Neyi Önemsiyoruz?

Okulların açılışının dördüncü haftasındayız. Zaman öyle hızla geçiyor ki, ömür sona doğru yaklaşıyor. Üç ay tatil var derken, ne zaman tatil bitti de okul bile bir ayı geride bıraktı. Ama tabi bu yazının konusu bu değil…

Akşam oğlanı okuldan alırken birçok velinin çocuklarıyla konuşmalarına şahit oluyorum. Elbette istisnalar var, bunları her zaman için mevzunun dışında tutmakla birlikte, şu dört haftalık zaman dilimi içerisinde bir kez bile rastlamadığımı esefle belirtirim. İstisna olmayan genelleme velinin çocukları ile arasında geçen diyaloglar hep şöyle: “Dersler nasıldı, hangi konuları gördünüz, hangi harftesiniz, sınav var mıydı, derste söz aldın mı” ve buna benzer cümleler…

Bütün gün okulda olsam (ki 16 sene boyunca ben de oldum zamanında!) ve tam da zil çalıp ipimi koparmış gibi bahçeye fırlasam, sırtımdaki beş yüz tonluk çantayı kendisine taşıtmak suretiyle kapıda beni bekleyen bir anne-babam olsa, duymak isteyeceğim ilk cümle: “Günün nasıl geçti?” olurdu. Ama bunu, dersleri ima ederek sorması değil ha, gerçekten de günümün nasıl geçtiğini merak ederek sormasını dilerdim. “Eğlendin mi, mutlu muydun, üzgün mü? Sevinçli mi geçti, kırgın mı? Arkadaşlarınla veya öğretmenlerinle diyaloğun nasıldı? En çok hangi arkadaşınla oynadın, teneffüslerde iyice kudurdun mu!”

Çocuklarıyla ders konularını çok konuşmayan bir veliyim esasen. Blogu uzun zamandır takip edenlerin de bildiği ve blogun adından da anlaşıldığı gibi “okullu okulsuz” kafasında bir veli, anneyim. Çocuğu okuldan aldığımda da ilk soru misal “bugün mangalayı kimlerle oynadın, eğlendiniz mi, kim yendi?” Ve sonrasında çocuğun heyecanla anlattığı bir dizi serüven. Dersleri, ödevleri benim değil, onun sorumluluğunda. Dersi derste dinlemediğinde, ödevlerini yapmadığında, sonuçlarıyla karşılaşıp, bir dahaki sefer ona göre davranacaktır, ya da davranmayacaktır. Bilemem, telkinde bulunurum sadece, nasihat eder, kendi öğrenciliğimden dem vururum, gaza getirmeye çalışırım belki, ama günü gününe takip etmem.

Velilerin çocukların hayatında en çok önemsediği şey dersler. Ödevleri deli gibi takip ediyorlar. Hocalar whatsapp grupları kurup ödevleri oradan gönderiyorlar. Veli günü gününe çocuğun ödevini takip ediyor. Çocuk o kadar sorumsuz ki, ev ödevini zahmet edip bir kenara not almıyor. Nasılsa anne öğreniyor, hem öğretmen yazmasa da, anne diğer velilere sorup öğrenir nasılsa. Umurunda değil ki çocuğun, annenin daha çok umurunda! Oysa öğretmenin bu konuda veliyle işbirliği içerisinde olmak yerine, ona tavsiyede bulunması gerekir bir pedagojik yaklaşım olarak: Bırakın çocuklar sorumluluk alsın, ödevini defterine yazsın, yazmadığında ve yapmadığında ertesi gün sonuçlarına kendisi katlansın demeli. Milli Eğitim Bakanlığı gerçi ödevi yasaklamıştı değil mi? Ama onun da hiçbir önemi yok. Çünkü veliler çıldırmış gibi ödev istiyorlar. Hoca o gün ödevi yazmadıysa gruptan, telaş başlıyor: “Hocam ödev yok mu yoksa!?” Ödev olmazsa, okuldan eve gelen çocuğu zapt edemiyor çünkü, neyle oyalayacak? Çocuk gelip tabletin, televizyonun başına oturuyormuş. Ödev olunca en azından ödevleriyle oyalanıyormuş, daha iyiymiş. Hey gidi şimdinin çocukları! Bir yanınız gerçekten kısmetli ama, bir yanınız da çok buruk…

Üniversiteye başladığım seneye kadar 12 senelik öğrencilik hayatım boyunca elbette ödevlerim oldu, bir kez bile anne-babam ödevini yap demediği gibi ödevimi de bilmedi. Sizin de öyledir hatırlarsınız, böyle 90lar’ı anlatırken “aa bizde de aynıydı” diyen nesiliz biz değil mi? Bu belki işin daha uç noktası, bu kadar ilgisiz olmaları da doğru değildi elbet ama biz sorumluluğunu bilen bir nesil olabildik böylece. Yaptıklarımızın olumlu ya da olumsuz sonucunun sebebinin biz olduğumuzu bildik, kimseyi suçlamadık. Şimdi çocuk ödevini yanlış sayfadan yapıp gitse okula, eve gelince annesini suçlayacak. Annesi de özür dileyecek, sonra gruptan yazacak “ay hocam benim kabahatim, yanlış sayfa söylemişim X’e. Affedersiniz” diyecek. Hoca da affedecek. Bu devran hep böyle sürüp gidecek…mi dersiniz? Sanmıyorum…

Çocukların içinde bulunduğu her yaşın tadını çıkarmaya, geri gelmeyecek o anları doyasıya yaşamaya hakları var ve bu hakları ellerinden alınıyor. Bana kalırsa bu da bir çeşit çocuk istismarı. 5.5-6 yaşından itibaren koca çanta sırtında, derslerin yükü de çantanınkinden ağır bir biçimde omuzlarında. Çocuklara resmen zulmediyoruz. (Buradaki “resmen” hakiki manada kullanılmıştır, çünkü çocuğa bu zulmü reva görmek resmi makamlarca bir zorunluluk addedilmiştir. )

Çocuklarınızı okuldan alınca, derslerden, sınavlardan, quizlerden, testlerden uzaklaştırın zihinlerini. Duygu dünyalarına hitap edin. Bugün seni en çok ne mutlu etti, ne üzdü, ne kızdırdı, ne heyecanlandırdı filan gibi sorularla duygularını ifade etmelerine ve tanımalarına fırsat verin. Havalar güzelse eve gitmeden parklara uğrayın, nefes alsın çocuklar NEFES…

Reklamlar

Kendin Yap…

DIY diye bir akım var bilirsiniz. Açılımı “Do it yourself” olan bu akım, bir şeyleri kendin yap manasına geliyor; bu her ne olursa. Kendii becerine, hayal gücüne, yöneldiğin alana bağlı. Ayrıca böylece artık maddelerin de çoğunu değerlendirmiş oluyorsun. Bazı kadınlar müthiş işler başarıyorlar, insan hayranlıkla izliyor doğrusu. Eskimiş bir kıyafetten çocuğuna etek-elbise yapanlar, hadi o olmadı oyuncak bebeklere elbiseler dikenler, keçeden binbir çeşit harika ürünler çıkaranlar, plastik şişe, karton rulo gibi atık eşyalardan geri dönüşüm harikası ortaya çıkaranlar…

“Çocuklarla nitelikli zaman geçirmek” ve “kapitalizmin tuzağına düşmeden az eşya,az oyuncak almak” kavramlarının ikisini birleştirince de ortaya DIY çıkmıyor mu sizce de? Çocuklarımızla etkinlik yapalım ama ne yapalım sorusunu sıkça soruyoruz. Çeşit çeşit etkinlik malzemeleri satılıyor dükkanlarda: Renkli simli şöniller, irili ufaklı ponponlar, çeşit çeşit boncuklar, keçeler, evalar vs… Bunların hepsini almak işin kolay tarafı da, ne tür etkinlikler yapacağını bulmak zor. Ben de bu konuda sıkça soru alıyorum ama bu postun devamında bunun tatmin edici bir cevabını alamayacaksınız malesef. Çünkü hayal gücü ve el becerisi konusunda sınıfta kalmış bir anne olarak, ben de bu manada zorluk çekiyorum, ama yalnız olmadığımı biliyorum . İşte bu sıkıntıları çeken annelere diyorum ki, iyi ki internet var, google var. El becerimiz çok gelişmiş olmasa da yapabileceğimiz daha basit etkinlikler var. Aslında bu yazı ile amacım, yapabileceğimiz etkinliklere örnek vermek değil, neden böyle bir şey yapmamız gerektiği üzerine konuşmak…

Çocukla birlikte bir şeyler yapıyor olmanın olumlu pek çok tarafı var. Çünkü bu durum çocukta şöyle pozitif düşüncelere sebebiyet veriyor.

  • Ben güzel şeyler başarabiliyor, emek verdiğimde ortaya çok güzel şeyler çıkarabiliyorum. (kendine güven ve saygı)
  • Annem bana değer veriyor ve benimle birlikte bir şeyler yapıyor, zaman ve emek harcıyor.(güvenli bağlanma)
  • Her şeyi satın almak zorunda değiliz, elimizden geldiğince yapabileceğimiz şeyler olacak, bunları parayla almaktansa yapmayı deneyelim.(üretimin içerisinde yer alma, tüketim çılgınlığına kapılmama)
  • Emek vererek yaptıysam onu korumalıyım, zarar gelmemesi için çok iyi muhafaza etmeliyim. (Eşyaya saygı ve eşya ile arasında sağlıklı ilişki kurma)

Çocukta yer eden bu duygu ve düşünceler elbette çoğaltılabilir. Bunlara ek olarak, çocuğun ileride hatırlayacağı çok güzel anılar olması da büyük bir artı bana kalırsa. Çocuğu okulsuz olan annelerin daha çok arayış içerisinde olduğunu görüyorum ki aslında 5.5 yaş okulsuz annesi olarak çok iyi anlıyorum. Fakat çocuğu anaokuluna giden ebeveynlerin de bu konulara duyarsız kalmaması gerekiyor. Çocuk nasılsa okulda etkinlik, aktivite yapıyor, arkadaşlarıyla oynuyor diye düşünülerek, o dönem çocukların evde daha çok ihmal edildiklerini düşünüyorum.

beşikOkullu olsun olmasın bütün çocukların yukarıda saydığım hisleri zaman zaman hissetmeleri gerektiği kanısındayım. Benim el becerim sıfır diyorsanız bile denemenizi öneririm. Çünkü internette ararken karşılaştığınız görsellerin çok uzağında ürünler ortaya çıkarsanız bile emin olun o, çocuk için çok kıymetli olacak. Misal, ben bir gün şu yanda gördüğünüz pet şişeden beşik yapımına rastladım ve ortanca çiçeği için yapmak istedim. Yaptığımız beşik güzel oldu ama tabi buna bu kadar benzemedi. Fakat evdeki diğer beşikleri açık ara solladı, ev gezmelerine götürülen, bebeklerin içinde sallandığı yegane beşik olup, diğerleri hemen unutuldu.

keceden-kukla-ornekleri-7 Sonra bir gün, kartondan trafik yolu yapıyorlar ya hani, onlara rastladım, resim çizimi ilkokuldaki o ev,dere,bahçe üçlüsünden öteye gidemeyen bir insan olarak, google’dan park, cami çizimine bakarak bir mahalle ortaya çıkardık. Keçeleri, evaları aldık geldik ama bunlarla ne yapılır bilemedik,  el becerisi çocukken zincir atmaktan ileriye gidemeyen biri olarak yine internete danışıp, kendi kapasiteme göre örnekler çıkardım.

Yani gerçekten de el becerim yok diye düşünmeyin(hem belki kendinize karşı önyargılısınızdır), çocuğunuzla yapabileceğiniz böyle müthiş etkinlikleri kaçırmayın. Büyüdüklerinde okullarda el işi derslerinde (öyle bi ders kaldı mı ki) ya da Bilgi Evleri, İsmek gibi kurslarda yapmaya başladıklarında bu güzel anılarda sizin yerinize başkalarını hatırlayacaklar. Bir anne olarak, şahsen ben bunu istemezdim…

 

Teog ve Neden Okulsuz Eğitim?

Çocuklarını (şimdilik bir tanesini) okula gönderen bir veli olarak, benim gibi düşünen velilerle ortak noktamız şu: Bizim bu sisteme kurban edilecek çocuklarımız yok! Dahası, olmamalı!

Yıllarca el yazısı ile çocukların hayatını alt üst ettiler. Üstelik el yazısının bir gayesi de yok. Hayatın hangi alanında kullanılıyor? Hiç! Bilgisayar çağında düz yazı bile neredeyse kullanılmıyor, her şey elektronik ortamda yazılıp çıktısı alınıyor. Birçok şey e-posta yoluyla hallediliyor. İşin saçma tarafı, ilkokuldan sonraki okul serüveninde de düz yazı kullanılıyor. Yani çocuk, sadece okulun ilk üç dört yılı kullanacağı, ömrü boyunca bir daha hiçbir yerde kullanmayacağı bir yazı biçimini öğrenerek eğitim hayatına başlıyor.

Sonra müfredat, gereksiz bilgiler yığını…

Ve sınavlar…

Cumhurbaşkanı “ben derim, kaldırılır” gibi bir cümle kurdu Teog sınavı için. Bizim zamanımızda var mıydı, ne saçma dedi. Daha bir sürü enteresan şeyler söyledi de neresinden başlasak? Sanırım bundan birkaç ay önce yurtdışından ithal olarak getirildi bizim cumhurbaşkanımız. Teog bu sene çıkmadı çünkü. Eğer bu kadar saçma buluyorsa, bugüne kadar aklı neredeydi diye soruyor insan. Bir sözüyle kaldırılacaksa-ki öyle de oldu gördük,iş bu kadar basitmiş- neden böylesine saçma bulduğu ve karşı çıktığı bir sistemi bugüne kadar kaldırmadı? Şimdi kaldırarak, bir ay sonra sınava girecek öğrencilere kıyak mı geçilmiş oldu? Yahu bu çocuklar yaz boyu kurslara gittiler, özel dersler aldılar, ders çalışıp test çözdüler. Ve birisi çıkıp bütün bu çabanın boşa olduğunu söylüyor. Her lise kendi sınavını mı yapsın, sınav olmasın mı, herkes kafasına göre mi takılsın bilemiyoruz henüz belli değil, ama bildiğimiz bir şey var ki: bu ülkenin eğitim sistemi  çocuklarla deney faresi gibi oynuyor. Bir ülke, yıllarca eğitim sistemini nasıl oturtamaz ya? Ben üniversite mezunu olmama rağmen takip edemiyorum sistemi, özel ders öğrencilerimin kaç tane sınava, hangi sınava(yani adı nedir), ne zaman gireceklerini takip edemez oldum değişen sistemle. Üstelik bu sistem özellikle de son 15 yıl içinde sürekli değişim gösterdi. Anlayana…

Sisteme, eğitime, evlatlarımıza yapılanlara karşı öfkeli olmak sonuna kadar hakkımız, öğrenilmiş çaresizlik içinde de hayatlarımızı sürdürmek zorunda kalışımızın acziyeti de bizi daha depresif kılıyor. Nebevi bir eğitim metodu benimseyebilsek keşke, eğitimin içeriğinin İslamiliğinden bahsetmiyorum ilk etapta, sistemin/yolun akla/mantığa/vicdana ve daha da önemlisi insana uygun oluşundan bahsediyorum.

Tam da bunları düşündüğümüz şu sıralar okuduğum Nebevi Eğitim Modeli Daru’l Erkam kitabının yazarı Muhammed Emin Yıldırım, önsözünde şöyle yazmış kitabın:

“Her gelenin “sil yeniden başla” diyerek avami bir tabir ile adeta şamar oğlanına dönüştürdükleri bir sistemle ne yazık ki, eğitim ve öğretim için emanet edilen talebeler, eğitilerek bırakın kabiliyetlerinin geliştirilmesini, var olan potansiyelleri bile köreltilip dışarı salıverilen insanlara dönüşmüşlerdir.”

Böylesine üstün potansiyel ile doğan yavrularımıza tam olarak yaptıkları bu değil mi? Ve bizim de bu sistem içinde yukarıda söylediğim alternatifsizlikten ötürü “öğrenilmiş çaresizlik”içinde hareket etmemiz doğru mu? Hayır, değil! Çözüm her zaman vardır ve olmalı da…

Çocuğunu okula gönderen “okulsuz” anne olarak, göndermeyen annelerin de çoğuna soru olarak yöneltilen “neden okulsuz eğitim” cümlesinin cevabının bir kısmının yukarıda aşikar olduğunu zannederim…

Neden Okulsuz Eğitim? Güzel Bir Video…

Aşağıya koyduğum videoyu, sayfalarca yazı yazmak yerine koyuyorum. Derdimi(zi) anlatmak için. Neden okul sistemine karşı olduğumu(zu), okulun çocukların ve genel manada insanların fıtratlarına neden ters olduğunu ve özellikle de içinde bulunduğumuz ulus-devlet anlayışı içerisinde çocuklar üzerinde neden okulun olumsuz etkileri olduğunu düşündüğümü(zü) anlatmak için…

Bu konular çok derin olduğundan sık sık sohbetini yapacağız inşaAllah ve ev okulu ile okulsuzluk arasındaki farktan da bahsedeceğiz birlikte…Hangisini desteklediğimizden bahsedeceğim ama sitenin isminden o kısmı anlaşılıyor sanırım.

 

Neden Okulsuz Eğitim?

:”Onlara da hak veriyorum ve aslında ben çocuklar için üzülüyorum. Sizi burada beş-altı saat bu sıralarda oturtsam durabilir misiniz? Biz bu çocukları hem bu sıralarda saatlerce oturtuyor, hem susturuyor, hem de dikkatlerini bir konu üzerine toplamaya çalışıyoruz.”

“Çocuklar bazen geliyor eve gelen bir misafiri anlatıyor, birisi annesinin doğum günü olacakmış haftaya ondan bahsediyor. Anlıyorum sevinçlerini benimle paylaşmak istiyorlar ama her birine söz hakkı versem 32 kişi, ben nasıl ders işleyeyim”

“Yaş grubu olarak küçükler. 4+4+4 sistemi ile çocukları 60. ayından itibaren okula gönderiyorsunuz ama bu çocuklara zulüm oluyor. Birinci sınıf daha kolayca geçse de, ikinci sınıfın müfredatı ağır olduğu için çocuklar çok zorlanıyor.Bakıyorum çok sıkılıyorlar, ama benim de yetiştirmem gereken bir müfredat var. Bazen sırf bu yüzden resim dersi, oyun ve fiziksel aktivite gibi dersleri yetişmeyen konular için kullanmak zorunda kalıyorum. Sistem hem bize çocuklara haftada 4-6 saat oyun oynatın çok sıkmayın diyor, hem verdikleri müfredat ile öyle bir sıkıştırıyor ki yetiştirmek için o oyun saatlerinden çalmak zorunda kalıyoruz. ”

Bunlar bir ilkokul öğretmeninin dilinden dökülen cümleler…

Aslında biliyorum bunların üzerine hiçbir söz eklememe gerek yok…

12yilzorunluegitim_2Çocuklarımızı küçücük yaşlardan itibaren fıtratlarına çok zıt bir sistem olan okullara göndermiyoruz aslında,onları oraya hapsediyoruz. Şimdi uzun uzun okulsuzluğu anlatacak değilim, okula göndermezsek ne yapalım’a da girmeyeceğim. Bunlar çok derin konular ve bu yazı için çok çok uzun mevzular. Burada değinmek istediğim şey, bir öğretmenin bakış açısı ile okulsuzluk fikrimizi ne denli desteklediğini göstermek. Ve çocuklarımızı okula gönderiyorsak, en azından çocuk olduklarını unutmadan davranmak gerek onlara. Okulda çöp atmaya giderken seke seke gidiyorsa, şımarıklığından değildir o, parkta oynaması gereken bir saatte ve yaşta sıralara üniformalara, suskunluğa hapsetmeye çalıştığımız içindir mesela. Öğretmen bilemiyorsa bile nasıl tepki vereceğini, biz yüklenmeyelim ve gerekirse öğretmenlerle konuşalım bu meseleleri…

Bir de veliler…korkunç durumdalar… Sırf bu bile bir çocuğu okula göndermeme sebebi olabilir. Okulda işlenen ders yetmiyor gibi, eve verilen birkaç sayfa ödevi yetersiz görüyor ve kaynak kitap diye çıldırıyorlar. Toplantıda veliler,  çocuklarına kitap okutturamadıklarından bahsettiler ve öğretmenden ceza vermesini istediler. Evet yanlış duymadınız. Evde çocuğuna kitap okutamıyor. Kendi kıt aklıyla çocuğu üzerinde kuramadığı disiplini öğretmenden bekliyor. Okumayana ceza verin diyor. Öğretmen “ben aslında çok ceza verme taraftarı değilim ama tamam o zaman, kitabını okuyamayan teneffüste kitap okusun” diyor. Yapılması gereken bir işin/eylemin/ödevin yapılmaması karşılığında ceza olarak aynı işin/eylemin/ödevin verilmesi korkunçluğu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yerde okumuştum. Şöyle diyordu: “Biz yazı yazmayı sevmeyen bir nesiliz çünkü, yaramazlık yaptığımızda “elli kere bu cümleyi defterine yaz” diye ceza veriyorlardı. Ceza olumsuz bir şeydir. Yazı ya da okumak ceza olarak verilir mi?” 

Yani nerden baksan tutarsızlık,nerden baksan ahmakça! Başımız belada…

(Bu arada Peygamber ve sahabi dönemini ve  hulefa-i raşidin dönemini iyice araştırırsanız, günümüzdeki gibi bir okul mantığının asla olmadığını görebilirsiniz. Bunu özellikle İslami referans olması açısından yazıyorum.)