ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-3-

Peki ne sıklıkta kullanmalı? Bu soru, çok yönlü cevabı olan bir soru aslında. Çünkü yaş gruplarına, annenin ve çocuğun içinde bulunduğu duruma göre değişebiliyor. Ama genel bir tablo çizersek, zaten 4 yaştan önce vermeyelim demiştik(Bu yaştan önce sadece çizgi film izleme olmalı). Bu yaştan sonra da haftada bir şeklinde verilmeli okul yaşına kadar(6 yaş diye düşünüyorum okul yaşını şu an). Haftada bir gün derken tabi ki bütün günü kast etmiyoruz. 2-3 saat olabilir ama üst üste değil, gün içinde bunu yarımşar saatlik, 45 dakikalık periyotlara bölerek kullandırabiliriz. 6 yaş sonrası dönemde benim uyguladığım metot tableti daha uzun süreli ortadan kaldırmak. Çünkü bahsi geçtiği üzere, bizim çocuklarımız sokaklarda büyüyemediği için bir alternatif görülüyor ya bu teknoloji kullanımı. Çocuğun vaktini başka yerlere kanalize edersek, buna ihtiyaç kalmayacak. Okul döneminde de çocuk zaten en az 5,5-6 saatini evin dışında geçirmiş oluyor. Geldiğinde yemek, dinlenme, oyun ve ödev derken bütün gün bitiyor. Dinlenme süresini zihnini daha çok yorup, beynine ve gözlerine zarar verme ihtimali yüksek şeylerle değil, oyunla kitapla ya da uzanıp yatarak/belki uyuyarak geçirmesi tercih edilmeli. Bu teknoloji kullanımı, özellikle okul zamanları alternatif olmaktan pekala çıkarılabilir. Eğer bunu ilkokul çağından itibaren bir düzen olarak oturtmayı başarabilirsek, daha büyük yaşlardaki çocuklarda bunun sıkıntısını çok yaşamayız diye düşünüyorum. Kalan vakitlerini değerlendirmeyi öğrenecek çocuk çünkü. Zaman zaman belki ayda birkaç gün için çıkarılabilir ortaya. Bazı aileler küçük çocuklarında sıkıntı yaşadıklarını söylüyorlar. O zaman da diyorum ki tableti babayla işe yollayın mesela(!). Evde olmayan bir şey için size ne kadar ısrar edebilir? He bu kez telefonlarımıza sarıyorlar diyorsanız, onu yukarıda anlatmıştık.

Daha büyük yaş grupları için bu kısıtlamalar ilk başlarda zor gibi görünse de, sizi yıldırmasın. Çocuklarımızın iyiliği için yaptığımızı düşünürsek bu süreçte motivasyonumuz da artar, sürece sabretmemiz de kolaylaşır. Çocuklara yasaklamadığımızı, sadece belirli bir kısıtlama getirdiğimizi çatışmadan anlatmalıyız. Yasak olsa, daha çok cezp ediyor ama bir kullanım hakkı olduğunun ve bunun kuralları olduğunun bilinmesi, psikolojik olarak rahatlatıyor. Yaşça büyük olan ve tecrübe sahibi ablalarımızdan dinlediğim kadarıyla, (büyük yaş grubu çocuklardan bahsediyoruz, 10 yaş ve üzeri)çocuklarına diyelim ki günlük bir saat hak tanımışlar bilgisayar oynamak için. O zamanlar tablet akılıl telefon filan yok tabi. Ve çocuklar genelde bir saat olduğunda kapatıyorlarmış. Çatışmalar minimum derecede oluyor ve hatta çoğunlukla hiç olmuyormuş. Bunu aklımızın bir köşesinde tutmalıyız bence.

Şu an yaş grubu fark etmeksizin bu kısıtlamaları uygulamaya başladığımızda çatışmalar yaşamaya başlayacağız şüphesiz. Sabırla ve sükûnetle atlatmamız gereken bir sürece giriyoruz. Ama küçük çocuğu olan anneler daha kısmetli şu anda. Çünkü bu uygulamalarla bir düzen oturtmuş ve olabilecek çatışmaları önceden engellemiş olacaklar inşaAllah. (Diğer konuya geçiş yapmadan şunu söyleyeyim ki yukarıda yazdığım bütün satırlar, okunan kitaplar, üç çocukla sahip olunan tecrübeler, etraftaki birçok çocuk ve aile düzeninin gözlenip değerlendirme yapılması neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerimdir. Kendi çocuklarım üzerinde de bizzat uyguladığım ve olumlu sonuç elde ettiğim için paylaştığım bilgilerdir.)

Peki, şu an çocuklarıyla bu konuda sıkıntı yaşayan anneler için söylüyorum özellikle: Acaba çocukları bağlı mı bağımlı mı?

Reklamlar

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-2-

Çocukların ekranla tanışma yaşlarının en az 2 olması gerektiği bilimsel kaynaklar referans alınarak, birçok kitapta anlatılıyor. Gördükleri her kareyi hafızalarına kaydettikleri için bu yaş döneminden önce ekranla tanıştırmamak gerektiği ve daha birçok gerekçe açıklanıyor. (Bu detaylar konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için yer vermiyorum, araştırdığınızda görebilirsiniz.) Ama bu çizgi film izleme anlamında ekranla tanışmaya bir de tabletler eklendi ve neredeyse bir yaşındaki çocuk bile ekranı parmağıyla dokunup kaydırmayı biliyor hale geldi. Nasıl yapalım?

Çocuklarının iyiliği düşünen anneler olarak çizmemiz gereken yol şu olmalı zannımca. Çocuklarımızı 2 yaşından önce ekranla tanıştırmamalıyız. Bundan sonraki dönemde birkaç günde bir, belki haftada bir yaş grubuna hitap eden çizgi filmlere yer verebiliriz. Tablet için ise bence en az 4 yaşını beklemeli. Bu yaş grubu için de eğitici oyunlar ağırlıklı olarak yüklenmeli, internet kapalı olmalı, oyun yükleme ve kendi isteğine göre oyunlar seçmesine izin verilmemeli. Yasaklamak ya da hiç tablet almamak gibi bir seçenek de var. Çünkü bazı anneler bu -4 yaş- meselesine itiraz edecektir. Bu benim şahsi fikrim elbette. Daha önceki yazıda bahsettiğim yasaklamak mı açıklamak mı konusuyla bağlantılı olarak, hiç tablet almamayı ya da eve sokmamayı doğru bulmuyorum. Yasaklamaktan ziyade yönlendirmenin daha güzel olacağı kanaatindeyim. Aktivite kitaplarında yer alan aynısını bulmaca(bellek oyunu), fark bulmaca, gizli nesneyi bulma vs. gibi bütün etkinlikler sanal olarak da mevcut. (Elbette gerçeğin yerine sanalı koyalım manasında söylemiyorum. Şunu anladım ki bir yazı yazarken bir noktadan bakıyoruz diye, açıklamadığımız ve yazmadığımız diğer yönden hemen itiraz geliyor. Yok, öyle değil, kastettiğim şey yasaklamaktansa faydasına olacak şekilde yönlendirerek kullanmak). Daha büyükler için de daha önce tavsiye ettiğim “Çifte Dikiş” gibi, yetişkinler için fark bulmaca gibi eğitici zekâ oyunları yüklenebilir. Ama internetin devamlı kapalı olması, oyun yüklemek istediklerinde bunu birlikte seçerek yapmak gerekir. Zihin dünyalarını kirletecek görüntülerin yer aldığı pek çok oyun mevcut kızlar için de erkekler için de. Bu nedenle gözümüz her daim üzerlerinde olmalı. Misafirliklerde diğer arkadaşlarının tabletiyle oynarken de kontrol etmeli. Bizim kadar hassasiyet göstermiyor olabilirler ve bizim evde izin vermek istemediğimiz birçok oyun, görüntü, reklama oralarda maruz kalabilirler.

Bu tabletler için geçerli, gelelim telefonlara. Telefon bize ait bir iletişim aracı evet ama biz de onu çok çeşitli amaçlar için kullanıyoruz. İnternet erişimi dışında oyunlar yükleyip oynadığımız da oluyor. Candy Crash, Subway (nam-ı diğer Koşan çocuk) gibi oyunları telefonuna indirmeyip oynamayan çok az sanırım. O yüzden çocuklara bu telefonun sadece bir iletişim aracı olduğunu belki anlatamayız ama aidiyet meselesini kullanmamız gerekir. (E tabi sürekli çocuğun yanında oyun oynarsanız, işleri sarpa sardırırsınız. O zaman çocuk sizden daha çok hak sahibi oyun oynama konusunda). Telefonun size ait olduğunu bilmeli çocuk. İzinsiz dokunmamalı. Annesinin telefonunu ortada görünce hemen alıp oynamaya, çizgi film izlemeye başlıyor çocuklar. Anneler de şifre koyuyorlar çocuk alamasın diye. Yaş grubu daha küçük çocuklar için bu anlaşılabilir belki ama 3-4 yaş ve sonrası bir dönemde çocuktan sakınabilmenin tek çözümü şifre koymak olmamalı. Çocukla aramızda böyle bir kural/düzen olmalı  ve izinsiz sizin telefonunuzu almamalı. Telefonunuza oyun da yüklemeyin ki diyeceğim ama, çocuk eline geçirdiğinde store’dan oyun yüklemeyi çok iyi biliyor zaten. Bu konudaki tutumuzun kesin ve kararlı olmalı, çocuk sizin telefonunuzu her dakika istediği gibi alma ve kullanma hakkı görmemeli kendinde. Eğer çocuklarınıza tablet alacak durumunuz yoksa, telefonunuzu verecekseniz buna ciddi bir kısıtlama getirmelisiniz. Yine bir kural dahilinde yapmalı elbette bunu da, bu kuralın dışına çıktığında düzeni bozan taraf olduğu için vereceğiniz günkü hakkını da kaybetmiş olsun.

Peki ne sıklıkta kullanmalı? (Devamı gelecek…)

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI -1-

En çok problem yaşanan, kafa karışıklığına sebep olan konulardan birisi çocuklardaki teknoloji kullanımıdır. Meselenin birçok boyutu olması hasebiyle, değerlendirmeyi de çok boyutlu yapmak zorundayız. Önceden bu konuyu konuşurken sadece “ekranla tanışıklık” üzerinden konuşuyorduk. Çocuk kaç yaşında ekranla tanışmalı? Kaç yaşında çizgi film izlemeye başlamalı ve süresi ne kadar olmalı? Günlük sıklık mı haftalık program mı yapmalı? Hangi yayınları izletmeli? vs…gibi sorular zihnimizi kurcalarken çok daha geniş bir alana ulaştı teknoloji kullanımı. Akıllı telefonlar ve tabletlerin hayatımızda aktif bir biçimde yer almasıyla, çocukların artık bir şeyler seyretmekten de öte oyunla tanışması konusu da gündemimize girdi. Bu kez “Kaç yaşında tablet almalı? (daha büyükler için kaç yaşında telefon almalı) Ne sıklıkla müsaade etmeli? İnternet erişimi tamamen kapatılmalı mı?” gibi ve daha fazla soru, daha önceki soruları zaten tam halledememişken beynimizde yankılanmaya başladı. Bununla ilgili birçok yazı okumuş, program dinlemiş olsak da, baktık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Belki şartlar, belki çocuğumuzun durumu, belki etrafın etkisi bizi bambaşka bir noktaya taşıdı. Ama burada önemli olan tek şey vardı aslında: Bizim kafamızın da tam olarak net olmaması!

Biz bu sorulara bir yetişkin olarak kendi iç dünyamızda henüz cevap bulamamışken, işin çocuklara bakan yanını da tam anlamıyla neticelendiremedik. Ne kadar kullansa zararlı olur, kaç yaş öncesi onun için sakıncalıdır, onların yerine ne alternatif koyacağız, yasaklamak daha mı iyi herkeste varken gibi düşünceler kafamızda net olmayınca, çocuğa karşı tutumumuz da net olamadı haliyle. Bu kez çocuk, bizdeki bu tutarsızlığı hissettiği için çok güzel sömürebildi bizi. Küçük bir çocuk eline bıçak aldığında ne tepki verirsiniz? Çok net ve kararlı bir şekilde çekersiniz elinden ve o noktada tutumunuz da çocukta kesinlik uyandıracak şekilde olur. Çocuk bunu anlar. Ama eline tablet aldığında yarım ağızla “bırak da onu başka şeylerle uğraş” dersek olmuyor bu iş. Bir arkadaşım misafirliğe gittiğinde evin 9-10 yaşlarındaki iki erkek çocuğunun ikisinde de tablet olduğunu söyledi. Onlar orada durduğu müddetçe çocukların tabletle oynadıklarından bahsetti. Ve annenin de “ne yapayım, hep ellerinde engel olamıyorum” dediğini söyledi. Burada düşündüğüm konu şu: Gerçekten rahatsız oluyor mu anne? Bir taraftan içinde, yanlış bir şeyler olduğunun farkında ve vicdanen rahatsız, ama bir taraftan da içten içe bu durum işine gelmiyor mu? O iki erkek çocuk, kafasını tablete gömdüğünde sesleri çıkmaz. Kavga yok, gürültü yok ve annenin onlara alternatif sunma gibi bir uğraş verme zorunluluğu yok. Nefse ne kadar hoş geliyor değil mi? Çünkü tam anlamıyla anne kendini, bu durumun zararları konusunda ikna edebilmiş değil. Öyle olsa, imkanları zorlayıp bu duruma bir dur demeye çalışırdı. Bunlar tabi benim gözlemlerin neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerim. Bu bir tane örnek değil çünkü, onlarcasına tanıklık ediyoruz. Geçenlerde yine bir misafirlikte 11 yaşındaki erkek çocuk tableti elinden bırakmadı bütün akşam. (Diğerleri oyun oynamaya çalışırken bu kez herkesin aklı onda kalıyor haliyle.) Annenin savunması çok açıktı aslında: “Ne yapayım, tableti ellerinden alsam birbirlerine saldırıyorlar, hep bir kavga gürültü. En azından böyle sesleri çıkmıyor.” Çünkü bu durumun çocukta bıraktığı hasarın ve zararın net olarak bilincinde değil. Siz de kendi hayatınızda ya da etrafınızda şahit olmuşsunuzdur böyle vakalara.

Bazen hepimiz bunu yapıyoruz aslında değil mi? Misafir gelecek acelemiz var, iş çok vakit az. Vereyim eline tableti, telefonu ya da açayım bir çizgi film. O oyalanırken işlerimi halledeyim. Hem (çok çocuklu evlerde) kimse birbirine sataşmaz, ses seda da çıkmaz. Bunu biz kendi zihnimizde bir alternatif olarak düşündüğümüz için zaten çocuk da anlıyor durumu ve kullanıyor. Bir yere gittiğinizde “canım sıkıldı” kozunu kullanarak, sizi misafirlikte iki laf ettirmeyerek zor durumda bırakarak, evdeki çocuklarla bilhassa yaramazlık yapar şekilde bir irtibat kurarak sizi ona tablet/telefon vermeye zorlamıyor mu? Çünkü bunu bir kurtuluş yolu ve alternatif olarak gördüğünüzü biliyor çocuk. Ve kendisi de böyle görüyor. Acelemiz olduğunda mutfakta yemek yaparken mesela, önüne birkaç tencere tava koyup “hadi sen de burada yemek yap” demek alternatif olarak düşünülmüyor. İşlere dahil edeyim, oyalansın demek ya da. Oyun olmasa da, sözel olarak iletişim kurma yolunu da seçmiyoruz. Gel bakalım yanıma, hadi son harften kelime söylemece oynayalım ve benzeri birçok oyunla sözlü olarak da yanımızda oyalayabilmeyi alternatif olarak görmüyoruz. Bulaşık makinesi var diye bir su bardağını bile elimizde yıkamamayı marifet sayan kadınlar olarak, teknoloji var nasılsa deyip çocukları oyalamanın yolunu da aramıyoruz. Ver kurtul diyoruz bazen. Ve bu durum beraberinde bağımlılığı da getirebiliyor. Yani “çok bağımlı ne yapacağımı bilemiyorum” diye dert yanıyoruz ya bazen, suçun burada –maalesef- biz ebeveynlerde olduğunu düşünüyorum. Peki bu durumun önüne geçmek için ne yapmalıyız? Bu zamana kadarki davranışlarımızı düşünürsek çocuğumuz bağımlı mı, bağlı mı sadece? Kaç yaşından itibaren ve ne kadar süreyle müsaade etmeliyiz? Tek tek cevaplayalım…

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Öğrenilmiş Çaresizlik tabirini daha önce duyanlarınız vardır eminim. Özetle, bir konuda elinden bir şey gelmeyeceğine kendini inandırmış birinin, yapabilecek gücü olsa dahi kendini olaylara ve şartlara teslim etmesi diyebiliriz. Çaresizliği öğrenmiş, artık hiçbir çaresi olmadığına kani olmuş ve bunu kabullenmiş. Hani bir deney vardı, filin ayağına zincir bağlıyorlar ve bir kafesin içinde. Çıkmak için her çabaladığında zincir ona engel oluyor ve bir süre sonra fil, bu engel yüzünden buradan çıkamayacağını öğrenmiş oluyor. Yani artık çaresiz! Deneyi yapanlar bir süre sonra zincirleri ayağından çıkarıyorlar ama fil bu kez kaçmak için çabalamıyor. Çünkü öğrendi artık hiçbir çaresinin olmadığını. Güç artık elinde olsa da, kabullendiği bir “çaresizlik” var ve teslim olmuş oluyor şartlara.

İşte bunun gibi hayatın içinde deneyimlediğimiz örneklerle dolu etrafımız. Bunun en bariz örneğini okul sürecinde yaşıyoruz. Çocuk okula başladığında, öğretmeni ile ilgili bir sorun yaşayıp bunu bize bildirdiğinde, ne yapacağımızı şaşırıyoruz. “Ne yapabilirim ki” diyoruz hemen, gücümüzün, elimizdeki imkanların farkında değiliz. Önceden tecrübe etmişiz çünkü, öğretmen bizi döverken, hakaret edip bağırırken, ailemiz “o öğretmendir, sever de döver de” demiş, hatta okulların açıldığı ilk gün öğretmene “eti sizin kemiği bizim hocam” demiştir. Artık koskoca yetişkinler olsak da, öğretmene diş bilenemeyeceğini çok küçük yaşlarda bilinçaltımıza kazıdığımız için çaresizmişiz gibi davranıyoruz. Öğretmene gidip konuşsak “çocuğa takar mı acaba?” diyoruz. Müdüre söylesek “tabi hemen kendi öğretmenini desteleyecek, bizim arkamızda durmayacak” diyoruz. Milli Eğitim’e kadar gidip şikâyet etmeyi de, sürecin uzayacağını düşünerek gereksiz ve yorucu bulup denemiyoruz bile. Aramızda istisnalar olsa da çoğumuzun takındığı tutum bu maalesef.

Oysa biz bu çocukları büyütürken üzerine titremiyor muyuz? Aman psikolojileri bozulmasın diye kitaplar okuyor, seminerlere katılıyor, programlar dinliyoruz. Buradan bile onlarca sayfa takip ediyoruz. Yeri geliyor, kendi kendimizi yiyoruz da onların psikolojileri için sabrediyoruz. Ve biri gelip bizim bütün bu çabamızı yerle yeksan ediyor. Evet bu kadar basit oluyor bu iş. “Hemen bir olayla bozulur mu nasıl bir psikoloji o!” demeyin. Bir öğrencim sırf 1.sınıftaki öğretmeninin tutumu yüzünden kekemelik yaşamış bir süre. Bir başkasının eğitim hayatının kalanı sıkıntılı ve depresif geçmiş sırf bu ilkokul öğretmenlerinin davranışlarından sebep. Daha sonraki eğitim sürecinde bunca etkilenmiyor olabilirler ama ilkokul çok önemli. Çünkü birden bire sizden başka biriyle vakit geçirmeye başlıyorlar ve onun otoritesini tanımak zorunda bırakılıyorlar. Hatta bizden çok öğretmeni görüyor belki işi saate vurursak. Ve bu çocuk, bir başkası karşısında bu denli savunmasız, korumasız kaldığını fark ederse, bu çocuk istismarı değil midir? Daha büyük istismarların önünü açmaz mı bu?

Geçen yıl büyük oğlan, “güzel yazmadığım için öğretmen kağıdımı yırttı” dediğinde, şok oldum. Bir öğretmen 30 çocuğun içinde birini nasıl böyle rencide edebilir? Tabi ki sonraki süreçte, öğretmeni arayıp olayın tahlilini yapıp, sorunu hallettik. Ama bir çocuğu incitecek en ufacık olayda bile arkasında olmalı, sesimizi çıkarmalıyız. Çaresiz değiliz, çocuğumuz da değil. Kendi içimizdeki bu öğrenilmiş çaresizliği çocuğumuza da aktarırsak genetik bir hastalık gibi, dünya hiç değişmeyecek. Zaten değişmiyor da…

Bu çocuk bizim ve eti de kemiği de kendisinde kalsın mümkünse. Öğretmen, çocuğa bir şeyler öğretmek için oradadır, ve öğrettiği şey “çaresizlik” olmamalıdır…

 

(Önemli bir not: Çocuğumuzun ne yaşadığını bilmemiz için, onun gelip bize anlatması gerekiyor tabi. İşin bir de bu boyutu var. O yüzden çocuğa arkasında ve destekçisi olduğumuzu her daim hissettirmemiz gerekiyor.)

Çocuklarımızı Namaza Nasıl Alıştırırız (7 Yaş Sonrası)

7 yaşından sonra namaz konusunda neler yapabiliriz? 10 yaş, artık beş vakti kesin kılması gereken bir zaman ise, bu üç yıllık süreci nasıl geçireceğiz?

Öncelikle şunu hatırda tutalım ki bu kadar uzun bir süre verilmiş olması, eğitim açısından esnek davranmamız ve namazın rükunlarını tam anlamıyla kazandırabilmemiz içindir. Esnekliği gevşeklik olarak algılamamalı, nasılsa üç sene var deyip eğitimi ertelememeliyiz.

Namaz surelerini, abdest almayı, namazda okunması gerekenleri bu yaşa kadar öğrenmediyse öncelikli olarak onları öğretmeli, hatta bunu birkaç aylık bir sürede halletmeliyiz. Bundan sonrası için iki yol izleyebiliriz. Ya bir vakit ile başlatıp her gün aynı vakti kılmasını alışkanlık haline getirebiliriz.  Mesela akşam namazı ile başladık. Ara ara cemaat namazlarına katılması, camiye gitmesi, kendi içinden gelmesi dışında her gün mutlaka akşam namazı kılmasını tembihleyebiliriz. Bunu oturttuktan sonra akşam namazına yatsıyı ya da diyelim öğle namazını ekleyerek devam edebiliriz. Üç yıl içerisinde bütün vakitler tamamlanmış, 10 yaşa geldiğinde zaten kılıyor olur. Ya da ikinci yol, gün içerisinde karışık olarak namaz kılmasını sağlayabiliriz. Mesela bugün ikindi namazını kıldı, yarın hadi akşam namazını kıl diyerek her gün mutlaka bir vakti kılmasını yerleştirebiliriz. Bunu zamanla iki vakte, üç vakte çıkarabiliriz. 10 yaşa geldiğinde yine beş vakti tamamlamış olur.

Tabi her şey böyle uygulandığında hemen çocuk tarafından da kabul edilip yapılacak diye bir kaide yok. Çocuklar namaz konusunda farklı yaklaşım sergiliyorlar her konuda olduğu gibi. Kimisi hemen bütün vakitleri kılmak isteyecek kadar hevesli, kimisi kendiliğinden bu kadar hevesli olmasa da siz söylediğinizde uygulayacak kadar olumlu yaklaşıyor, kimisi ise kaçınmayı tercih ediyor. İşte burada esas özel ilgi isteyen bu kaçınan grup. Namaz konusunda isteksiz, bu süreçte bizi zorlayan çocuklarımıza karşı nasıl bir tutum içerisinde olmalıyız?

Öncelikle yapmamız gereken çocuğu soğutmamak aslında. Çünkü nadiren çocuklar bebekliklerinden beri şahit oldukları namaz konusuna soğuk yaklaşırlar. Bir de önceki yazıda yazdıklarımı bebekliklerinden bu yaşa kadar uyguladıysak, (işin imtihanı olması hariç) çocuklar namaz konusunda isteksiz olmazlar. Biz onları eğitim sürecinde soğutabiliriz. Nasıl? Oyun ya da ilgilendikleri bir şey olduğunda (tablet,çizgi film, arkadaş ortamı) onun başından kaldırıp namaza çağırarak mesela. Namaza çağırırken kullandığımız kelimelerle örneğin. Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır demiş ya atalarımız, bunun hakkını vermemiz lazım. Namaza başladığını tebrik alacağı ortamlarda sesli dile getirmek teşvik açısından çok önemli. Anneannesi biliyor musun, benim oğlum namaza başladı demek gibi. Abdest mevzusu var bir de. Çocuklar çok üşeniyor abdest almaya, keza biz yetişkinler de öyle. Abdest varsa ezanı duyan namaza kalkabiliyor, abdest yoksa o namaz devamlı erteleniyor. Bu yüzden abdest konusunda zorlamamak gerekir. Abdestin var mi diye sormalı tabi ama abdestim var diyorsa, (ve biz olmadığından çok eminsek bile) yalancı durumuna düşürmemek ve çocuğa inanmak gerekir. Bu yaş döneminde amacımız namazı sevsin ve kılmayı yavaş yavaş alışkanlık haline getirsin.

Hiçbir şekilde namaza yanaşmayan çocuklar için ilk iş kendi tutumlarımızı gözden geçirmek olmalı. Bir yerlerde yanlış yapmış olabilir miyiz? Yaptığımız yanlışı bulursak onu düzeltmemiz daha kolay olacaktır. Ama her şey biz annelerin hatalı tutumundan kaynaklanıyor değildir elbet, bazı şeyler imtihandır. Böyle durumlarda da sabrı elden bırakmamalıyız. Her seferinde sabırla namaza davet etmeli, her kıldığı vakte ödüller koymalı, teşvik etmenin yollarını aramalıyız. Ama asla ceza ya da sevdiği bir şeyden men etme yoluna gitmemeliyiz. Bu asla bir çözüm olmayacak, aksine işleri daha da çetrefilli bir hale getirecektir. Kalplere hükmedecek olan Allah’tır ve biz O’ndan daha merhametli değiliz. Bu yüzden sabırla devam edeceğiz namaza davet etmeye. Asla kızmadan, bağırmadan, kötülemeden. Ve duayı hiçbir zaman elden bırakmamadan.

Tabi namaz konusu çok uzun bir konu, gelişigüzel bir özetle yazmaya çalıştım sadece. İnşaAllah kıble ehli, secde ehli evlatlarımız ve neslimiz olur. Ve buna vesile olduğumuz için de öldükten sonra da amel defterimiz kapanmaz ve her kıldıkları namazın sevabını alırız. Bunu düşünürsek, yani ahirete yatırım gibi algılarsak daha sabırla ve daha müşfik yaklaşabiliriz….

Çocuklarımızı Namaza Nasıl Alıştırırız?

Yaşça çocuğu büyük olup da namaz kılmayan anneler daha çok soruyorlar bu soruyu: “Kılmıyor namazlarını, çok üzülüyorum ama ne yapayım? Zorla nasıl yaptırayım koca çocuk” diyorlar. Sürekli kıl kıl dedikçe, daha çok soğuyup nefret etmesinden endişe ediyorlar. Amel defterine yazıldığı için de ahiretleri için korkuyorlar haliyle. Böyle annelere çocukları küçükken namaz konusunda onlarla nasıl bir diyalog içinde olduklarını soruyorum. En az 11-12 yaşlarından başlıyorlar anlatmaya. “Namazlarını kılması gerektiğini anlattık, babası da ben de kılıyoruz evde, küçükken yanımıza gelir kılardı, şimdi namaz kıl deyince hakaret etmişiz gibi bakıyor” diyorlar. Çaresiz kaldığım anlardan birisi. Hakikaten Allah imtihan etmesin ama ne yapılır? Ben, işlerin ileri boyutunu henüz bilmeyen ve tecrübe etmeyen bir anne olarak, ancak küçük çocuğu olan annelere tavsiye verebiliyorum çünkü. Deneyimlediğim ve faydasını gördüğüm ne varsa…

İşte bu nedenle, çocukları henüz küçük olup,yolun başında olan anneler için yazacaklarım daha çok. Hazır mıyız? Başlıyoruz…

Namaz, bizim hayatımızın içinde her daim olsa da, söylem olarak devamlı gündemimizde olmak zorundadır. Anne-baba neye önem verirse, çocuk bunun farkında olarak büyüyor. Evde dizi/film konuşuluyorsa gündem bu olur, sürekli müzik dinlenirse çocuk mırıldanır. Para mevzu bahis ise, devamlı hesap yapan bir çocuk olur ve örnekleri çoğaltın. Namaz bizim dilimizde olmalı çocukların farkında olacağı şekilde. “Namaz vakti gelmiş, kalkıp kılayım. Namazım geçmesin, oyuna bir ara verelim. Namaz kılıyorum hadi gelmek ister misin?” gibi cümlelerle gün içinde taze tutulmalı çocuk zihninde namaz. Özellikle namaz anında çocuklar ya birbirleriyle kavga ediyorlar, ya bağırıp çağırıyorlar ya da tepemize çıkıyorlar.(imtihan!) Tesettürümüzü bozacak şekilde üstümüzü başımızı çekiştirip namazımızı ifsad etmedikleri müddetçe, bütün bu karmaşayı göze alıp namazı yanlarında kılmamız güzel olacaktır. Odalara çekilip kılmaktan daha iyidir en azından. Namaza mutlaka çağırmalıyız, bunu sadece bir rica olarak “ben namaz kılıyorum gelmek ister misin” diyerek yapabiliriz. Oyun oynarken bırakıp gelmez büyük ihtimal, zaten gelsin diye söylemiyoruz, gündem oluşturmak maksat. Bazen gelir nadiren de olsa. Abdest nefislerine zor geliyor gözlemlediğim kadarıyla. Kendisi talep etmedikçe abdest almaya (kız çocuklarını da tesettüre) zorlamamak gerekir. Kendilerine özel bir minik seccade alabiliriz. Ama ayrıca yazmak istediğim bir konu vardı, yeri gelmişken buraya sıkıştırayım: Şimdi bir moda çıkmış, çocuklar için üzerinde isimleri yazan süslü püslü seccadeler. Her işte abartıya kaçmayı ve modayı takip etmeyi marifet saymayalım. Çocuklara bir şeyi sevdireceğiz diye dinimizin unsurlarından tavizler verip bilinçaltlarına başka şeyler nakşetmeyelim. Perdedeki süsü bile bana dünyayı hatırlatıyor deyip söküp atan bir Peygamber(s.a.v.)in ümmeti olarak, özellikle ibadette/namazda iftihah tekbiri ile nasıl ki ellerimizi kaldırıp dünyayı arkamıza alıyorsak, seccadelerimiz de öyle dünyalıktan uzak olmalı. Çocuk zaten aklını namaza veremiyor, bir de üzerinde en sevdiği çizimler. Bunun yerine çarşılarda satılan şu minik seccadeler daha güzel olur kanaatindeyim.

Cami ve cemaat konusu da namaza alıştırmak ve sevdirmek için çok iyi olur. Evde eşle ve çocuklarla mümkün mertebe cemaat yapmak , namaz sevgisi açısından önemlidir. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ama kimimizin eşi yok, kimimizin eşi namaz kılmıyor, kimimizin eşinin iş saatleri buna müsait olmayabiliyor. Camilerde namaz kılmak, çocuklarla vakit namazlarına katılmak, o atmosferi en azından haftada birkaç vakit namazında solumalarına fırsat oluşturmak çok faydalı olacaktır.

Bütün bu yazdıklarım 7 yaş dönemine kadar çocukta namaz bilinci ve sevgisi oluşturmak içindir. Bir de telkinin öneminden her fırsatta bahsediyorum, namaz konusunda da telkin çok önemlidir. Çocukta bir Peygamber(s.a.v.) sevgisi oluşturabilmişsek ne mutlu bize; şimdi bunun üzerine her şeyi bina edebiliriz. 7 yaşında namaza alıştırın mealindeki hadisi çocuklarımıza telkin etmeliyiz. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle söylemiş diyerek onlarda bu isteği uyandırabiliriz. 10 yaşında emredin kısmına çok girmesek daha iyi ama kanaatimce. Çünkü 7 yaştan sonraki üç yıllık dönemde namaza karşı daha mesafeli durabilir. Bizim altı yaş ufaklık canı kılmak istemediğinde “ben daha yedi yaşıma girmedim” deyip sıvışıyor bazen. Bu nedenle alışma evresi olan o üç yıllık zaman dilimini iyi kullanabilmek için bu kısmı söylemeyi 10 yaşına bırakalım.

Çocuk artık 7 yaşına geldi, namaza alıştırma zamanı. Ne yapacağız şimdi? Yukarıda yazdıklarım, bu yaş grubu için de hala geçerli aslında. 10 yaş emir dönemine kadar yine daha ılımlı sevdirme ve gündemde tutma konularına devam etmemiz gerekir. Ama çok daha fazlası bizi bekliyor aslında. Yazı yeterince uzadığı için ikinci evre 7-10 yaş arasını da bir sonraki yazıya saklayalım. Buraya kadar okuduğunuz, bu konuyla dertlendiğinizi gösterir. Allah razı olsun bunun için. Ve çocuklarımızı,onların neslinden gelecek olanları da secde ehlinden kılsın…Cumayı hayırla dolduralım… (Kehf Suresi okumayı unutmayalım…)

 

Çocuk ve Namaz

Peygamberimizin (s.a.v.) bize söylediği her sözde ne hikmetler gizli. Keşke biz, kendi mantığımıza ve yaşantımıza değil, onun nasihatlerine ve emirlerine uysak da, hayatta da ahirette de sıkıntı çekmeyenlerden olsak. Namaz konusu, bu konuların en başında geliyor şüphesiz. Çünkü insanın imanına işaret eden en büyük ibadet ve kulun ilk sorulacağı ameli namazdır. Bundan sebep ki Efendimiz(s.a.v.) “Çocuklarınıza 7 yaşında namazı öğretin, 10 yaşına geldiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün” mealindeki hadisini buyurmuştur. Namazın diğer ibadetlerden üstünlüğünü ve bir insanın Müslüman kimliğini belirlemesi açısından önemini böylece daha iyi anlıyoruz. Buluğ çağına ermesini beklemeden emrediliyor namaz. İbrahim Canan’ın Peygamber Sünnetinde Terbiye isimli kitabında belirttiği gibi, hiçbir ibadet için 3 yıl gibi bir alışma süresi verilmemiştir. Bu da, nefsin namaza alışmasının ne kadar zor ama ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Çocukların buluğ çağına ermesine yakın ya da ermesiyle birlikte namaz telaşı başlıyor annelerde. Çünkü amel defterine artık her şey yazılacak, o zamana kadar günahsızdı diye kabul ediliyor. Fakat öncesinde Daha küçük deniliyor, 7 yaşındaki bir çocuk için hele, “ufacık ya bu, ne namazı” diye düşünülüyor. Oysa hani ayette diyordu ya Allah ve Rasulu bir işe hüküm verdiğinde biz sadece razı olacaktık? Bize namazı çok küçük yaşlarda öğretmemiz tavsiye edildiyse, buna harfiyen uymak zorundayız. Çocuk anne-babayı namaz kılarken görüyor nasılsa diye düşünüp, tuzağa düşmemeliyiz. Şu an namaz kılmayan gençlerin/yetişkinlerin çoğunun evinde namaz kılınıyordu. Hatta öyle ki bazı evlerde teheccüd atlanmıyordu. Ama çocuğa ufaklıktan itibaren namaz telkin edilmiyordu, zamanı gelince yapılacak bir amel gözüyle bakıldığından sebep. Ve zamanı geldi, çocuk büyüdü, seccadeler ona uzak oldu. Allah muhafaza…

Çocuklarımızın üzerine bu denli titriyor, onların saçının teline gelebilecek en ufacık tehlike ve tehditten yana endişe ediyorken, kendi ellerimizle ahiretlerine halel getiriyor muyuz acaba? Henüz anaokulunu bile araştırırken, eğitimi iyi olsun, pedagogları olsun, İngilizce eğitimi olsun filan gibi kriterleri yüksek tutup, 4-5 yaşından itibaren hayata iyi hazırlansınlar diye çabalıyorken, geçici dünya hayatını hedef merkezine koyup, ebedi ahireti unutuyor muyuz?

Namaz, bu dinin olmazsa olmazıdır ve bundan sebep üzerinde bu kadar durulmuş, çocuk henüz buluğa ermese bile kılması -önce tavsiye,sonra- emredilmiştir. Küçücükken biz kıldıkça yanımıza gelen, bizi taklit eden yavrular, fıtraten doyurulmayı bekliyor aslında.Özü o ibadete yatkın ve muhtaç çünkü. Ama zamanla biz o yavruyu çağırmadıkça, namaz konusundaki aşinalığı git gide azalıyor ve evde büyüklerin yaptığı bir eylem gibi görülüyor. Çocuğunuz küçük de olsa, çağırdığınızda gelmese de çağırın. Hadi namaz kılalım dediğinizde gelmez belki -ki çoğu zaman ufak çocuklar gelmiyor. O aşinalığı kaybetmemesi için, namazın gündeminden hiç düşmemesi için çağırın yine de. Peki namaza nasıl alıştıracağız? Bu konuda kitapçıklar, kitaplar ve yazılar olsa da, ben de birkaç kelam yazmak isterim. Lakin bu yazı yeterince uzuyor, zaten yıllardır uzun yazdığım için eleştiri alıyorum, kısa keselim. Bir sonraki yazımızda da namaza nasıl alıştıralım konusuna değinelim inşaAllah….