Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-2-

Yaklaşın, bir kıssa anlatayım. Peygamber(s.a.v.) evinden bir olay: Bir gün hanımlarından birinin evinde Allah Rasulu(s.a.v.). Diğer hanımlardan birisi de ona bir tabakta yemek gönderiyor. Yemeğin geldiğini gören ev sahibi hanım, bir vuruşta tabağı deviriyor. Tabak kırılıyor, yemekler dökülüyor. (Hadisenin sahihtir, Cabir b. Abdullah rivayetiyle Buhari’de geçmektedir. Muslim, İbn Mace ve İmam Ahmed de rivayet etmiştir.)

Bir Peygamber hanımı nasıl böyle yapar değil mi? Hem de O’nun gözünün önünde? Peygamber hanımlığını koyalım bir kenara, Peygamberlerden birine bakalım doğrudan, Adem(a.s.)’e. Cennette nimetlerin içerisindeyken sadece bir ağaca yaklaşma denildiği halde, şeytanın tuzağına düşüp Rabbinin emrini çiğniyor ve cennetten çıkarılıyor eşiyle birlikte.

Sen insansın, melek değilsin; mükemmel değilsin ve asla olamayacaksın. Bak ilk insan, ilk peygamber bile hata etmiş; nübüvvet yuvasında her gün soluk alıp veren, ayetler yanı başında indirilen müminlerin anneleri hatalar/günahlar işlemiş. Sen, ben ise onların yanındaki konumumuz itibariyle ne haldeyiz bir düşün. Kendini suçlamaktan vazgeçerek başla işe. İnsansın, hani derler ya “beşer şaşar” heh işte öyle, şaşacaksın. Deneye yanıla doğruyu bulacaksın, önemli olan o doğrunun peşinde olman gerçekten. Kendini fark etmeye çalışman, hatalarını görmek için çabalaman, iç muhasebeni yapıp gördüğün o hatalarından/kusurlarından nasıl sıyrılacağını öğrenmen…Çünkü hata yapacaksın insan olma tabiatı ile, ama Müslüman insan hatasında/günahında bile bile ısrar etmez. Bugün evladına kötü davrandın,bağırdın vurdun, belki hakaret ettin. Eşinle tartışırken gereksiz yükseldin, kırıcı sözler söyledin, geçmişin defterlerini gereksiz yere serip ortamı fazlasıyla gerdin belki. Alışverişte, iş yerinde muhatap olmak durumunda kaldığın insanlara fazlasıyla yüklendin belki ve pişmanlık duydun. Bu pişmanlıklarla oturup yas tutacağına, “ben insanım, hata edeceğim, ama bu hatadan ders alıp bir daha aynı çukura düşmeyeceğim” de. Kırdığın kalplerden özür dile, kendinden de özür dile önce.

Peki tamam böyle yapalım, ama devam ediyoruz aynı hataları işlemeye; değişemiyoruz işte, bunun yolu ne? Kendimi nasıl tanıyacağım, bu yolda bana neler rehberlik edecek? Öncelikle bu hayatta örnek alınmaya en layık insanın, Peygamber(s.a.v.)’in hayatını çokça okuyacağız. Bizim için binlerce kitapta bulamayacağımız bilgiler, örnekler ve hikayeler yer alacak orada. Yukarıdaki hadisteki gibi, insanların sahabe bile olsa hatalarını görüp, kendini affetmeyi öğreneceksin. Yoklukla, işkenceyle, evlatla sınandıklarında verdikleri tepkileri görüp, sabretmeyi öğreneceksin. Ayetler onlara yavaş yavaş inerken, bütün Kuran şimdi senin elinde her derdine çare duruyor diye şükretmeyi öğreneceksin. Peygamber(s.a.v.) amcasının ciğerini bile delik deşik edip sahibine götüren bir kölenin, nasıl da ahlakta örnek bir insana dönüştüğünü görüp, kendine güvenecek, değişime inanacak, ümitsizlikten kurtulacaksın. “Piyasada epey siyer kitabı var, hangisini okuyayım?” derseniz tavsiyelerim şunlar: Celaleddin Vatandaş Mekke-Medine Dönemi(2 cilt), Safiyurrahman Mübarekfuri Peygamberimizin Hayatı Ve Daveti(uluslararası siret-i nebi ödüllü), Sallabi Siyer-i Nebi (2 cilt) kitaplarını okuyarak başlayabilirsiniz…

Müslüman bir insanın hayatında ilk kaynak Kuran ve sünnet olmalı elbette. Kendimizi İslami ve insani yönden geliştirebilmemiz ve değişebilmemiz için siyer okumaları yapıyoruz diyelim, başladık. Şimdi psikoloji ilmi ile taçlandıralım öyleyse. Peygamber(s.a.v.)’in hayatında psikolojiyi hep görüyoruz zaten, ilmin adı konulmamış sadece. Şimdi biz, insanın kendini tanıma yolculuğunda içimizdeki çocuğu görmeye çalışacağız. Şimdinin yetişkini ile bu çocuğun arasındaki bağlantı ne durumda bunu öğrenmeye çalışacağız. Bunun için ise en güzel kaynak, birçok insanın hayatını 180 derece çevirme başarısı göstermiş Doğan Cüceloğlu eserleridir. Çok eseri var yazarın, hangisiyle başlayalım derseniz tavsiyelerim şunlar: Öncelikle Savaşçı, İçimizdeki Çocuk, İçimizdeki Biz, Yetişkin Çocuklar. Bunları bitirdikten sonra Geliştiren Anne-Baba ve Damdan Düşen Psikolog.

Bütün bu kitapları okumak sizi bir yere getirecek. Suçlama…İçinizdeki çocukla yüzleşmeye başladıkça anne-babanızı, geçmişinizi, şimdiki yetişkinle çatışmalarda eşinizi, kayınvalidenizi, görümcenizi, akraba ya da arkadaşlarınızı suçlamaya başlayacaksınız belki. “Kimseyi Suçlama” isimli yazı da üçüncü yazımız olacak dizimizde. Bu süreçte siz, bu kitaplara başlamış ve kendinizi tanımaya başlamış olacaksınız bile inşaAllah… Öyleyse haftaya cuma aynı yazı dizisi ile devam edelim…

Reklamlar

Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-1-

Biz nerede hata yapıyoruz biliyor musunuz? Çocuklarımızı nasıl yetiştiririz diye sürekli kendimize sorarak. Daha önceki yazılarda da birkaç kez değinmiştim önce kendimizden başlamalıyız işe diye. Bunu iki cihetten söylüyorum: İslami olarak ve insani olarak. Yani biz Müslüman anneler olarak İslam’ı düşünüyor, hep o açıdan yaklaşıyoruz olaya. Bunun için önce kendimizi geliştirip, daha iyi bir Müslüman nasıl olabilirim demeliyiz evet; ama işin daha ince bir boyutu var ki o da insani boyutu. Biz insan olarak kendimizi ne kadar geliştirebiliyoruz? Hani vardır ya Yunus Emre’nin: Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil şiiri. İşte onun gibi, ibadetlere yoğunlaşmak, çocuğumu İslami bir yaşantı ile yoğurmaktan öncesi, kendimde var olan özellikleri biliyor muyum? Kendimi tanıyor muyum? Çocukluğumdan getirdiğim yaraların ne kadar farkındayım ve onları ne kadar sarıp sarmalayıp iyi edebiliyorum? Dahası, onları kabullenip kendimi seviyor muyum?

İşte bu yüzden bu yazı dizisine başlarken ilk yazıda işin insani boyutunu ele almak istedim. Biz, evlenince eşimizi tanımaya çalışıyoruz. Çocuklarımız oldukça onları tanımaya çalışıyoruz ama kendimizi tanımak için çaba göstermiyoruz. Çünkü “ben, benim işte. Ne demek kendini tanımak!” diyoruz çoğu zaman, şaşırıyoruz bu soruya. Çocuk eğitimi adına kitaplar okuyoruz, programlar dinliyoruz. Çocuğa şöyle yaklaşın, böyle yapın. Okurken ne kolay, ama yapamıyoruz. Neden?Çünkü senin içindeki çocuk çok bambaşka bir şey söylüyor sana ve o sağlıksız çocuğun yönlendirmesiyle hareket ediyorsun çoğu zaman. Hiç kızılmayacak şeylere kızıyorsun bazen, gereksiz bağırıyorsun, bir dakika önce canım cicim diye öpüp okşadığın çocuğu iki dakika geçmeden hırpalıyorsun. Bilemiyorsun çünkü hangisi olmalı tam olarak? İçinde bir çatışma hali var devamlı. Kızarken “elbette kızacağım çok haklıyım, o da beni kızdırmasın” diyorsun. Biraz sonra vicdan azabı çekerken “ben ne kadar kötü bir anneyim, aslında o kadar da kötü bir şey yapmamıştı” diyorsun.  Sonrasında çocuktan özür dileyip, ilişkiyi iyice laçkalaştırıyorsun. Allah Rasulu (s.a.v.)’nun dediği gibi oysa “Sabır, musibetle ilk karşılaşıldığı anda gösterilendir”.

Çocuğum çok başarılı olsun diye çabalıyorsun mesela, çok düşünmüyorsun o bunu istiyor mu gerçekten diye. Onun başarıları ile övünme çabasında mısın?Yoksa gerçekten de hayatta başarılı olsun, bir yerlere gelsin istiyor musun? Bunu kendine samimi soracaksın ama. “Tabi ki ikincisi” demeyeceksin hemen. Eğer ikinci seçeneği seçersen, o zaman sana “bunu çocuğa rağmen mi istiyorsun” diye sorarım. Yani çocuk ders çalışmak istemiyorsa mesela, okul onun gözünde çok önemli değilse, mutsuz ola ola, elinde terlik başında bekleye bekleye ödev yaptırıyor musun? Demek ki ilk planda düşündüğün çocuk değilmiş…

Başkaları tarafından çocuklarına gelebilecek hiçbir eleştiriye hazır değilken, kendin en ufacık hatalarında bağırıp hakaret ediyor musun? Demek ki çocuklarını başkalarından koruma isteğin, çocuklarının iyiliği için değil, “benim çocuğuma kimse laf edemez” diyerek “ben”i ön plana çıkarmandan, kompleksten, özgüven eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Okuyorsun türlü türlü psikologları. Tutturmuşlar bir güvenli bağlanma. Nedir Allah aşkına? “Çocuğum şöyle şöyle davranıyor, biz güvenli bağlanamamış mıyız yani şimdi?” Bu sorunun, bu korkunun altında neler yatıyor görebiliyor musun? Kendi ailesiyle kuramadığı bağlantının ezikliğini hisseden zavallı, masum yavrucak! Yoksa sen çocuğunun öz bakımlarını yerine getiriyor ve en önemli ihtiyacı olan dokunsal sevgiyi ona veriyorsan, kişiliğini zedelemeden hareket ediyorsan, daha ne yapacaksın?

Çocuk yemek yemiyor diye kendini paralıyorsun. Çeşit çeşit şeyleri katıp karıştırıp yedirmeye çabalıyorsun. Ağzını sıkıştırıyorsun, üstüne çıkıyorsun, bağırta bağırta karnını doyuruyorsun. Acaba çocuk cılız kalınca “bi çocuğa bakamamış” demelerinden korkuyor olabilir misin? Yoksa gerçekten de çocuk aç kalacak, güçten düşecek diye mi korkuyorsun? Oysa bu şekilde iştahsız olan çocukların çoğunun ne kadar hareketli olduğunu da görmüşsündür.

Ben kendimin farkına varmak istiyorum diyerek başlamalıyız anneliğe. Ve biliyor musun? Anne olmadan tam olarak kendini tanıyamaz, içindeki çocuğu keşfedemezsin. Çocuğunla iç çocuğun yüzleşmeye başladığında idrak edeceksin aslında her şeyi. Evlendiğinde başlar bu olay yavaş yavaş, neden böyle tepkiler veriyosun mesela eşine, neden tartıştınız ve senin tutumun ne oldu? Bunların ardından gelen kendini tanıma isteği, çocuğuna çok faydalı olacak. Çünkü, kendini bilen, aklı başında bir annenin yetiştireceği çocuk, sağlıklı bir iç çocuğa sahip olup, kendini bilerek yetişecek inşaAllah. Şimdi bizim yaptığımız gibi sürekli kendini keşfetme çabasında olmayacak 30 yaşından sonra…

(Kendimizi tanıma konusunun devamı ve bununla ilgili okumamız gereken kaynaklar, ikinci yazıda. O zamana kadar biz, içimizdeki çocuğun sesini dinlemeye çalışalım..)

 

Din mi, Manevi Yaşam mı?

Doğan Cüceloğlu’nun şu sıralar okuduğum “Yetişkin Çocuklar” isimli kitabında şöyle bir cümle geçiyor: “Manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur, manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve Hakikat’i bulmasına yönelir. Din, toplumu vurgular; manevi yaşam “bireyin öz”üne yöneliktir. (…) Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.”

Din terimini genel anlamda kullanıp bütün semavi dinleri baz alarak değil, özelde İslam’ı baz alarak konuşursak, Doğan Bey çok yanılıyor ve bu yanılgı, kendisinin gerçek İslam’ı bilmemesinden kaynaklanıyor ne yazık ki. Din dediğimiz şey özünde, bir Yaratıcı’ya inanmak, bu dünyadan sonra bir başka hayat olduğuna inanmak ve yapılan her amelin karşılığının olacağını bilmektir. Bu açıdan da din, koyduğu kurallar ile, insanların hem dünyadaki düzenini, hem ahiret yaşantısını etkilemek ister. Dünya adına koyduğu kurallar da onun sosyal yaşantısı adına olumlu sonuç verdiği gibi, manevi yaşamını da besler. Ahlaki değerler, dinden bağımsız düşünülemez ve “kendini bilen Rabbini bilir” sözü üzerinden konuşursak, insanın aradığı “öz”ü bulması, kendini Yaratan, topraktan yaratan Rabbini bulması ile olur. Kendinle barışmanın en güzel yolu, “ben böyle yaratılmışım, karakterim fıtratım bu” demekle olur. Kimsenin kalbini kırmamalıyım, hırsızlık yapmamalıyım, yalan söylememeliyim vs. gibi bütün ruhi ve ahlaki değerleri bize kazandıran dindir. Manevi yaşam dediğimiz şeyi dini kapsayan değil, dinin alt kümesi olan bir kavramdır.

Çocuklarımıza manevi değerleri aşılamaya çalışırken dini unsurları kullanıyoruz. Bir Gözetleyen var bizi demek, oto kontrolü sağlamayı kolaylaştıran bir etkendir. Bir çocuğun bir başkasının malını, yerde gördüğü bir şeyi (ç)almasına engel olmak, anne-babasına ya da başkalarına yalan söylemesinin önüne geçmek salt söylemle mümkün olmaz. İD kötülüğü emrederken, EGO onu bir düzene sokmaya çalışır ve şeytan o EGO’yu ele geçirmekle uğraşır. Tam bu sırada devreye SÜPER EGO girmelidir ki ben bunu Müslümanlarda bulunması gereken Allah sevgisi ve korkusu kavramı ile açıklamayı yeğliyorum. “Ben sana yalan söylemiyorum.Sen anlamazsın ama Allah bilir, onu kandıramam” dedi büyük oğlan. Manevi yaşam budur. Din bunun üstünde, ve evet kuralları olan bir bütündür.

Yazarın karıştırdığı nokta dini yobaz bir biçimde hayata ve çocuklara aktarım biçimidir aslında. “Yalan mı söyledin sen? Allah dilini yakar” cümleleri ile gelen bir din algısı ise söylediğimiz, kişinin özüyle doğruyu bulmaya çalışıp korkudan uzak bir manevi yaşam tercih etmesi normal görülebilir. Çünkü böyle korkutucu ve yasaklayıcı bir din algısı ve sürekli cezalandıran bir İlah imajı elbette manevi dünyada zenginlik getirmediği gibi hiçbir ahlaki değer de kazandırmaz.

Çocuklarımıza Allah’ı sevdirelim, korkutmayalım diyoruz ya; işte manevi yaşamlarının güçlenmesi için, dini ahlaktan bağımsız olmadan, Kuran ve sünneti temel alarak öğretmemiz gerekir. Çünkü Hz. Aişe’ye sorulduğunda dediği gibi Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ahlakı Kuran ahlakı idi ve Kuran bizim bütün maddi manevi yaşantımızı düzenlemek için kafidir…