açayım bir çizgi film. O oyalanırken işlerimi halledeyim. Hem (çok çocuklu evlerde) kimse birbirine sataşmaz, ses seda da çıkmaz. Bunu biz kendi zihnimizde bir alternatif olarak düşündüğümüz için zaten çocuk da anlıyor durumu ve kullanıyor. Bir yere gittiğinizde “canım sıkıldı” kozunu kullanarak, sizi misafirlikte iki laf ettirmeyerek zor durumda bırakarak, evdeki çocuklarla bilhassa yaramazlık yapar şekilde bir irtibat kurarak sizi ona tablet/telefon vermeye zorlamıyor mu? Çünkü bunu bir kurtuluş yolu ve alternatif olarak gördüğünüzü biliyor çocuk. Ve kendisi de böyle görüyor. Acelemiz olduğunda mutfakta yemek yaparken mesela, önüne birkaç tencere tava koyup “hadi sen de burada yemek yap” demek alternatif olarak düşünülmüyor. İşlere dahil edeyim, oyalansın demek ya da. Oyun olmasa da, sözel olarak iletişim kurma yolunu da seçmiyoruz. Gel bakalım yanıma, hadi son harften kelime söylemece oynayalım ve benzeri birçok oyunla sözlü olarak da yanımızda oyalayabilmeyi alternatif olarak görmüyoruz. Bulaşık makinesi var diye bir su bardağını bile elimizde yıkamamayı marifet sayan kadınlar olarak, teknoloji var nasılsa deyip çocukları oyalamanın yolunu da aramıyoruz. Ver kurtul diyoruz bazen. Ve bu durum beraberinde bağımlılığı da getirebiliyor. Yani “çok bağımlı ne yapacağımı bilemiyorum” diye dert yanıyoruz ya bazen, suçun burada –maalesef- biz ebeveynlerde olduğunu düşünüyorum. Peki bu durumun önüne geçmek için ne yapmalıyız? Bu zamana kadarki davranışlarımızı düşünürsek çocuğumuz bağımlı mı, bağlı mı sadece? Kaç yaşından itibaren ve ne kadar süreyle müsaade etmeliyiz? Tek tek cevaplayalım…