Sevgili Günlük

Herkesin birbirine kıyın kıyın yanaştığı günlerdi Sevgili Günlük. Bakıyorsun hep aynı kişiler birlikte, hep aynı kişiler birbirini pohpohluyor. Yok yani, bu kadar insan bir araya gelince nasıl bu kadar kanka oluyordu, aklım almıyordu. Biriyle iyi anlaşırsın, samimi arkadaş ya da dost olursun. Ama ona methiyeler düzecek kadar kaç kişiyle samimi olabilirsin? Ekran arkasından bile okunabilen bir yüzsüzlük seçiliydi yüzlerinde.

Üzerinde çıkarları yoksa, senin Allah için çabalaman, çocuklar için, anneler için çabalaman asla onlara gözükmezdi. İnsanların fikirlerinden, söylemlerinden önce “takipçi sayıları”na bakarlardı. “Dur ya, bu kardeş de Allah rızası için bir şeyler yapıyor, hiçbir çıkar gözetmeden onu takip edeyim ya da insanların takip etmesine vesile olayım” demezlerdi.

Sen şimdi böyle yazınca, sanacaksın ki bu sosyal medya, insanları böyle yaptı. Yok yok, bakma sen bu zamanlara ithafen yazdığıma. İnsanoğlu başından beri çiğ süt emmişti aslında. Biz üniversitedeyken, notlarımızı almak için tanımadığımız kişiler bizimle hemen tanışır, kanki olur, bize methiyeler düzerdi. Bak biz o zaman da yemezdik bunları ama, sineye çekerdik. Kullanılmaya göz yumardık bazılarımız. Bazılarımız ise asla tahammül edemez ve fırsat vermezdi. İnsanlar üzerinde menfaati olduğu kişileri seçer, onunla sahte bir samimiyet kurmak için ona damardan girer yani onu överdi. Hayatında böyle insan görmemişmişmiş…

Aynı oyun o zamanlarda da dönüyordu işte. Ama işin can acıtan tarafı bunu “sayı” uğruna yapmalarıydı. Şimdi sen yine kalkıp “Su-i zan etme! Nereden biliyorsun! Sanki sen çok şeysin!” filan diyeceksin ama sus sus! Daha söyleyemediklerim de var, açtırma kutuyu…

Reklamlar

Neyi Kutlayalım?

“Mekke’nin fethini kutlayabilir miyim peki?” diye sordu büyük oğlan. “Hani biz yılbaşı kutlamıyoruz, ama Mekke’nin fethi iyi bir şey sonuçta değil mi, onun kutlamalarına gitsek?”

Müslümanların kafasına bu kutlama mantığını kimler soktu bilemiyorum tarihçesini. Ama ben “Geçen yıl bu zaman Mekke’yi fethetmiştik değil mi? Hadi Ya Ebubekir, Ömer, Osman, Ali! Bir program hazırlayın da kutlayalım fethimizi. Çağırın sesi güzel olanlarınızı içinizden, ilahiler söylesin. Tilaveti en güzel olanınız Kuran’dan birkaç sayfa okusun açılışında.”diyen bir Peygamber(s.a.v.) hayal edemiyorum, kusura bakmayın. Ve bir Müslüman olarak, Peygamberimin (s.a.v.) yapmadığı bir şeyi ritüel haline getirip yapmayı, kendime yakıştıramıyorum.

Ne var ki–benim adına “gettoluk” dediğim- şu kompleksli ruh halinden kurtulamadık. İlla ki alternatif bir şeyler bulacağız şu “gavur icatlarına”(!) Onlar onu kutluyorsa, biz de bunu kutlayalım. Onlar şöyle yaparsa, biz de böyle yaparız. Onlar konser veriyor, biz de ilahi konseri yapalım. Gençlerimiz kızlı-erkekli coşsunlar konserlerde… (şu anki kutlamalarda durumu bilemiyorum açıkçası, 13 sene öncesini baz alarak yazdım bu satırları)

Hayır efendim, senin kendi Müslüman kimliğine yaraşır bir karakterin, prensibin, haysiyetin,duruşun olmalı. Senin dinin sana yeterli gelmiyor mu ki? Ne demiş Efendimiz(s.a.v.) Müminin iki bayramı var: Ramazan ve Kurban. (Cuma da müminin bayramıdır onu ekleyelim). Bu iki bayramı helal dairede gönlünden geldiğince güzel geçir. Geceden süsle evini, çocuklarına hediyeler al, yapabiliyorsan eş-dost, aile büyüklerini çağır sabah kahvaltıya ya da sen git böyle bir organizasyona. Diyorum evet Said Nursi’nin dediğini: Helal daire, keyfe kâfidir…

Öyleyse kendini böyle aşağılarda görüp, sürekli birilerine yetişmeye, benzemeye çalışma. Ben yeni yıl kutlamalarından bahsetmiyorum dikkat et bu yazımda. Özelde Mekke fethi kutlamalarından bahsediyorsam da genelde Müslümanların içine yerleştirilmeye çalışılan bu “kutlama kültürü”nden söz ediyorum. Çocuk etrafta görüyormuş ne olacakmış. Ama taviz tavizi doğurmaz mı? Bu dönemde bunları görüyor, başka dönemlerde de başka şeylere şahit oluyordu çocuklar. Her dönemin kendine has bir imtihanı vardır çünkü. Ufak ufak kopara kopara ne kalıyor geriye dinimizden?

Çocuktur anlamaz mı gerçekten? A tabi, koca koca insanlar anlamıyor; karşı çıkıldığında bin dereden su getiriyor kılıf uydurmak için değil mi? Ama çocuk, tertemiz fıtratı ile, anlatmayı bilen için büyük bir mucize ve anlayış. Anlar o, sen anlat. Müslümanlığı anlat ona, Peygamberini (s.a.v.) anlat, bizim dinimizde, kültürümüzde yer almayan kutlamaların bizden neler götürebileceğini de…

Not:  Celaleddin Vatandaş’ın Tevhid ve Değişim kitabını, bu konuyla ilgili kesinlikle tavsiye ederim.

Kadın Dediğin…

Kadın dediğin her gün aynı rutini sıkılmadan yapabilecek bir tür olmalı. Düşünmeye programlı değil, çalışmaya programlı bir robot gibi hareket etmeli. Sabah kalkıp coluk çocuğun karnını doyurmalı, evin temizlik,çamaşır,ütü gibi pek çok işini eksiksiz halletmeli. Bu arada daha kahvaltı sofrasındayken akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye başlamalı.Bak “düşünmek”dedim ama bu olur,yani bu kadarı olabilir demek istedim.
Kadın dediğin okumaya vakit ayırmamalı ki zaten okusa da anlayamayacak nasılsa; vakit kaybetmesin işine baksın! Hem okusa, hadi diyelim şans eseri okuduğunu anlasa bile bu onun ne işine yarayacak!
Kadın dediğin gündemden de bihaber olacak,öyle siyasetmis miyasetmis takip etmeyecek.Hem etse n’olur ki eksik etek, saçı uzun aklı kısa,ne anlar ülkenin içinde bulunduğu durumdan, dünyanın gidişatından. Bu yüzden erkek dediğin konuşmaz karısıyla bu konuları. Çünkü bunlar erkekler arasında ve mutlaka bir kahvehanede/çay ocağında konuşulması gereken konular. Bilirsiniz dünya ve İslam aleminin kurtuluşu için gereken ilk kıvılcım bu Kahvehanelerden parlayacak…
Oysa aynı kadına pek çok can emanet edip ekmek parası kazanmaya gidiyor adam. Bazı gün oluyor çocuklarını hiç göremiyor, fiziksel ya da ruhsal ihtiyaçlarına cevap veremiyor.Ve o çocukları o KADIN yetiştiriyor. Yoksa siz de Allah tarafından size emanet edilen bu çocuklara, her bakımdan yetersiz gördüğünüz bir kadının annelik etmesine şiddetle karşı mısınız(!)??
.
.
EY Müslüman anne,sana çok iş düşüyor bu çağda hele ki…Sen İslam’ın senden ne istediğini bilmelisin en ince ayrıntısına kadar, sen Rasul(s.a.v.) nasıl bir insan ve Peygamber idi bilmelisin ki yaşayabilesin. Sen bunları çocuklarına anlatacak, örnek olacaksın çünkü. Senin cahil olma lüksün yok.
.
Sen içinde bulunduğun çağa göre çocuk yetiştireceksin,kendi yetiştiğin çağa göre değil.Çocuğunla aranda bir nesil çatışması olmaması ve her şeyi seninle paylaşabilmesi için teknolojik gelişmelerden,gündemde olup bitenlerden, gençler aralarında neler konuşur’dan haberdar olmak zorundasın.Sana bir nesil emanet ediliyor tek bir evlat değil. Senin CAHİL KALMA LÜKSÜN YOK…..

ÇOCUKLARDA TEKNOLOJİ KULLANIMI-3-

Peki ne sıklıkta kullanmalı? Bu soru, çok yönlü cevabı olan bir soru aslında. Çünkü yaş gruplarına, annenin ve çocuğun içinde bulunduğu duruma göre değişebiliyor. Ama genel bir tablo çizersek, zaten 4 yaştan önce vermeyelim demiştik(Bu yaştan önce sadece çizgi film izleme olmalı). Bu yaştan sonra da haftada bir şeklinde verilmeli okul yaşına kadar(6 yaş diye düşünüyorum okul yaşını şu an). Haftada bir gün derken tabi ki bütün günü kast etmiyoruz. 2-3 saat olabilir ama üst üste değil, gün içinde bunu yarımşar saatlik, 45 dakikalık periyotlara bölerek kullandırabiliriz. 6 yaş sonrası dönemde benim uyguladığım metot tableti daha uzun süreli ortadan kaldırmak. Çünkü bahsi geçtiği üzere, bizim çocuklarımız sokaklarda büyüyemediği için bir alternatif görülüyor ya bu teknoloji kullanımı. Çocuğun vaktini başka yerlere kanalize edersek, buna ihtiyaç kalmayacak. Okul döneminde de çocuk zaten en az 5,5-6 saatini evin dışında geçirmiş oluyor. Geldiğinde yemek, dinlenme, oyun ve ödev derken bütün gün bitiyor. Dinlenme süresini zihnini daha çok yorup, beynine ve gözlerine zarar verme ihtimali yüksek şeylerle değil, oyunla kitapla ya da uzanıp yatarak/belki uyuyarak geçirmesi tercih edilmeli. Bu teknoloji kullanımı, özellikle okul zamanları alternatif olmaktan pekala çıkarılabilir. Eğer bunu ilkokul çağından itibaren bir düzen olarak oturtmayı başarabilirsek, daha büyük yaşlardaki çocuklarda bunun sıkıntısını çok yaşamayız diye düşünüyorum. Kalan vakitlerini değerlendirmeyi öğrenecek çocuk çünkü. Zaman zaman belki ayda birkaç gün için çıkarılabilir ortaya. Bazı aileler küçük çocuklarında sıkıntı yaşadıklarını söylüyorlar. O zaman da diyorum ki tableti babayla işe yollayın mesela(!). Evde olmayan bir şey için size ne kadar ısrar edebilir? He bu kez telefonlarımıza sarıyorlar diyorsanız, onu yukarıda anlatmıştık.

Daha büyük yaş grupları için bu kısıtlamalar ilk başlarda zor gibi görünse de, sizi yıldırmasın. Çocuklarımızın iyiliği için yaptığımızı düşünürsek bu süreçte motivasyonumuz da artar, sürece sabretmemiz de kolaylaşır. Çocuklara yasaklamadığımızı, sadece belirli bir kısıtlama getirdiğimizi çatışmadan anlatmalıyız. Yasak olsa, daha çok cezp ediyor ama bir kullanım hakkı olduğunun ve bunun kuralları olduğunun bilinmesi, psikolojik olarak rahatlatıyor. Yaşça büyük olan ve tecrübe sahibi ablalarımızdan dinlediğim kadarıyla, (büyük yaş grubu çocuklardan bahsediyoruz, 10 yaş ve üzeri)çocuklarına diyelim ki günlük bir saat hak tanımışlar bilgisayar oynamak için. O zamanlar tablet akılıl telefon filan yok tabi. Ve çocuklar genelde bir saat olduğunda kapatıyorlarmış. Çatışmalar minimum derecede oluyor ve hatta çoğunlukla hiç olmuyormuş. Bunu aklımızın bir köşesinde tutmalıyız bence.

Şu an yaş grubu fark etmeksizin bu kısıtlamaları uygulamaya başladığımızda çatışmalar yaşamaya başlayacağız şüphesiz. Sabırla ve sükûnetle atlatmamız gereken bir sürece giriyoruz. Ama küçük çocuğu olan anneler daha kısmetli şu anda. Çünkü bu uygulamalarla bir düzen oturtmuş ve olabilecek çatışmaları önceden engellemiş olacaklar inşaAllah. (Diğer konuya geçiş yapmadan şunu söyleyeyim ki yukarıda yazdığım bütün satırlar, okunan kitaplar, üç çocukla sahip olunan tecrübeler, etraftaki birçok çocuk ve aile düzeninin gözlenip değerlendirme yapılması neticesinde ortaya çıkan şahsi fikirlerimdir. Kendi çocuklarım üzerinde de bizzat uyguladığım ve olumlu sonuç elde ettiğim için paylaştığım bilgilerdir.)

Peki, şu an çocuklarıyla bu konuda sıkıntı yaşayan anneler için söylüyorum özellikle: Acaba çocukları bağlı mı bağımlı mı?

Çocuklarımızı Namaza Nasıl Alıştırırız?

Yaşça çocuğu büyük olup da namaz kılmayan anneler daha çok soruyorlar bu soruyu: “Kılmıyor namazlarını, çok üzülüyorum ama ne yapayım? Zorla nasıl yaptırayım koca çocuk” diyorlar. Sürekli kıl kıl dedikçe, daha çok soğuyup nefret etmesinden endişe ediyorlar. Amel defterine yazıldığı için de ahiretleri için korkuyorlar haliyle. Böyle annelere çocukları küçükken namaz konusunda onlarla nasıl bir diyalog içinde olduklarını soruyorum. En az 11-12 yaşlarından başlıyorlar anlatmaya. “Namazlarını kılması gerektiğini anlattık, babası da ben de kılıyoruz evde, küçükken yanımıza gelir kılardı, şimdi namaz kıl deyince hakaret etmişiz gibi bakıyor” diyorlar. Çaresiz kaldığım anlardan birisi. Hakikaten Allah imtihan etmesin ama ne yapılır? Ben, işlerin ileri boyutunu henüz bilmeyen ve tecrübe etmeyen bir anne olarak, ancak küçük çocuğu olan annelere tavsiye verebiliyorum çünkü. Deneyimlediğim ve faydasını gördüğüm ne varsa…

İşte bu nedenle, çocukları henüz küçük olup,yolun başında olan anneler için yazacaklarım daha çok. Hazır mıyız? Başlıyoruz…

Namaz, bizim hayatımızın içinde her daim olsa da, söylem olarak devamlı gündemimizde olmak zorundadır. Anne-baba neye önem verirse, çocuk bunun farkında olarak büyüyor. Evde dizi/film konuşuluyorsa gündem bu olur, sürekli müzik dinlenirse çocuk mırıldanır. Para mevzu bahis ise, devamlı hesap yapan bir çocuk olur ve örnekleri çoğaltın. Namaz bizim dilimizde olmalı çocukların farkında olacağı şekilde. “Namaz vakti gelmiş, kalkıp kılayım. Namazım geçmesin, oyuna bir ara verelim. Namaz kılıyorum hadi gelmek ister misin?” gibi cümlelerle gün içinde taze tutulmalı çocuk zihninde namaz. Özellikle namaz anında çocuklar ya birbirleriyle kavga ediyorlar, ya bağırıp çağırıyorlar ya da tepemize çıkıyorlar.(imtihan!) Tesettürümüzü bozacak şekilde üstümüzü başımızı çekiştirip namazımızı ifsad etmedikleri müddetçe, bütün bu karmaşayı göze alıp namazı yanlarında kılmamız güzel olacaktır. Odalara çekilip kılmaktan daha iyidir en azından. Namaza mutlaka çağırmalıyız, bunu sadece bir rica olarak “ben namaz kılıyorum gelmek ister misin” diyerek yapabiliriz. Oyun oynarken bırakıp gelmez büyük ihtimal, zaten gelsin diye söylemiyoruz, gündem oluşturmak maksat. Bazen gelir nadiren de olsa. Abdest nefislerine zor geliyor gözlemlediğim kadarıyla. Kendisi talep etmedikçe abdest almaya (kız çocuklarını da tesettüre) zorlamamak gerekir. Kendilerine özel bir minik seccade alabiliriz. Ama ayrıca yazmak istediğim bir konu vardı, yeri gelmişken buraya sıkıştırayım: Şimdi bir moda çıkmış, çocuklar için üzerinde isimleri yazan süslü püslü seccadeler. Her işte abartıya kaçmayı ve modayı takip etmeyi marifet saymayalım. Çocuklara bir şeyi sevdireceğiz diye dinimizin unsurlarından tavizler verip bilinçaltlarına başka şeyler nakşetmeyelim. Perdedeki süsü bile bana dünyayı hatırlatıyor deyip söküp atan bir Peygamber(s.a.v.)in ümmeti olarak, özellikle ibadette/namazda iftihah tekbiri ile nasıl ki ellerimizi kaldırıp dünyayı arkamıza alıyorsak, seccadelerimiz de öyle dünyalıktan uzak olmalı. Çocuk zaten aklını namaza veremiyor, bir de üzerinde en sevdiği çizimler. Bunun yerine çarşılarda satılan şu minik seccadeler daha güzel olur kanaatindeyim.

Cami ve cemaat konusu da namaza alıştırmak ve sevdirmek için çok iyi olur. Evde eşle ve çocuklarla mümkün mertebe cemaat yapmak , namaz sevgisi açısından önemlidir. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ama kimimizin eşi yok, kimimizin eşi namaz kılmıyor, kimimizin eşinin iş saatleri buna müsait olmayabiliyor. Camilerde namaz kılmak, çocuklarla vakit namazlarına katılmak, o atmosferi en azından haftada birkaç vakit namazında solumalarına fırsat oluşturmak çok faydalı olacaktır.

Bütün bu yazdıklarım 7 yaş dönemine kadar çocukta namaz bilinci ve sevgisi oluşturmak içindir. Bir de telkinin öneminden her fırsatta bahsediyorum, namaz konusunda da telkin çok önemlidir. Çocukta bir Peygamber(s.a.v.) sevgisi oluşturabilmişsek ne mutlu bize; şimdi bunun üzerine her şeyi bina edebiliriz. 7 yaşında namaza alıştırın mealindeki hadisi çocuklarımıza telkin etmeliyiz. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle söylemiş diyerek onlarda bu isteği uyandırabiliriz. 10 yaşında emredin kısmına çok girmesek daha iyi ama kanaatimce. Çünkü 7 yaştan sonraki üç yıllık dönemde namaza karşı daha mesafeli durabilir. Bizim altı yaş ufaklık canı kılmak istemediğinde “ben daha yedi yaşıma girmedim” deyip sıvışıyor bazen. Bu nedenle alışma evresi olan o üç yıllık zaman dilimini iyi kullanabilmek için bu kısmı söylemeyi 10 yaşına bırakalım.

Çocuk artık 7 yaşına geldi, namaza alıştırma zamanı. Ne yapacağız şimdi? Yukarıda yazdıklarım, bu yaş grubu için de hala geçerli aslında. 10 yaş emir dönemine kadar yine daha ılımlı sevdirme ve gündemde tutma konularına devam etmemiz gerekir. Ama çok daha fazlası bizi bekliyor aslında. Yazı yeterince uzadığı için ikinci evre 7-10 yaş arasını da bir sonraki yazıya saklayalım. Buraya kadar okuduğunuz, bu konuyla dertlendiğinizi gösterir. Allah razı olsun bunun için. Ve çocuklarımızı,onların neslinden gelecek olanları da secde ehlinden kılsın…Cumayı hayırla dolduralım… (Kehf Suresi okumayı unutmayalım…)

 

Çocuk ve Namaz

Peygamberimizin (s.a.v.) bize söylediği her sözde ne hikmetler gizli. Keşke biz, kendi mantığımıza ve yaşantımıza değil, onun nasihatlerine ve emirlerine uysak da, hayatta da ahirette de sıkıntı çekmeyenlerden olsak. Namaz konusu, bu konuların en başında geliyor şüphesiz. Çünkü insanın imanına işaret eden en büyük ibadet ve kulun ilk sorulacağı ameli namazdır. Bundan sebep ki Efendimiz(s.a.v.) “Çocuklarınıza 7 yaşında namazı öğretin, 10 yaşına geldiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün” mealindeki hadisini buyurmuştur. Namazın diğer ibadetlerden üstünlüğünü ve bir insanın Müslüman kimliğini belirlemesi açısından önemini böylece daha iyi anlıyoruz. Buluğ çağına ermesini beklemeden emrediliyor namaz. İbrahim Canan’ın Peygamber Sünnetinde Terbiye isimli kitabında belirttiği gibi, hiçbir ibadet için 3 yıl gibi bir alışma süresi verilmemiştir. Bu da, nefsin namaza alışmasının ne kadar zor ama ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Çocukların buluğ çağına ermesine yakın ya da ermesiyle birlikte namaz telaşı başlıyor annelerde. Çünkü amel defterine artık her şey yazılacak, o zamana kadar günahsızdı diye kabul ediliyor. Fakat öncesinde Daha küçük deniliyor, 7 yaşındaki bir çocuk için hele, “ufacık ya bu, ne namazı” diye düşünülüyor. Oysa hani ayette diyordu ya Allah ve Rasulu bir işe hüküm verdiğinde biz sadece razı olacaktık? Bize namazı çok küçük yaşlarda öğretmemiz tavsiye edildiyse, buna harfiyen uymak zorundayız. Çocuk anne-babayı namaz kılarken görüyor nasılsa diye düşünüp, tuzağa düşmemeliyiz. Şu an namaz kılmayan gençlerin/yetişkinlerin çoğunun evinde namaz kılınıyordu. Hatta öyle ki bazı evlerde teheccüd atlanmıyordu. Ama çocuğa ufaklıktan itibaren namaz telkin edilmiyordu, zamanı gelince yapılacak bir amel gözüyle bakıldığından sebep. Ve zamanı geldi, çocuk büyüdü, seccadeler ona uzak oldu. Allah muhafaza…

Çocuklarımızın üzerine bu denli titriyor, onların saçının teline gelebilecek en ufacık tehlike ve tehditten yana endişe ediyorken, kendi ellerimizle ahiretlerine halel getiriyor muyuz acaba? Henüz anaokulunu bile araştırırken, eğitimi iyi olsun, pedagogları olsun, İngilizce eğitimi olsun filan gibi kriterleri yüksek tutup, 4-5 yaşından itibaren hayata iyi hazırlansınlar diye çabalıyorken, geçici dünya hayatını hedef merkezine koyup, ebedi ahireti unutuyor muyuz?

Namaz, bu dinin olmazsa olmazıdır ve bundan sebep üzerinde bu kadar durulmuş, çocuk henüz buluğa ermese bile kılması -önce tavsiye,sonra- emredilmiştir. Küçücükken biz kıldıkça yanımıza gelen, bizi taklit eden yavrular, fıtraten doyurulmayı bekliyor aslında.Özü o ibadete yatkın ve muhtaç çünkü. Ama zamanla biz o yavruyu çağırmadıkça, namaz konusundaki aşinalığı git gide azalıyor ve evde büyüklerin yaptığı bir eylem gibi görülüyor. Çocuğunuz küçük de olsa, çağırdığınızda gelmese de çağırın. Hadi namaz kılalım dediğinizde gelmez belki -ki çoğu zaman ufak çocuklar gelmiyor. O aşinalığı kaybetmemesi için, namazın gündeminden hiç düşmemesi için çağırın yine de. Peki namaza nasıl alıştıracağız? Bu konuda kitapçıklar, kitaplar ve yazılar olsa da, ben de birkaç kelam yazmak isterim. Lakin bu yazı yeterince uzuyor, zaten yıllardır uzun yazdığım için eleştiri alıyorum, kısa keselim. Bir sonraki yazımızda da namaza nasıl alıştıralım konusuna değinelim inşaAllah….

Çocuk da Susmasın, Sen de!

Son zamanlarda bir etiket olarak paylaşılan ve infial oluşturma amacı taşıyan “Çocuk susar, sen susma!” sloganını, bir eylem olması hasebiyle desteklesem de, slogandaki bilinçaltımızın dışa vurumundan rahatsızım. Çocuk susar denilmesi, çocuğun susmaya bilinçsizce de olsa mahkum edilmesi demek oluyor zannımca. Oysa, “çocuk susmamalı” olmalı, “çocuğa sesini çıkarmayı öğret” olmalı sloganın aslı.  Çocuk susarsa, ben neyi bilip konuşabilirim ki? O susarsa, hiçbir şeyden habersiz ben, neyin savunuculuğunu yapabilirim? Bu yüzden öncelikle benim,  çocuğa sesini çıkarmayı öğretmem gerekiyor. Çünkü, çocukluğunda başına gelenleri anlatan binlerce kadınla gördük ki, sürekli evlerine giren çıkan yakınlarından gördüler en büyük zararı. Fakat ailelerine söyleyemedikleri için herkes sustu. Çocuk da, yetişkin de. Çocuk, kimse ona inanmaz diye korktu, sustu. Çocuk, kendini bu iğrençliğe alet eden insandan korktu, sustu. Çocuk, başına ne geldiğini idrak edemediği için sustu(Sonrasında yetişkin olduğunda birçok kadın, fark ettiğini söylüyor aslında çocukken başlarına gelen şeyin bir istismar olduğunu). Bu yüzden önce neler olup bittiğini idrak edebilmesi, sonrasında da bunu ailesine güvenle söyleyebilmesi gerekiyor çocuğun.

Mahremiyet Eğitimi kitabını özetlerken bahsetmiştik ilk kısımdan aslında.Özete başvurabilir, hatta kitabı okuyabilirsiniz. Çocuğun oyunla, şakayla da olsa zorla sevilmemesi öpülmemesi, özellikle tuvalet eğitimine başladığında mahremiyetine dikkat edilmesi, onun tanımadığı ama bizim tanıdığımız insanlarla tanıştırırken zorlayarak “öp bakalım amcayı, teyzeyi” denilmemesi, hiçbir şekilde hiçbir kimsenin onun özel bölgesine dokunamayacağının ve bu özel bölgelerinin neler olduğunun anlatılması-öğretilmesi gibi birçok konu mahremiyet eğitimine giriyor. Bunları çok daha detaylı olarak birçok sayfada ya da kitapta okuyabiliriz zaten. Başına gelenlerin anormalliğini fark edebilmesi için, bu alt yapıyı mahremiyet eğitimi ile doğru bir biçimde oluşturmamız gerekir.

İkinci kısım da en az birincisi kadar zor. Çocukta anne-babaya güvenmeyi ve başkalarından korkmamayı temin etmek gerekiyor. Birisinden kendisine bir zarar geldiğinde, ailesine bu durumu rahatlıkla anlatabilmeli. O kişi bazen onu korkutmadan da sır saklamasına sebep olabilir. “Bu ikimizin arasında kalsın, annene babana söyleme, bizim sırrımız olsun” gibi, olaya oyun havası katması da boyutları daha korkunç hale getirebilir. Bunları önlemek için, çocuğun bize anlattığı sıradan olaylarda verdiğimiz tepkiler çok önemli. Mesela okuldan geldiğinde bir olay anlattı ve kızdık. Yavaş yavaş kendini geri çekmeye ve anlatmamaya başlar. Çünkü tepkilerimizi ölçemez, kızıp kızmayacağımızı anlamaz, hatta kızacağımıza olan inancı daha kuvvetli olur. Bu güven duygusunu birçok olayla kazanmak zorundayız hayatın içinde. İlla ki kötü bir şeyin gelmesi gerekmiyor başımıza. Ailesinin her koşulda arkasında olacağını ve ona inanacağını bilen bir çocuk, kendini daha cesur hissedecektir. Bu yüzden, kardeş kavgalarında vs. çocuk gelip bir durumdan şikayet ettiğinde, hemen hakimliğe soyunup, olayın aslını öğrenip çocuğu yalancı çıkarmamak gerekir. Annesinin kendisine güvenmediğini ve yalan söylediğini düşündüğünü gören bir çocukta, bu yer edecektir.

Mevzu çok uzun, bu konuda kitaplar yazılmış, birkaç satıra sığdırmak elbette mümkün değil. Ve son günlerde (her patlak veren olayda olduğu gibi) mevzu gündemde ve her hesapta bir şeyler yazılıyor. Bunlardan da almamız gereken dersler ve öğrenmemiz gereken çok konular var. Çocuklarımızı şeytanın bile (tabir-i caizse) kuyruğunu kıstırıp kaçtığı bir devirde yetiştiriyoruz. Paranoyak olduk evet. Ama bir Müslüman olarak, bütün bu anlatılanları yaparak, Allah’a dua ve tevekkül etmeyi de unutmamalıyız. Allah kulunun zannı üzeredir. Bütün ömrümüz boyunca çocuklarımızın bu kötülüklere maruz kalmaması için dua eder ve Allah’tan böyle temennide bulunursak, Rabbim esirgeyecektir. Çünkü, biz aciziz, bir yere kadar elimizden bir şeyler gelebilir. İşte bu durumda, sahabeden biri geliyor aklıma adını anımsayamadığım. Hani “düşman askerlerine benim cesedime bile dokunmayı nasip etme “diye ömrü boyunca dua eden, bir savaşta şehit düşen sahabe. Ve düşman, cesedine eza vermek için üzerine geldiğinde, arı sürüsü kaplıyor bedeninin etrafını ve yaklaşamıyorlar.Sonra ashab onun cesedini hiç dokunulmamış ve misk kokuları içinde buluyor.

Rabbim, evlatlarımızı her türlü kötülükten, fenalıktan, ins ve cin şeytanlardan esirgemeni, bu sahabe efendimizin ömrü boyunca dua edip yalvardığı gibi yalvararak diliyoruz Sen’den. Amin…