Doğum Günü Meselesi…

Doğum günü kutlamak günümüzde çok sıradanlaşmış, neredeyse çevremizdeki konu komşu, eş-dost akraba herkeste şahit olduğumuz ve pek çoğumuzun da masumane gördüğü için uyguladığı bir kutlama türü. Maalesef…Neden maalesef diyorum? Çünkü bu masum görünen şeyin altında koskoca bir dünya yatıyor.

Peygamber (s.a.v.) tırnaklarını atlayarak keserdi bilir misiniz? Hadis kitaplarında böyle yazar. Sebebi de bir Yahudi çocuğu, bir gün Allah Rasulu(s.a.v.)’nu tırnaklarını keserken görüyor ve “aa benim babam da böyle keser” diyor. Ve Efendimiz(s.a.v.) sırf onlara muhalefet olmak ve benzememek için tırnak kesme şeklini değiştiriyor. Şimdi biz de sırf bir sünneti yerine getirmek için, ahir zamanda sünneti ihya sevabı almak için, tırnak kesme olayını bile bir ibadete dönüştürmek için O’nu taklit ediyoruz.

Ne kadar basit ve masum bir olay halbuki değil mi? Tırnak yani alt tarafı, herkes aynı kesiyordur büyük ihtimal. Ama Müslümanın gayri Müslim’ benzemesinden o denli sakındırıyor bu din bizi. Öyleyse bu çerçevede doğum günü kutlama olayına gelelim:

Bizim Peygamberimiz(s.a.v.) hayatında hiçbir zaman doğum günü kutlamamış. Sahabeler de O’na olan hürmetinden ne hayattayken,ne de ölümünün ardından böyle bir kutlama olayına girişmemiş. Hiçbir sahabenin, tabiinin, tebe-i tabiinin doğum günü kutladığına dair rivayet göremiyorum kaynaklarda(Gören varsa bildirsin lütfen). Sonraki dönemlere geliyorum, tarihi kaynakların bize söylediğine göre Osmanlı Tanzimat’la batı etkisine girene kadar padişahların da hiçbirinin doğum günü resmi olarak kutlanmamış ve o zamanın insanlarının da böyle bir olayı olmamış. Yani neymiş, İslam Devletleri bazında da değerlendirirsek olayı, batılıları taklit ettiğimiz o tarihimizin dönüm noktasına gelene kadar doğum günü diye bir şey, zaten Müslümanların gündeminde yokmuş. Öyleyse buraya kadar okuduysak bu yazıyı, (kendimiz de inanmıyorsak tarihsel araştırmalar yaparak) şuna kani olabiliriz ki, doğum günü kutlamak bir Müslüman adeti değildir. Bizim kendimize rehber edindiğimiz Peygamber(s.a.v.) ve “gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tutunsanız yolunuzu bulursunuz” diyerek işaret buyurduğu sahabe böyle bir şey yapmadığı için, bizim de onları –batıyı değil- örnek alarak bu olaydan kaçınmamız lazım.

Ama çocuklar görüyor ve istiyor? Kutlasak n’olur? Tamam, yapılmamış ama ne zararı var? Biz bu dinin içindeki büyük küçük pek çok değerimizi işte bu “n’olur canım”larla yitirdik maalesef. Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en büyük değer, “Biz Müslümanız, bizim bir duruşumuz var ve olmalı. Biz batıyı, gayri Müslimleri taklit etmemeliyiz” olmalı. Duruş çok önemli, daha önce bir yazıda da yazmıştım çok gerilerde kalmıştır şu an ama. Bu duruşu bu ortamda kendimizin edinmesi de öyle zor ki. Hiç ummadığımız insanlar doğum günü kutluyor, olayı basit görüyor, o şuuru o duruşu kaybetmiş. Olsun ama, bence çok küçüklükten itibaren biz bu konuda kendimiz de kararlı durursak, talep etmiyorlar. Hiçbir doğum gününe şahit olmadı benim çocuklar mesela. Sadece duyuyorlar ve belki içten bir özenti hali oluyor. (Hiç talep etmediler çok şükür).Ama görerek şahit olmak bambaşka bir şey. Partinin esas kahramanı kız/oğlan, herkesin ilgisi onun üzerinde. Hediyeler hele ve üzeri resimli, süslü püslü pastalar. Aman Ya Rabbi! Küçük bir çocuğu böyle bir ortama sokup, sonra da biz sana doğum günü kutlayamayız demek olmaz elbette. Anaokullarında doğum günü kutlamaları var bir de değil mi? Evlere şenlik. Çoğu anne, burada bir kaybediyor o duruşu zaten. “Herkesinkine şahit oluyor, onunki kutlanmasın mı yani?” Öğretmenle görüşüp, kutlama olduğu günler çocuğu yollamayabilirsiniz okula. Sanırım yok yazılanı okuldan atmıyorlardır.

İkinci cihet, “biz kutlama şeklinde yapmıyoruz ama ya, temsili bir pasta kesiyoruz, bir hediye alıyoruz. Öyle parti yapmıyoruz yani”ler var bir de. Yanlış bu da. Çocuk için o günü özelleştirmek, o gün adına bir şeyler yapmak kutlamadır. Sen bugün çocuğa bunu aşılarsın, yarın büyüdüğünde kendisi bu kutlama olayını partiye rahatlıkla çevirebilir. Gerek yok ki buna. Ya da şunu da duydum, o günü mevlüt havasında geçirmek. Eşi dostu toplayıp Kuran okumak. Yani “yılbaşı gecesi kutlamıyoruz, alternatifimiz var Mekke Fethi, Kutlu doğum” demek gibi bu da. Bir olaya İslami hava katarak değiştirmeye çalışmak… (bunun için Celaleddin Vatandaş’ın Tevhid ve Değişim kitabını şiddetle öneririm).

Şimdi ne yapalım? Bizim var olan kutlama ve değerlerimizi yeterince yansıtırsak, çocuktaki bu etrafta görerek oluşan açlığı gideririz. Her zamanki gibi İslam açık kapı bırakmaz, helal daire keyfe kafidir(çok sevdiğim bir sözdür). Bayramlarımız var mesela bizim. O günlerde geceden evi süsleyin, pastaları özel olarak hazırlatın bir gün önceden. Zaten çocuklara da bayramlık ciciler alınmış olacak. Mümkünse geniş bir aile iseniz, toplayın eşi dostu bayram günü evinize çocuklara şenlik yapın. Oyunlar eğlenceler tertipleyin. Bayram gibi bayram, kutlama gibi kutlama…

Kuran okumaya başlayan çocuklar için yapılan kutlamaları da belki soran olur, onu da not edeyim: Ben bunu güzel bir etkinlik olarak görüyorum. Kuran okumanın ne büyük bir şey olduğunu iliklerine kadar hissediyor çocuk. Hayatında hiçbir zaman böyle bir kutlama olmuyor ama Kuran okumaya başladığında bu durum öyle özel ki herkes tarafından sevgi ve ilgiyle karşılanıyor. Sırf artık Kuran okuyor diye insanlar ona sevinçlerinden hediye alıyorlar. Öyle güzel etki bırakıyor çocuklarda. (Yani tecrübeyle sabit olarak söylüyorum). Ömürleri boyunca konuşup anacakları bir gün oluyor onlar için. Doğum gününe de bir alternatif değil üstelik bu. Kılıf uydurma çabası da değil böylece. Hayatında bir kere Kuran okumaya geçeceğine göre,bir kez yapılan ve ona ömürlük hediye olan bir gün.

Doğum günü meselesi gibi pek çok mesele var bizi “basit” gördüğümüz için diğerlerine benzeten, özümüzü yitirmemize, duruşumuzu kaybetmemize sebep olan. Ama bu mesele hakikaten çok basit görüldüğü için yazmak istedim…Allah bizleri sırat-ı müstakim’den ayırmasın…Amin….

Reklamlar

Salyangoz Salsal Serisi

Öncelikle şunu söyleyeyim: Tanıttığım bütün kitaplar İslami bir süzgeçten ŞAHSIM tarafından geçirilmiş kitaplardır. Örfen, dinen, ahlaken faydalı bulduğum kitapları, diğer çocuklar da faydalansın diye tanıtıyorum. Elbette ki aynı fikirde olmayabiliriz, siz beğenmiyor olabilirsiniz, ters de bulabilirsiniz kendi düşünce ve İslami bilgi yapınıza. Ama gerek animasyon, gerek kitap tavsiyelerinde kılı kırk yardığımı bilmenizi isterim. Kendi çocuklarım için istemediğimi, hiçbir Müslüman kardeşimin çocuğu için isteyecek de değilim. Bu manada bir güvensizlik yaşayanların haklı tarafları var, çünkü karşınızdaki insanı tanımıyorsunuz ve instagramda da İslami oluşuna güvendiğiniz halde fikir ve paylaşımlarıyla sizi hayal kırıklığına uğratanlar vardır. Ama ben bu açıklamayı en azından bazılarının kalbine sükunet vermesi için yazıyorum. Güvenmemeyi ve tedirgin yaklaşmayı anlayabilirim, ama yargılamayı anlamamı beklemeyin lütfen. Tanımadığınız kimseyi-sadece beni değil- yargılamayın. Size ters gelen bir durum varsa kitabı almazsınız, o kişinin sayfasını da takip etmez, görüşlerine değer vermezsiniz mesele biter diye düşünüyorum. …

 

Salyangoz Salsal bizim çok severek okuduğumuz okul öncesi kitaplığımıza ait bir seri. Evet yine bir seri ve yine Timaş Çocuk. Evimizdeki okul öncesi olarak aldığım kitaplar genelde seri olarak. Çok kitap almayı da çok oyuncak almakla eş değer gördüğüm doğrudur; çeşitlilik için kütüphaneleri kullanmak daha makul geliyor bana. Ama değerler eğitimi adına ve İslami eğitim adına çok yararlı gördüklerimi alıyorum ki arkadan gelen kardeşleri de okuyabilsin. Bunlar da genellikle daha önce de tanıttığım hadisleri öğreniyorum, Allah’ın isimlerini öğreniyorum gibi kitaplar. Çoğunlukla 10’lu olarak bulunuyor ve ben de onları hep Ramazan fuarından alıyorum. (İslami olmayan fakat kurgu, içerik ve resimleme olarak beğendiğim kitapları satın almayı değil, kütüphaneden alarak okumayı daha doğru buluyorum kendimce. Aslında ayrı bir yazı konusu olarak düşündüğüm bir durum, detaya girmeyeyim öyleyse.)

Kitabın resimlerini ve kurgularını çocuklar çok beğendiler ve severek oku(tu)yorlar. Kahramanımız Salsal, hayvan arkadaşları ile başlarından geçen maceralarda bizlere ahlaki ve toplumsal dersler veriyor. Mesela “Nasıl Yardım Edebiliriz” kitabında, yerdeki sakızı yiyecek sanarak ağzına alan bir kuş ve ona yardımcı olmaya çalışan arkadaşlarını anlatıyor. Ve bu kitabı okuduğumuzdan beri, yere çöp atmak-hele ki sakız atmak- konusunda çok hassas davranıyor çocuklar. Ya bir hayvan onu yiyecek sanır ve yerse, yazık değil mi? Diye düşünüyorlar. Bunun gibi pek çok değeri çocuklara kazandıran bu seriyi Timaş Çocuk Yayınları’ndan edinebilirsiniz. Yazar: Asiye Aslı Aslaner

 

 

Bağırmayan Anneler Atölyesi Notları

28 Şubat tarihli Hatice Kübra Tongar ile Bağırmayan Anneler Atölye Notları

Seminerin son haftasında konu Ceza ve Ödül idi. Çocuk eğitiminde sıklıkla üzerinde durulan ve herkesin farklı görüş belirttiği bir konu bildiğimiz gibi. Ceza vermeli miyiz ne kadar vermeliyiz, ödül mü versek, rüşvete mi alışır vs. Bütün bu soruların cevaplarını tek seferde vermek elbette mümkün değil. Bildiklerimizle içimizden geçenleri harmanladığımız zaman bir sonuca varabiliyoruz ancak. Bir anne olarak bu konuda da birçok yazarla/psikologla hemfikir olduğum ya da ayrı düştüğüm noktalar var elbette; bu nedenle baştan belirtmem gerekir ki aşağıdaki satırlar seminer notlarıdır. Yani Hatice Hanım’ın seminer boyunca anlattıklarının bir özetidir. Katıldığım ya da katılmadığım yerler vardır ama bunları ayrıca belirtmeyeceğim yazı uzamasın diye.

  • Ceza değil, “mahrumiyet eğitimi” denilmesi, söylemi yumuşatma çabasıdır sadece. Yani çocuğun elinden sevdiği bir şeyi alarak, onu bundan mahrum etmek de bir çeşit cezadır. Ben çocuğa ceza vermiyorum, onu sadece sevdiği bir şeyden yoksun bırakıyorum demek bir nevi kılıf uydurmak oluyor.
  • Çocuğun sergilediği davranış, buz dağının görünen kısmıdır sadece. O davranışının altında, duyguları, algıları, beklenti ve öz(benlik) vardır. Bu yüzden çocuğun iç dünyasındaki bu soyut kavramları anlayabilmemiz için, somut kavram olan davranışa bakmak gerekir. Davranışa bakarak, bunun altında yatan nedeni anlamaya çalışmalıyız.
  • Bir yetişkinin duygularını kontrol edebilmesi ve itidalli olması gerekir. Çocuk bu oto kontrolü sağlayamaz ama bir yetişkin sağlayabilir. Sağlayamıyorsa, önce oradaki sorunu çözmesi gerekir.
  • Ceza çocuk eğitiminde kullanılmamalı ama mesela suçluları cezalandırıyoruz. Öyleyse ceza verebilmek için karşıdaki kişide 3B bulunması gerekir: Bilinç, Beceri, Bilgi. Çocuk muhakeme yeteneğinden yoksun olduğu için zaman zaman verilen cezanın nedenini bile anlayamaz. Ya da diyelim ki bir tabak bardak taşıma becerisinden yoksun ama sen ondan bu işi talep ettin ve yapamadı. Ceza veremezsin bu durumda, çünkü 3B’den biri eksik: Beceri. Çocuk onu yapacak beceriye sahip olmadığı için karşılığında ceza vermek mantıksız.
  • Bir olayın travmaya sebep olması için, o durumu yaşayan kişinin kendini çaresiz hissetmesi gerekir. Verilen cezalar arttıkça çocuk kendini ebeveyn karşısında çaresiz hissetmeye başlar ve bu durum beraberinde psikolojinin bozulmasını getirebilir. Aksi halde her cezaya muhatap olan çocuk travma yaşar diyemeyiz.
  • Ödül kendinden önceki alanı/olayı bir angaryaya, yani bir an önce geçilmesi gereken bir zorunlu duruma çevirir. Diyelim ki çocuk pasta yiyecek, önce sevmediği bir yemek koyuyorsun önüne ve bunu yediğin zaman pasta yiyebilirsin diyorsun. Yemek çocuk için işkenceye dönüyor. Ya da önce namazını kıl sonra tablet, önce ödevini yap sonra çizgi film gibi…
  • Başarmanın, bir şeyi yapıyor olmanın hazzı çocuk için ödül olmalı zaten, ekstra ödüle gerek yok. Bu iç huzur ve mutluluk ona en büyük mükâfat olmalı.
  • Ödül bir rüşvet gibi davranıştan önce değil, davranıştan sonra verilmelidir ve çocuğun bundan haberi olmamalıdır. Çocuk bir şey yaptıktan sonra, içimden geldiği için veriyorum şeklinde vermeli ve her seferinde verilmemeli, alışkanlık ve beklenti haline getirmemeli. Bu bir takdir ifadesi olur ve çocuğu mutlu eder, rüşvet gibi her yaptığı işi beklenti içinde yapmasının da önüne geçer.

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-3-

Peki ne sıklıkta kullanmalı? Bu soru, çok yönlü cevabı olan bir soru aslında. Çünkü yaş gruplarına, annenin ve çocuğun içinde bulunduğu duruma göre değişebiliyor. Ama genel bir tablo çizersek, zaten 4 yaştan önce vermeyelim demiştik(Bu yaştan önce sadece çizgi film izleme olmalı). Bu yaştan sonra da haftada bir şeklinde verilmeli okul yaşına kadar(6 yaş diye düşünüyorum okul yaşını şu an). Haftada bir gün derken tabi ki bütün günü kast etmiyoruz. 2-3 saat olabilir ama üst üste değil, gün içinde bunu yarımşar saatlik, 45 dakikalık periyotlara bölerek kullandırabiliriz. 6 yaş sonrası dönemde benim uyguladığım metot tableti daha uzun süreli ortadan kaldırmak. Çünkü bahsi geçtiği üzere, bizim çocuklarımız sokaklarda büyüyemediği için bir alternatif görülüyor ya bu teknoloji kullanımı. Çocuğun vaktini başka yerlere kanalize edersek, buna ihtiyaç kalmayacak. Okul döneminde de çocuk zaten en az 5,5-6 saatini evin dışında geçirmiş oluyor. Geldiğinde yemek, dinlenme, oyun ve ödev derken bütün gün bitiyor. Dinlenme süresini zihnini daha çok yorup, beynine ve gözlerine zarar verme ihtimali yüksek şeylerle değil, oyunla kitapla ya da uzanıp yatarak/belki uyuyarak geçirmesi tercih edilmeli. Bu teknoloji kullanımı, özellikle okul zamanları alternatif olmaktan pekala çıkarılabilir. Eğer bunu ilkokul çağından itibaren bir düzen olarak oturtmayı başarabilirsek, daha büyük yaşlardaki çocuklarda bunun sıkıntısını çok yaşamayız diye düşünüyorum. Kalan vakitlerini değerlendirmeyi öğrenecek çocuk çünkü. Zaman zaman belki ayda birkaç gün için çıkarılabilir ortaya. Bazı aileler küçük çocuklarında sıkıntı yaşadıklarını söylüyorlar. O zaman da diyorum ki tableti babayla işe yollayın mesela(!). Evde olmayan bir şey için size ne kadar ısrar edebilir? He bu kez telefonlarımıza sarıyorlar diyorsanız, onu yukarıda anlatmıştık.

Daha büyük yaş grupları için bu kısıtlamalar ilk başlarda zor gibi görünse de, sizi yıldırmasın. Çocuklarımızın iyiliği için yaptığımızı düşünürsek bu süreçte motivasyonumuz da artar, sürece sabretmemiz de kolaylaşır. Çocuklara yasaklamadığımızı, sadece belirli bir kısıtlama getirdiğimizi çatışmadan anlatmalıyız. Yasak olsa, daha çok cezp ediyor ama bir kullanım hakkı olduğunun ve bunun kuralları olduğunun bilinmesi, psikolojik olarak rahatlatıyor. Yaşça büyük olan ve tecrübe sahibi ablalarımızdan dinlediğim kadarıyla, (büyük yaş grubu çocuklardan bahsediyoruz, 10 yaş ve üzeri)çocuklarına diyelim ki günlük bir saat hak tanımışlar bilgisayar oynamak için. O zamanlar tablet akılıl telefon filan yok tabi. Ve çocuklar genelde bir saat olduğunda kapatıyorlarmış. Çatışmalar minimum derecede oluyor ve hatta çoğunlukla hiç olmuyormuş. Bunu aklımızın bir köşesinde tutmalıyız bence.

Şu an yaş grubu fark etmeksizin bu kısıtlamaları uygulamaya başladığımızda çatışmalar yaşamaya başlayacağız şüphesiz. Sabırla ve sükûnetle atlatmamız gereken bir sürece giriyoruz. Ama küçük çocuğu olan anneler daha kısmetli şu anda. Çünkü bu uygulamalarla bir düzen oturtmuş ve olabilecek çatışmaları önceden engellemiş olacaklar inşaAllah. (Diğer konuya geçiş yapmadan şunu söyleyeyim ki yukarıda yazdığım bütün satırlar, okunan kitaplar, üç çocukla sahip olunan tecrübeler, etraftaki birçok çocuk ve aile düzeninin gözlenip değerlendirme yapılması neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerimdir. Kendi çocuklarım üzerinde de bizzat uyguladığım ve olumlu sonuç elde ettiğim için paylaştığım bilgilerdir.)

Peki, şu an çocuklarıyla bu konuda sıkıntı yaşayan anneler için söylüyorum özellikle: Acaba çocukları bağlı mı bağımlı mı?

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-2-

Çocukların ekranla tanışma yaşlarının en az 2 olması gerektiği bilimsel kaynaklar referans alınarak, birçok kitapta anlatılıyor. Gördükleri her kareyi hafızalarına kaydettikleri için bu yaş döneminden önce ekranla tanıştırmamak gerektiği ve daha birçok gerekçe açıklanıyor. (Bu detaylar konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için yer vermiyorum, araştırdığınızda görebilirsiniz.) Ama bu çizgi film izleme anlamında ekranla tanışmaya bir de tabletler eklendi ve neredeyse bir yaşındaki çocuk bile ekranı parmağıyla dokunup kaydırmayı biliyor hale geldi. Nasıl yapalım?

Çocuklarının iyiliği düşünen anneler olarak çizmemiz gereken yol şu olmalı zannımca. Çocuklarımızı 2 yaşından önce ekranla tanıştırmamalıyız. Bundan sonraki dönemde birkaç günde bir, belki haftada bir yaş grubuna hitap eden çizgi filmlere yer verebiliriz. Tablet için ise bence en az 4 yaşını beklemeli. Bu yaş grubu için de eğitici oyunlar ağırlıklı olarak yüklenmeli, internet kapalı olmalı, oyun yükleme ve kendi isteğine göre oyunlar seçmesine izin verilmemeli. Yasaklamak ya da hiç tablet almamak gibi bir seçenek de var. Çünkü bazı anneler bu -4 yaş- meselesine itiraz edecektir. Bu benim şahsi fikrim elbette. Daha önceki yazıda bahsettiğim yasaklamak mı açıklamak mı konusuyla bağlantılı olarak, hiç tablet almamayı ya da eve sokmamayı doğru bulmuyorum. Yasaklamaktan ziyade yönlendirmenin daha güzel olacağı kanaatindeyim. Aktivite kitaplarında yer alan aynısını bulmaca(bellek oyunu), fark bulmaca, gizli nesneyi bulma vs. gibi bütün etkinlikler sanal olarak da mevcut. (Elbette gerçeğin yerine sanalı koyalım manasında söylemiyorum. Şunu anladım ki bir yazı yazarken bir noktadan bakıyoruz diye, açıklamadığımız ve yazmadığımız diğer yönden hemen itiraz geliyor. Yok, öyle değil, kastettiğim şey yasaklamaktansa faydasına olacak şekilde yönlendirerek kullanmak). Daha büyükler için de daha önce tavsiye ettiğim “Çifte Dikiş” gibi, yetişkinler için fark bulmaca gibi eğitici zekâ oyunları yüklenebilir. Ama internetin devamlı kapalı olması, oyun yüklemek istediklerinde bunu birlikte seçerek yapmak gerekir. Zihin dünyalarını kirletecek görüntülerin yer aldığı pek çok oyun mevcut kızlar için de erkekler için de. Bu nedenle gözümüz her daim üzerlerinde olmalı. Misafirliklerde diğer arkadaşlarının tabletiyle oynarken de kontrol etmeli. Bizim kadar hassasiyet göstermiyor olabilirler ve bizim evde izin vermek istemediğimiz birçok oyun, görüntü, reklama oralarda maruz kalabilirler.

Bu tabletler için geçerli, gelelim telefonlara. Telefon bize ait bir iletişim aracı evet ama biz de onu çok çeşitli amaçlar için kullanıyoruz. İnternet erişimi dışında oyunlar yükleyip oynadığımız da oluyor. Candy Crash, Subway (nam-ı diğer Koşan çocuk) gibi oyunları telefonuna indirmeyip oynamayan çok az sanırım. O yüzden çocuklara bu telefonun sadece bir iletişim aracı olduğunu belki anlatamayız ama aidiyet meselesini kullanmamız gerekir. (E tabi sürekli çocuğun yanında oyun oynarsanız, işleri sarpa sardırırsınız. O zaman çocuk sizden daha çok hak sahibi oyun oynama konusunda). Telefonun size ait olduğunu bilmeli çocuk. İzinsiz dokunmamalı. Annesinin telefonunu ortada görünce hemen alıp oynamaya, çizgi film izlemeye başlıyor çocuklar. Anneler de şifre koyuyorlar çocuk alamasın diye. Yaş grubu daha küçük çocuklar için bu anlaşılabilir belki ama 3-4 yaş ve sonrası bir dönemde çocuktan sakınabilmenin tek çözümü şifre koymak olmamalı. Çocukla aramızda böyle bir kural/düzen olmalı  ve izinsiz sizin telefonunuzu almamalı. Telefonunuza oyun da yüklemeyin ki diyeceğim ama, çocuk eline geçirdiğinde store’dan oyun yüklemeyi çok iyi biliyor zaten. Bu konudaki tutumuzun kesin ve kararlı olmalı, çocuk sizin telefonunuzu her dakika istediği gibi alma ve kullanma hakkı görmemeli kendinde. Eğer çocuklarınıza tablet alacak durumunuz yoksa, telefonunuzu verecekseniz buna ciddi bir kısıtlama getirmelisiniz. Yine bir kural dahilinde yapmalı elbette bunu da, bu kuralın dışına çıktığında düzeni bozan taraf olduğu için vereceğiniz günkü hakkını da kaybetmiş olsun.

Peki ne sıklıkta kullanmalı? (Devamı gelecek…)

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI -1-

En çok problem yaşanan, kafa karışıklığına sebep olan konulardan birisi çocuklardaki teknoloji kullanımıdır. Meselenin birçok boyutu olması hasebiyle, değerlendirmeyi de çok boyutlu yapmak zorundayız. Önceden bu konuyu konuşurken sadece “ekranla tanışıklık” üzerinden konuşuyorduk. Çocuk kaç yaşında ekranla tanışmalı? Kaç yaşında çizgi film izlemeye başlamalı ve süresi ne kadar olmalı? Günlük sıklık mı haftalık program mı yapmalı? Hangi yayınları izletmeli? vs…gibi sorular zihnimizi kurcalarken çok daha geniş bir alana ulaştı teknoloji kullanımı. Akıllı telefonlar ve tabletlerin hayatımızda aktif bir biçimde yer almasıyla, çocukların artık bir şeyler seyretmekten de öte oyunla tanışması konusu da gündemimize girdi. Bu kez “Kaç yaşında tablet almalı? (daha büyükler için kaç yaşında telefon almalı) Ne sıklıkla müsaade etmeli? İnternet erişimi tamamen kapatılmalı mı?” gibi ve daha fazla soru, daha önceki soruları zaten tam halledememişken beynimizde yankılanmaya başladı. Bununla ilgili birçok yazı okumuş, program dinlemiş olsak da, baktık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Belki şartlar, belki çocuğumuzun durumu, belki etrafın etkisi bizi bambaşka bir noktaya taşıdı. Ama burada önemli olan tek şey vardı aslında: Bizim kafamızın da tam olarak net olmaması!

Biz bu sorulara bir yetişkin olarak kendi iç dünyamızda henüz cevap bulamamışken, işin çocuklara bakan yanını da tam anlamıyla neticelendiremedik. Ne kadar kullansa zararlı olur, kaç yaş öncesi onun için sakıncalıdır, onların yerine ne alternatif koyacağız, yasaklamak daha mı iyi herkeste varken gibi düşünceler kafamızda net olmayınca, çocuğa karşı tutumumuz da net olamadı haliyle. Bu kez çocuk, bizdeki bu tutarsızlığı hissettiği için çok güzel sömürebildi bizi. Küçük bir çocuk eline bıçak aldığında ne tepki verirsiniz? Çok net ve kararlı bir şekilde çekersiniz elinden ve o noktada tutumunuz da çocukta kesinlik uyandıracak şekilde olur. Çocuk bunu anlar. Ama eline tablet aldığında yarım ağızla “bırak da onu başka şeylerle uğraş” dersek olmuyor bu iş. Bir arkadaşım misafirliğe gittiğinde evin 9-10 yaşlarındaki iki erkek çocuğunun ikisinde de tablet olduğunu söyledi. Onlar orada durduğu müddetçe çocukların tabletle oynadıklarından bahsetti. Ve annenin de “ne yapayım, hep ellerinde engel olamıyorum” dediğini söyledi. Burada düşündüğüm konu şu: Gerçekten rahatsız oluyor mu anne? Bir taraftan içinde, yanlış bir şeyler olduğunun farkında ve vicdanen rahatsız, ama bir taraftan da içten içe bu durum işine gelmiyor mu? O iki erkek çocuk, kafasını tablete gömdüğünde sesleri çıkmaz. Kavga yok, gürültü yok ve annenin onlara alternatif sunma gibi bir uğraş verme zorunluluğu yok. Nefse ne kadar hoş geliyor değil mi? Çünkü tam anlamıyla anne kendini, bu durumun zararları konusunda ikna edebilmiş değil. Öyle olsa, imkanları zorlayıp bu duruma bir dur demeye çalışırdı. Bunlar tabi benim gözlemlerin neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerim. Bu bir tane örnek değil çünkü, onlarcasına tanıklık ediyoruz. Geçenlerde yine bir misafirlikte 11 yaşındaki erkek çocuk tableti elinden bırakmadı bütün akşam. (Diğerleri oyun oynamaya çalışırken bu kez herkesin aklı onda kalıyor haliyle.) Annenin savunması çok açıktı aslında: “Ne yapayım, tableti ellerinden alsam birbirlerine saldırıyorlar, hep bir kavga gürültü. En azından böyle sesleri çıkmıyor.” Çünkü bu durumun çocukta bıraktığı hasarın ve zararın net olarak bilincinde değil. Siz de kendi hayatınızda ya da etrafınızda şahit olmuşsunuzdur böyle vakalara.

Bazen hepimiz bunu yapıyoruz aslında değil mi? Misafir gelecek acelemiz var, iş çok vakit az. Vereyim eline tableti, telefonu ya da açayım bir çizgi film. O oyalanırken işlerimi halledeyim. Hem (çok çocuklu evlerde) kimse birbirine sataşmaz, ses seda da çıkmaz. Bunu biz kendi zihnimizde bir alternatif olarak düşündüğümüz için zaten çocuk da anlıyor durumu ve kullanıyor. Bir yere gittiğinizde “canım sıkıldı” kozunu kullanarak, sizi misafirlikte iki laf ettirmeyerek zor durumda bırakarak, evdeki çocuklarla bilhassa yaramazlık yapar şekilde bir irtibat kurarak sizi ona tablet/telefon vermeye zorlamıyor mu? Çünkü bunu bir kurtuluş yolu ve alternatif olarak gördüğünüzü biliyor çocuk. Ve kendisi de böyle görüyor. Acelemiz olduğunda mutfakta yemek yaparken mesela, önüne birkaç tencere tava koyup “hadi sen de burada yemek yap” demek alternatif olarak düşünülmüyor. İşlere dahil edeyim, oyalansın demek ya da. Oyun olmasa da, sözel olarak iletişim kurma yolunu da seçmiyoruz. Gel bakalım yanıma, hadi son harften kelime söylemece oynayalım ve benzeri birçok oyunla sözlü olarak da yanımızda oyalayabilmeyi alternatif olarak görmüyoruz. Bulaşık makinesi var diye bir su bardağını bile elimizde yıkamamayı marifet sayan kadınlar olarak, teknoloji var nasılsa deyip çocukları oyalamanın yolunu da aramıyoruz. Ver kurtul diyoruz bazen. Ve bu durum beraberinde bağımlılığı da getirebiliyor. Yani “çok bağımlı ne yapacağımı bilemiyorum” diye dert yanıyoruz ya bazen, suçun burada –maalesef- biz ebeveynlerde olduğunu düşünüyorum. Peki bu durumun önüne geçmek için ne yapmalıyız? Bu zamana kadarki davranışlarımızı düşünürsek çocuğumuz bağımlı mı, bağlı mı sadece? Kaç yaşından itibaren ve ne kadar süreyle müsaade etmeliyiz? Tek tek cevaplayalım…

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Öğrenilmiş Çaresizlik tabirini daha önce duyanlarınız vardır eminim. Özetle, bir konuda elinden bir şey gelmeyeceğine kendini inandırmış birinin, yapabilecek gücü olsa dahi kendini olaylara ve şartlara teslim etmesi diyebiliriz. Çaresizliği öğrenmiş, artık hiçbir çaresi olmadığına kani olmuş ve bunu kabullenmiş. Hani bir deney vardı, filin ayağına zincir bağlıyorlar ve bir kafesin içinde. Çıkmak için her çabaladığında zincir ona engel oluyor ve bir süre sonra fil, bu engel yüzünden buradan çıkamayacağını öğrenmiş oluyor. Yani artık çaresiz! Deneyi yapanlar bir süre sonra zincirleri ayağından çıkarıyorlar ama fil bu kez kaçmak için çabalamıyor. Çünkü öğrendi artık hiçbir çaresinin olmadığını. Güç artık elinde olsa da, kabullendiği bir “çaresizlik” var ve teslim olmuş oluyor şartlara.

İşte bunun gibi hayatın içinde deneyimlediğimiz örneklerle dolu etrafımız. Bunun en bariz örneğini okul sürecinde yaşıyoruz. Çocuk okula başladığında, öğretmeni ile ilgili bir sorun yaşayıp bunu bize bildirdiğinde, ne yapacağımızı şaşırıyoruz. “Ne yapabilirim ki” diyoruz hemen, gücümüzün, elimizdeki imkanların farkında değiliz. Önceden tecrübe etmişiz çünkü, öğretmen bizi döverken, hakaret edip bağırırken, ailemiz “o öğretmendir, sever de döver de” demiş, hatta okulların açıldığı ilk gün öğretmene “eti sizin kemiği bizim hocam” demiştir. Artık koskoca yetişkinler olsak da, öğretmene diş bilenemeyeceğini çok küçük yaşlarda bilinçaltımıza kazıdığımız için çaresizmişiz gibi davranıyoruz. Öğretmene gidip konuşsak “çocuğa takar mı acaba?” diyoruz. Müdüre söylesek “tabi hemen kendi öğretmenini desteleyecek, bizim arkamızda durmayacak” diyoruz. Milli Eğitim’e kadar gidip şikâyet etmeyi de, sürecin uzayacağını düşünerek gereksiz ve yorucu bulup denemiyoruz bile. Aramızda istisnalar olsa da çoğumuzun takındığı tutum bu maalesef.

Oysa biz bu çocukları büyütürken üzerine titremiyor muyuz? Aman psikolojileri bozulmasın diye kitaplar okuyor, seminerlere katılıyor, programlar dinliyoruz. Buradan bile onlarca sayfa takip ediyoruz. Yeri geliyor, kendi kendimizi yiyoruz da onların psikolojileri için sabrediyoruz. Ve biri gelip bizim bütün bu çabamızı yerle yeksan ediyor. Evet bu kadar basit oluyor bu iş. “Hemen bir olayla bozulur mu nasıl bir psikoloji o!” demeyin. Bir öğrencim sırf 1.sınıftaki öğretmeninin tutumu yüzünden kekemelik yaşamış bir süre. Bir başkasının eğitim hayatının kalanı sıkıntılı ve depresif geçmiş sırf bu ilkokul öğretmenlerinin davranışlarından sebep. Daha sonraki eğitim sürecinde bunca etkilenmiyor olabilirler ama ilkokul çok önemli. Çünkü birden bire sizden başka biriyle vakit geçirmeye başlıyorlar ve onun otoritesini tanımak zorunda bırakılıyorlar. Hatta bizden çok öğretmeni görüyor belki işi saate vurursak. Ve bu çocuk, bir başkası karşısında bu denli savunmasız, korumasız kaldığını fark ederse, bu çocuk istismarı değil midir? Daha büyük istismarların önünü açmaz mı bu?

Geçen yıl büyük oğlan, “güzel yazmadığım için öğretmen kağıdımı yırttı” dediğinde, şok oldum. Bir öğretmen 30 çocuğun içinde birini nasıl böyle rencide edebilir? Tabi ki sonraki süreçte, öğretmeni arayıp olayın tahlilini yapıp, sorunu hallettik. Ama bir çocuğu incitecek en ufacık olayda bile arkasında olmalı, sesimizi çıkarmalıyız. Çaresiz değiliz, çocuğumuz da değil. Kendi içimizdeki bu öğrenilmiş çaresizliği çocuğumuza da aktarırsak genetik bir hastalık gibi, dünya hiç değişmeyecek. Zaten değişmiyor da…

Bu çocuk bizim ve eti de kemiği de kendisinde kalsın mümkünse. Öğretmen, çocuğa bir şeyler öğretmek için oradadır, ve öğrettiği şey “çaresizlik” olmamalıdır…

 

(Önemli bir not: Çocuğumuzun ne yaşadığını bilmemiz için, onun gelip bize anlatması gerekiyor tabi. İşin bir de bu boyutu var. O yüzden çocuğa arkasında ve destekçisi olduğumuzu her daim hissettirmemiz gerekiyor.)