Bazen…

Bazen yazayım diyorum,

Bazen ama…

Sonra neyi diyorum,

Neyi,

Kime,

Nasıl

Ve en önemlisi

Neden?

Sonra kapatıyorum bilgisayarı

ve devam ediyorum hayata kaldığım yerden…

Reklamlar

Tanışalım mı?

Merhaba;

Ben, her gün yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda, muhtelif dil,din,ırk ve cinsiyete bağlı insanların geçtiği caddeye bakan bir evde oturuyorum. Evimin kapılarını sonuna kadar açıyorum ki, beni, çocuklarımı, yaptıklarımı görsünler. Gelip geçen bakıyormuş diye gocunmuyorum, neden gocunayım. Kapıyı açık bıraktıysam vardır bir bildiğim değil mi?

Temizlik yapıyorum mesela ve zaten an be an görüyor olsalar da, en sonunda “temizlik bitti, sıra yorgunluk kahvesinde” diye gösteriyorum geçenlere. Bayanlar gülücükler attıkça en samimi(!) halimle onlara karşılık veriyorum. Bazı adamlar girip girmemekte tereddüt eder bir ruh halindeymiş gibi bakıyorlar da onlara “x NO MEN x” diyorum. Eğer kadın kılığına girip de içeri süzülmeye çalışan olursa, onların bu kimlik karmaşasına anlam veremiyor, hepsini “bacım” olarak kabul ediyorum.

Her anımı göstermekten büyük zevk alan bir yapım var. Gelene geçene soruyorum. Bu halı bu odaya nasıl olmuş diyorum, yeni bir şeyler aldıysam mutlaka gösteriyorum. Kendime çeşit çeşit kombinler yapıp beğenilerine sunuyorum, bir yere gitmeyecek olsam da göstermek hoşuma gidiyor canım! Üstelik zaten kapının her daim açık olduğunu bildiğimden tesettürüme çok dikkat ediyorum. Bazen de görünmezlik kremi sürmüşüm gibi geziniyorum. Evimi, eşyalarımı, çoluğumu çocuğumu görüp beni görememek daha cazip geliyor olmalı ki, kapımın önünden geçenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Bir elbise ile arz-ı endam ettiğimde, abla maşallah su gibisin çok güzelsin filan denildiğinde, itiraf edeyim kendimi kelebekler gibi hissediyorum. “Beni bir bayan gözüyle bile bu kadar güzel görüyorlarsa, erkekler acaba ne düşünür hakkımda” diye aklımdan geçmiyor ama. Kadının tesettürü örtüsü ise, erkeğinki de göz kapakları değil mi canım? Kapatıversin bir zahmet o gözlerini!

Bir de aldığım elbiseleri, -gerek kendime gerek çocuklarıma olsun- evimdeki eşyaları “nerden aldınız acaba” diye soranlara katiyen cevap vermiyorum. Niye aynısından alsınlar canım! Hem burada mevzu elbise değil, o elbiseyi herkes üzerinde öyle benim gibi taşıyamaz. Boşuna heves edip, paraları gitmesin diye de düşünüyorum bazen.

Beğenip, “çok güzel, maşaAllah” filan deyip övgüler yağdıranları baş tacı ediyorum. Eleştirenler de oluyor tabi. Eleştirinin nereden, kimden ve nasıl geldiği çok önemli.  Bazı kökten dinci/ fundamentalistler geçiyor kapımın önünden mesela. Sanki dini bir kendileri biliyormuş gibi nasihatler, eleştiriler! Ameller kulla Allah arasındadır size ne! deyip geçiyorum. Zaten ben her Cuma ayet, hadis paylaşarak, pembiş Kuranımı geçenlere göstererek ne kadar dindar olduğumu ispat etmişim, gerisi umrumda değil.

Bazıları eleştirileri öyle bir yapıyor ki, çekemiyorlar anlıyorum. Benim evin önünden geçip, kendi pespaye evlerine gittiklerinden, kocamla aramdaki muhabbeti görüp, elinden kumanda, telefon düşmeyen kocalarına vardıklarından, ultra uslu çocuklarımla yaptığım binbir çeşit aktiviteleri görüp, düz duvara tırmanan çocuklarıyla karşı karşıya kaldıklarından bütün bu eleştiriler anlıyorum. Çok basit bir öneri sunuyorum onlara da: Geçme kapımın önünden beğenmiyorsan, başka yol mu yok?!

Bazı eleştiriler de beni göklere çıkarırcasına ve çok samimi anlıyorum. Zaten eleştiri dediğin, yıkıcı değil de yapıcı olunca bir anlamı var. “Dediklerinizi hemen uyguluyorum/dikkate alıyorum kızlar!” deyip, yine kendi bildiğimi okuyorum. He bu arada kızlar dedim, erkekler de yoldan geçiyor farkındayım ama daha önce de demiştim: “No MEN”!

Bazen de kendimi ulvi amaçların arkasına gizliyorum. Namazını gözlerinin içine soka soka kılıyorum mesela, sureleri sesli okuyorum. Çünkü bu bir gösteriş değil, teşvik etme aracı sadece. Kafalarını çevirip baktıkça, ibadetimle, vaazlarımla kendilerinden geçip beni örnek alsınlar da onların yaptığı amellerin sevabı bana da gelsin diye. Riya kelimesinin lugatine giremeyeceği, Saliha kadınlardanım zira…Senin gibi olabilsek keşke dediklerinde, yüze karşı övmenin dinimizde men edildiğini unutuveriyorum. Bu kadar övgüyü yakın arkadaşlarımdan, ailemden, kocamdan bile alamıyorum yaw!

İlmimi, bilgi birikimimi, samimi bir niyetle göstermek istiyorum bazen ama öyle övgüler geliyor ki, e biz de insanız neticede. Pohpohlanmak kimin hoşuna gitmez? Bu iş çığırından çıktı, işin içine riya giriyor, insanlar beni gözünde çok büyütmeye başladı artık ve amacımdan sapıyorum filan diye düşünecek olsam da, hemen kovuyorum bu düşünceleri. Sırf bu düşünceler yüzünden binlerce insandan vaz mı geçeyim? Hem belki de gözlerinde büyüttüklerinden daha büyüğüm, kim bilir! Zaten demiştim, riya duygusundan çok uzaklarda bir kimlik benimki, bulaşamaz, sanmam!

Çocuklarımla yaptığım bütün etkinlikleri de yine bu niyetle gösteriyorum öyle bağıra bağıra, biz buradayız diyerekten. Ben yapabiliyorsam siz de yapabilirsiniz diyorum. Aslında biliyorum yapamazlar ama, öbür türlü de niyetimi çok açık etmiş olacağım. Sonuçta herkes benim kadar mükemmel olamayabiliyor. Bazen öyle bir raddeye geliyorum ki, kapının önünden geçenler çoğalsın diye, her gün bir etkinlik, faaliyet peşindeyim. Maazallah, bir gün boş görürler bizi, ertesi gün uğramaz ya da eşe dosta tavsiye etmezler.

Bazı geceler geç saatlere kadar açık kapım, biliyorum ki o saatlerde de oradan geçen binlerce insan olacak yani. Ama uykum gelince artık kapıları kapatıyorum ve bütün gece, ertesi gün kapımdan geçeceklere sunacaklarımı düşünüyorum. Arada bir hani olur ya, samimi bir tefekkür hali insana. O oluyor bana da, sonra diyorum ki heh işte bu düşünce mükemmel bir şey! Ertesi gün bunu yüksek sesle söylüyorum geçenlere ve duymak istediğim şeyi duyuyorum: “Sen ne kadar mükemmel bir insansın, ne mükemmel bir annesin, ne mükemmel bir kadınsın. Senin çocukların, arkadaşların ne şanslı.”Biliyorum…

Siz de bu şansa erişip benimle tanışmak ister misiniz? Gerçi pek çoğunuz kapımın önünden geçmiştir tahminen ama Merhaba, ben, sosyal medyanın tozunu attıran o Müslüman anneyim!

Fındık İşi

fındıkBu haftaki Pazartesi Animasyon Günü’müzde tanıtacağımız çizgi filmin adı, başlıktan da anlaşıldığı üzere “Fındık İşi”. Şehirdeki bir parkta yaşayan sincap, rakun gibi hayvanlar kış hazırlığı içerisindeler; çünkü yeterli stokları yok ve aç kalma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Bundan dolayı da fındık arayışına giriyorlar. Fakat kendileri gibi arayış içinde olan birisi daha var: En yakın arkadaşı bir fare olan sincap. Bu sincap, gruptan uzaklaştırıldığı için bireysel takılıyor ve bir fındık arabasının içindeki mamullere ulaşılmasına engel olduğu için, başkan Rakun tarafından sürgün ediliyor.

Sürgün edildiğinde şehrin içinde dolaşırken, bir fındık dükkanına rastlıyor ama o da ne! Bu fındık dükkanı, karşı caddedeki bankayı soymak isteyen bir suç şebekesine ait. Sonrasında olaylar, olaylar…

Filmin verdiği mesajlar çok güzel ve asla didaktik değil. Sadece macera ve eğlence için izliyor çocuklar aslında. Birlikten kuvvet doğar’ı anlayabilecekleri bir senaryo. Bir gruptan atılan kişinin, kötü olduğu için değil, belki sadece muhalif olduğu için bile grupta barınamayacağı mesajı var mesela. Ve başkan Rakun’un aslında kendi çıkarlarına hizmet için orada olduğu anlaşılıyor sonunda. Bu da, grup liderlerinin, kendi çıkarlarını grubun çıkarları önünde tutmaması gerektiği yönünde bir mesaj veriyor. Ve tabi mutlu son, kötüler cezasını bulur ve iyiler kazanır…

Seçeneklerimiz Çoğaldıkça…

Çocuğuna oyuncak almak istedin, aşağı yukarı biliyorsun da zaten ne tür bir şeyler seçeceğini. Oyuncakçıya girince en az bir yarım saat(ne kadar da naif bir düşünce!) bakınıyor ve sen sıkılmaya başlıyor, o meşhur “hadi”lerini sürekli tekrarlıyorsun. Çocuk ne diyor? “Tamam da anne, bir sürü oyuncak var, nasıl hemen karar vereyim?” E haklı!

Neyse ki sonunda seçiyor istediğini, eve gelip mutlulukla oynuyor da onunla. Kimileri için birkaç saat, kimileri için birkaç gün, uzaydan gelenler için birkaç hafta sürüyor bu yeni oyuncakla vakit geçirmeler. Ama çocuk yine mutsuz sonra. İstediği oyuncağı aldığı halde neden bu kadar mutsuz olduğuna anlam veremiyor ve kızıyorsun: “Zamane çocukları hiç mutlu olmuyor. Şu kadar para verip aldık, hala başka oyuncak istiyor. Benim küçücük bir bebeğim/kırık bir arabam vardı aylarca oynadığımı bilirim. Yine de çok mutluydum” dersin.

Çocukla markete gidiyorsun. Abur cubur reyonu klasik bir mahalle bakkalının toplam iç hacmi kadar zaten. Çocuğa diyorsun: Bir şey seçme hakkın var. Öyle de demokratsın ve adilsin ki o seçme hakkını da zaten çocuğa veriyorsun. Bir “en az yarım saat” de burada harcıyorsun. Çocuk marketten çıktığında, elinde belki en çok sevdiği çikolata var ama hala mızırdıyor ve mutsuz! Sonra sen yine çıldırıyorsun tabi: “Biz iki pötübör’ün arasına lokum koyup yerdik, türlü türlü çeşit içinde yine mutsuz bu çocuklar!”

Kemal Sayar’ın Yavaşla! isimli kitabını okuyorum bu aralar. Kitabın adı her ne kadar Yavaşla olsa da, içerik bir “modern zaman eleştirisi” gibi. Bir yerinde diyor ki özetle: Seçeneklerin çok olması insana seçimi ben yapıyorum şeklinde yalancı bir zafer edası katsa da, insanı daha çok mutsuz eden bir durum; çünkü seçenekler ne kadar çok olursa, her zaman için almadığın/seçmediğin o diğerinde aklın kalır.

Heh şunu bileydin! Mağazadan çıktığında hala “ya öbür kıyafeti/ayakkabıyı mı alsaydım?” diyorsan, evine eşya aldığında çok severek alsan bile “ay öbür halı bu odaya daha mı çok uyardı?” diye düşünüyorsan, aldığın elinde olduğu halde, aklın almadığında kalıyorsa, çocuk için de aynı şeyin geçerli olacağını durup düşünmek lazım. Sadece çocukla senin verdiğin tepkiler farklıdır ve elbet farklı olacaktır. Yoksa sen de, çok severek ve isteyerek alsan bile, her zaman elindekiyle mutlu olmayabiliyorsun geride bıraktıklarını düşününce.

Çocuk bir insandır, sadece küçük versiyonumuz onlar bizim. Empati bu yüzden burada çok gerekli. Biz kendi çocukluğumuzu düşünerek onları anlamaya çalışmayalım her zaman. Onların insan olarak aynı duygu ve hisleri taşıdığını ama bunu ifade etme biçiminin farklı olduğunu anlayalım yeter…

perdeBizim çocukluğumuzda kırık bir oyuncakla da mutlu olunurdu, basit bir bisküvi ile de. Çünkü seçeneklerimiz milyonlarca değildi, çoğumuzda aynı oyuncaklar vardı zaten. Farklısını görmeyince neyi talep edeceksin? Şu yandaki perdeye bakın mesela. Hemen hatırladınız değil mi? Başka başka illerdeki insanların evinde aynı perde olması, çeşitliliğin/seçeneğin azlığını göstermiyor mu? 20 sene sonra internete evimizin perdesinin resmini koysam, hanginiz buna “aa evet bu her evde vardı/bizim evde de vardı” diyebilir? Şimdi sokakta onlarca insan görüyorum, hiçbirinin elbisesi, ayakkabısı birbirine benzemiyor bile…

Çocuklar çeşitliliğin bunca olduğu, binlerce seçenek arasında boğulduğu bir dünyada, kendi istediğini seçtiği için mutlu olamıyor evet. O zaman bırakalım mutsuz mu olsunlar? Hayır! Bu mutsuzluklarının çağın getirdiği bir hastalık olduğunu bilip, onlara ona göre yaklaşalım ve onlara karşı empati kuralım diyorum. Biz bunu yaparken, bu empati duygusunu onlara da öğretelim ve hep aşağı olana bakmayı bilsinler. Senin elindeki oyuncağa sahip olamayan milyonlarca çocuk var diyelim. Sen diğeri için ağlıyorken, onun hiç yok! Merhamet duygularını ayyuka çıkaralım çağ bizim içimizi sinsi bir güve gibi yiyip bitirirken….

Çocuğuna Karşı Ne Kadar Sabırlısın?

Hani kitaplara böyle başlıklar koyarlar ya, test edecekmiş gibi hani : Ne kadar şöyle şöylesin bakalım diye. Özel bir soru-cevap testi yoktur o kitapların içinde. Sen bilgileri okudukça, kendini değerlendirir, kendi puanını kendine yine sen verirsin. Bilgiler seni yönlendirir ya da yazarın bakış açısı, fikri…

İşte ben de aşağıya sorular yazıp, cevapla, aldığın şu şu kadar puan karşılığında ne kadar sabırlı / sabırsız olduğunu gör demeyeceğim elbet. Onun yerine şöyle diyeceğim:

Seni yoktan var eden, türlü türlü nimetler veren, kainatı, hayvanatı ve nebatatı emrine amade eden Rabbine karşı işlediğin suçları düşün. Sana yasakladığı halde umursamadan (ya da umursayarak ama kendi nefsini daha çok önemseyerek) yaptıklarını düşün. Sana emrettiği halde, işine gelmediği için terk ettiğin, nefsin sana başka yolu gösterdiği için hiç uğramadığın, türlü sebeplerle yerine getirmekten kaçındığın farzları düşün. Ve bunca günahkarlığına, bunca hodbinliğine*, sınırları pervasızca bunca kez çiğnemene karşın Rabbinin sana ne yaptığına bak bir de. Senin işlediğin her günahın ardından elindeki nimetleri alıp seni aç bırakıyor mu? Bir vakit namazı kaçırdığın için hemen dakikasında hastalanıp yataklara düşüyor musun? Hayır değil mi?!

Çünkü Allah’ın Sabrıyla karşılaşıyorsun. Sabrediyor Allah, açık bırakıyor kapıları son nefesin çıkana kadar. Allah’ın Sabır ismi, kulların bunca küstahlığını anında cezalandırmamakla bizim karşımıza çıkıyor. Oysa sen, sadece dünyaya gelmesine vesile olduğun, iyi ki bi 9 ay karnında taşıdığın, 2 sene emzirdiğin çocuğun, bir dediğini yapmadığında “daha önce uyarmıştım ama uyardığım halde yapıyor” deyip anında cezalandırıyorsun. Hatta, uyarmadan da cezalandırdığın oluyor değil mi? Çünkü, sen dedin ya, sen söyledin ya, sen uyardın ya, SEN varsın ya, sözünden çıkamaz. Sen annesin çünkü, sen dediğinde yapacak, sözünü dinlemezse anında ceza alacak.

Sen alemlerin Rabbine, sana hayat verene karşı nankörlük ediyorsun, üstelik o da seni yüzyıllar öncesinden uyarmış ve sürekli uyarıyor olmasına rağmen sözünden çıkıyorsun ve o seni hemen cezalandırma yolunu seçmiyor da, sen nasıl oluyor da çocuğuna karşı bu denli sabırsız oluyor ve hemen cezalandırma yolunu seçebiliyorsun? Biz insanoğlu, hakikaten çiğ süt emmişiz değil mi?!

 

Cartoon Network Rezaleti

Sağlık sorunlarımdan dolayı pazartesi günü animasyon tavsiyesi ile ilgili yazı yazamadım, bayram tatiline sayalım. Çizgi filmlerle ilgili bir yazı olsun madem de konseptten çıkmayalım o zaman.

Geçenlerde veliler whatsapp grubuna bir görüntü gönderdi velilerden biri. Görüntüde CN çizgi film sahnesinden uygunsuz sahneler vardı ve ev ortamında televizyondan çekilmiş gibi duruyordu. Görüntüyü görünce inanamadım. Belki siz de internette rastlamışsınızdır. Çizgi film kanallarında bilinçaltına mesajlar veren görüntülerin olmasına alışığız, ama bu denli aleni yapılabileceğine inanamadım doğrusu. İnternette biraz araştırma yapınca bu görüntünün sahte olduğunu öğrendim, ki gerçekten de gerçek olamazdı sanırım. Artık bir şeylere şaşırmayı bırakmalıyız bu ülkede belki ama, yine de şaşırabiliyor ve olamaz diyoruz demek ki…

Teen_titans_go_team_photo_by_imperial96-d6839mrGörüntünün ait olduğu iddia edilen çizgi film Teen Titans Go isimli bir çizgi film. Biraz youtube’dan videolarına bakarsanız, o görüntü her ne kadar sahte de olsa ve evet o kadar ileri gidilemiyor olsa da, ne kadar rezalet olduğunu görebilirsiniz. Kaldı ki, sadece bu çizgi filmle de sınırlı değil bu kanalın rezaletleri. Bu kanalı televizyonunuzda bulundurmayın, çocuklarınıza çok büyük zulmediyorsunuz. Porno, şiddet vs. gibi öğelerle çocukların masum hayal gücünü alt üst eden, bilinçaltına korkunç mesajlar gönderen bir kanal. Elhamdulillah ki bütün gün evlerinde televizyon açık olan annelerin bile çoğu bu kanala karşı dikkatli ama yine azımsanamayacak bir anne grubu da var önemsemeden izleten. Bir de kanal bulunduğu müddetçe televizyonda, evde siz olmadığınızda, çocuğu evde büyüklere emanet edip gittiğinizde izleyecektir. Ya da anne-babalarınızın televizyonundan da silin, oralara gidince de izliyorlar.

CN kanalı çocuk çizgi film kanalı değil zaten şeklinde yapılan savunmayı da çok saçma buluyorum. Bizim zamanımızda bir South Park vardı, evet kesinlikle yetişkin çizgi filmi idi. Animasyon izlemeyi seven büyüklere göreydi, çünkü içindeki esprilerden bile belliydi ki çocukların yaş ve kapasitesinin çok üzerindeydi. İçinde şimdilerde eleştirdiğimiz sapkınlık, porno, şiddet gibi öğeleri de yer yer barındırmasına rağmen, muhalif tavrıyla beğeni alıyordu. Ama bu film sadece gece yarısı ve haftanın belli günlerinde oluyordu. Çocukların ulaşımından uzaktı ve olması gereken de buydu zaten. Hem Türkçe’ye çevrilmediği ve altyazılı olduğu için de izleyeceklerini sanmıyorum.

Oysa şimdi, “o kanal zaten çocuklara göre değil yeaa” diye savunması yapılan, bir ÇİZGİ FİLM KANALI. Bu ne demek? 7/24 yayın yapıyor ve çoluk çocuğu zehirlemeye devam ediyor demek. Bir de ikinci savunma, anneler bilinçli olsun, açmasın çocuğuna o kanalı. Bu çok doğru, bence de tamamen silmeli. Ama bu bilinçte olmadığı için çocuğuna bunu izleten anne kadar, bunun yayın yapmasına izin verenler de suçlu değil mi yani?

Müslüman anneler olarak, çocuğumuzdan biz sorumluyuz. Ne yediğine dikkat ettiğimiz kadar, ne izlediklerine de dikkat etmek zorundayız. Yedikleri bedenini, izledikleri ruhunu etkiliyor çünkü…

Bu linkte de kanalın açıklaması var.

(South Park ile ilgili bir açıklama: Hala yayında mı ve aynı şekilde geç saatlerde mi çıkıyor bilemiyorum, 10-12 sene öncesinden örnek verdim şuan. 9senedir tv izlemediğim düşünülünce güncel bir bilgi olmayabilir. Zaten geçmişle kıyaslayarak söyledim, olması gereken o olduğu için. )

Çiftçi…

Çocuklar, kendilerine ait bir karakter ile doğuyorlar. Kimisi sakin içe kapanık, kimisi hırçın, kimisi el becerisi yüksek, kimisi sayısal zeka yönünden kuvvetli, kimisi özgüveni yüksek, kimisi melankolik. Çevrenin, çocuğun kişiliğine katkısı elbette yadsınamaz; fakat aslolan fıtrattır. Başta ebeveyn olmak üzere çevre, çocuğun bu karakterine olumlu ya da olumsuz katkıda bulunur. İlk çocukta günümüz anneleri olarak genelimizde olan bir hata, çocuğu tanımaya başladıkça onda hoşa gitmeyecek özellikler gördüğümüzde değiştirmeye çalışıyor olmamız malesef. Çocuk çok sosyal değil mesela, sürekli bir arkadaş ortamına sokma çabaları, sosyalleştirme uğraşıları vs… Oysa fıtratına saygı duymamız, her ne kadar bizim bir parçamız olsa da bambaşka bir birey olduğunu kabul etmemiz gerekmez mi?

Doğan Cüceloğlu’nun “çiftçi tutumu” diye tabir ettiği bir yaklaşım var anne-babalıkta olması gereken. Özetle şöyle diyor: “Bir çiftçi, domates tohumundan salatalık yetiştirmeye çalışmaz. Domates tohumu domates olacaktır zaten. Ama çiftçinin vazifesi, o tohumun yetişip domates olabilmesi için gerekli koşulları hazırlamaktır. Etrafındaki yaban otları toplarsın, gerekli zamanlarda sularsın, dalı eğriyse düzeltirsin bir sopa,dal yardımıyla.” 

Anne baba olarak bizim vazifemiz budur işte. Önce tohumu tanımak. Bu bir domates tohumu mu, salatalık tohumu mu bilmek. Sonra suyu ve güneşi sever mi, hangi zamanlarda ister? bunların tahlilini yapıp, ihtiyacına göre karşılık vermek. Çocuk çok hareketli ve asabi mesela, onun bu yapısını değiştirmeye çalışmaktansa, bir spor faaliyetine yönlendirmek diyelim. Varolan koşuldan, çocuğun yapısından şikayetlenmek değil yani.

Peygamberî metot da buydu işte. Zaten Müslümanlar olarak her konuda O’nun (s.a.v.) izinden gitsek kârda olacağız ya. Bakıyordu fıtratlarına ve değiştirmeye değil, o fıtratı İslam’a uygun bir şekilde yönlendirmeye çalışıyordu. Kimin neye istidatı/yeteneği varsa, o alanda eğitiliyor ve kendine yol buluyordu. İşte esasen okulsuz eğitime karşı olmam(ız)daki sebep de budur. Farklı huy, karakter, algıdaki onlarca çocuğun bir derslik içinde aynı şeyi öğrenmeye zorlanmaları! Kişiliklerini analiz edemeden, yetenekli oldukları alanları keşfedemeden, hepsini birer robot gibi yetiştirmek ve adına eğitim demek. (Neyse ki şuan konumuz okulsuz eğitim değil, uzatıp konuyu başka yere çekmeyeyim.)

İmam Gazali’nin talebesinin istediği üzerine kaleme aldığı “Ey Oğul!” isimli risalesinde şu satırları okuyunca geçen gün, Cüceloğlu’nun da benzer bir şekilde yaptığı benzetme aklıma geldi. Oysa iki insan, çok farklı din ve dünya anlayışına sahiplerdi. Belki de aklın yolu bir dedikleri şey buydu. Şöyle diyordu Gazali: “Eğitme işi, aynen çiftçiliğe benzer. Çiftçi, dikenleri ve zararlı otları temizler ki, ekini ve ürünü tutsun büyüsün.”

Beş parmağın beşi de bir olur mu dediği gibi büyüklerimizin, aynı karında büyüttüğümüz çocuklarımız bile birbirlerinden öyle farklı huy ve kişilikte oluyorlar ki, biz onları bir ağacı yontup şekil verir gibi yontamayız. Gazali’nin dediği gibi, etraflarındaki kötülükleri arındırmaya, arındıramadıklarımızın da kötü olduğunu anlayacakları bir idrake sahip olmalarına çabalarız ancak. Bu da öyle zor ki…

Kendimizin kul olarak yükü bunca ağırken, bir de evlatlarla yükümüze yük katılıyor. İnsanların önemsemeden üzerine basarak vıck diye ezdikleri ya da kıyamayıp bir parmak fiskesiyle oradan uzaklaştırdıkları bir karınca olmayı dilerdim. Onca yumurtladığı yavrunun hiçbir sorumluluğu yok üzerinde ve dahi kendi nefsinin de. Bizler ise, Müslüman anneler olarak çok büyük ve ağır bir yüke talibiz. Günahımızla, sevabımızla vereceğimiz hesap zaten yeterince yüklüyken, çocukların yükü biniyor omzumuza bir de. İyi huylarını ya görmez ve kötüye evrilmesine sebebiyet verirsek? Kötü huylarını fark edemez ve yeterince yönlendiremezsek?

Yine aynı yere geldik işte dönüp dolaşıp. KÖK’e…

 

(Cüceloğlu’nun çiftçi tutumu ile ilgili söylemlerini aynen aktaramadım kitabı kütüphaneye iade ettiğim için. Gazali’nin kitabını okurken benzerlikten dolayı aklıma geldi ve bu yazıya ilham oldu.Bu nedenle aklımda kaldığı kısmıyla özetledim. Gazali’ninki birebir alıntıdır.)