Masal mı Hikaye mi?

Çocuklara kitap okuma meselesi çok yönleriyle ele alınması gereken bir konu. Yazı haline getirmek için, ya bir yazı dizisi başlatmak ya da kitap yazmak gerekebilir. Şimdi bu yazıda, kitap okumayla ilgili “masal mı hikaye mi” sorusunu elbet yine şahsi fikrim olarak cevaplayacağım.

pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler-masali-turkce-masal-dinle_8175818-00_1920x1080Masallarla büyüdük hepimiz, ortam şimdiki gibi entellektüel(!) olmasa da, annelerimiz bize çocuk kitapları okumuyor olsa da, masallar anlattılar. Evde büyükanne varsa(anneanne ya da babaanne kontenjanından) o kesin anlatmıştır ve onun dağarcığı daha geniştir de zaten. Bazı masallar kültürümüze has kılınmış, bazıları da dünyaca ünlenmişlerdendi diyelim. Ama masaldı nihayetinde diyemeyeceğimiz yaşlardaydık. Etkileniyor, duygulanıyor, korkuyor, endişe ediyor, masalı gerçek hayatın içine bir şekilde dahil ediyorduk. Ama yine de içindeki acılara, kurdun babaanneyi midesine indirmesi gibi korkulara rağmen daha masumdu masallar. Fakat dikkat edilmeyen bir husus vardı: İslami kaygılardan uzaktı. Periler vardı, sihirli değnekleriyle bir şeyleri değiştirebilen, dilekleri yerine getiren. Büyücüler vardı ortalığı karıştıran, sihirli iksirleriyle insan ya da hayvanlar üzerinde tahakküm kurabilen.

Tüm bunları düşününce masal mı hikaye mi sorusuna ne cevap vereceğim belirdi sanırım. Masalların büyük bir gücü olduğuna inananlardanım, hepsini tek seferde harcayacak ve etkisini hafife alacak da değilim elbette. Masalların, gerçek hayatların anlatıldığı hikayelerden farklı olarak hayal gücüne büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Yine de masala maruz kalma yaşının olabildiğince büyük olması taraftarıyım da aynı zamanda.

Çocukların gerçekle hayali ayırt edebilmeleri olabildiğince zordur, bu nedenle ciddi bir kafa karışıklığı getirir masallar. Canavar korkusu, masal dinlemeyen bir çocukta olmaz mesela(çizgi film de işin içine giriyor da konu dışı şu an). Yıldız kayınca dilek tutulduğu masallardan öğrenilir ilk. Kaf dağı, Zümrüdü Anka gibi fantastik öğeler de. Ve dediğim gibi işin sakıncalı kısmı derdi Müslümanca bir yaşam içinde çocuk yetiştirmek olan bir anne iseniz, İslami yönden ele alındığında çıkıyor.

Çocuklara bu zamana kadar masal okumadım. Yani okudum elbet de, fantastik öğeler barındırmayan, kafalarını karıştırmayan, fabl örnekli olanlarından. Hikayeler de çocuklar için sıkıcı olabiliyor, sürekli didaktik havası olan, mesaj verme çabasında ve bunu çok belli eden kitaplardan da olabildiğince uzak durmak gerekiyor. Hem dinlerken sıkılıyorlar, hem kitap sevgisi kazandırmaya çalışırken ters etki edebiliyor.

Çizgi film izlerken gösterdiğimiz hassasiyeti kitaplar konusunda da göstermeliyiz. Kitap her türlü iyi değildir ya da iyi gelmeyebilir. Ya da iyi gelecektir ama zamanı değildir. Okul öncesi için kitapları biz okuyoruz zaten, seçebiliyoruz bu yüzden. Okurken bazı yerleri kısıyor, kırpıyor,kılıfına uyduruyor, durup eklemeler yapabiliyoruz. (Örneğin, Tübitak’tan herhangi bir kitabı okuduğumuzda bilimsel olduğu ve dilini bu şekilde yansıttığı için okurken değiştiriyorum. Kaplumbağa içgüdüsüyle yapıyor denilen yerde, “Kaplumbağa bunu nereden biliyor da yapıyor?” diye soruyorum. Allah öğretiyordur diyorlar. Fıtrat?!)

Okul öncesi dönem için bilhassa Masal salıncağı, masal otobüsü, masal treni gibi isimlerle çıkan birkaç sayfada bir masalın anlatıldığı kitapların “masal” adı altında okunabileceğini, klasik masalların külkedisinin balkabağını arabaya dönüştürmek gibi  hiç okunmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu tür klasikler edebiyata çok ciddi katkıda bulunmuş olabilir ve 2,3. sınıf sonrası için okunmalıdır da. Ama sırf çocuğum genel kültürlü olsun diye, küçücük yaşta zihnini bulandırmayı da doğru bulmuyorum.

Yazıyı tekrar okuyunca çok önemli bir yeri kaçırdığımı fark ettim. Masallarda aşk, çok ön plana çıkarılıyor. Oysa çocuk kitaplarında olmaması gereken bir konu bu. Külkedisi, Rapunzel, Pamuk Prenses hep sevdiğini, prensini bekliyor. Teşbihte hata olmasın da “eşeğin aklına karpuz kabuğu”… 

Paranoyaklık Seviyemiz…

Çağımızda devir değişti, çok güvensiz bir yer haline geldi söylemini çok gerçekçi bulmayanlardanım. Kabul ediyorum ki içinde bulunduğumuz çağ kötülüğün, fuhşiyatın yayıldığı, kadın-erkek, çoluk-çocuk dinlemeden önüne gelene zarar vermenin çığırından çıktığı bir devir ama her şey eskiden çok da masum değildi. Bize de sürekli “tanımadığınız birisinden yiyecek almayın, tanımadıklarınızla konuşmayın, tanımadığınız birisi annen seni çağırıyor, ben annenin arkadaşıyım derse peşinden gitmeyin, kapıyı tanımadıklarınıza açmayın” diye öğütler verilirdi. Anne babaların kaygıları her devirde aynıydı aslında. Şu an bizim paranoyaklık seviyesine gelmemizin sebebi medya. Haberlerde sürekli böyle durumlar gündem oluyor. Eskiden üçüncü sayfa haberi diye tarif edeceğimiz şeyler, şu an manşetten haber diye giriliyor. Haberlerde servis edilmiyor olsa da, sosyal medya aracılığı ile haberlerde alamayacağımız bilgileri alıyoruz. Detayına, en ince ayrıntısına kadar olaylardan haberdar olabiliyoruz; hatta belki de hiç duyamayacağımız şeyleri böylece öğrenebiliyoruz. Kötü olan, doğru ya da yanlış olduğunu ayırt edemiyor olmak. Bilgilerin ne kadarı doğru, ne kadarında ekleme var. Çünkü abartmayı da çok seviyoruz!

Okulların son ayında, bir çocuk kaçırma olayıdır gidiyordu veliler arasında. Whatsapp gruplarında paylaşılıyor, hatta bir adamın resmi gösteriliyor, buna dikkat edin deniyordu. Arabayla okulun yanına yaklaşıyorlarmış da çocukları kaçırıyorlarmış diye anlatılıyor, efsane gibi dilden dile dolaşıyordu. Adamın resminin whatsapp gruplarına kadar düşmüş olmasına rağmen, muhiti belli olmasına rağmen polis tarafından yakalanamıyor oluşu da ayrı bir gizem(!) katıyordu olaya. Şimdi bir veli olarak ne yaparsın? Bize musallat olan paranoya öyle ince bir sınırda ki çocuklara sirayet ettirmemek mümkün mü? Neticede bu çocuk senden ayrı saatler geçiriyor, dışarıda vakit geçiriyor, uyarmak zorundasın da bir taraftan. Yani yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak durumu tam olarak, sarımsaklamasak ?

Bütün çocukların diline düşmüş sonra bu durum. Belli ki evde ebeveynler çocukları tembihlemek adına olan biteni anlatmış. Okulda birbirlerine anlatıyorlar nasıl adamlar, nasıl çocuk kaçırıyorlar, kaçırdıkları çocukları ne yapıyorlar. Dilendiriyorlar ? Organlarını satıyorlar? Biz ebeveynler olarak tetikteyken, çocukların içine nasıl bir korku bıraktığımızı bilemiyoruz. Korksun ki kendini korusun diyoruz, ama bu korku geceleri uyuyamamak şeklinde kendini gösterebiliyor da aynı zamanda. Ve en kötüsü de insanlara güvensizlik. Yine bir paradoks! Güvenmesin boşver diyorlar, yoksa herkesin peşinden gider ama çağ kötü! Peki bu kadar güvensizlik ? Bunun insan ruhunda açtığı tahribat?

Hiç bilmediğimiz bir muhite taşındık biz. Site bahçesinde oynarken çocuklar bir amca kayısı vermiş onlara. Önce almak istememişler ama ısrar edince almışlar. Ortanca çiçeği hemen midesine indirmiş tabi ama oğlan yememiş eve getirmiş. Esas soru burada işte: “Almakla iyi mi yaptık anne? Almasa mıydık?Tanımadıklarımızdan yiyecek almamalıyız ama amca çok ısrar etti? Hem kendi yapmamış ki bu ağaçta yetişen bir kayısı, ne kötülük olabilir ki bunda?” İyi niyetli bir amcanın çocukları mutlu etmek adına verdiği iki tanecik kayısı, bir haftadır konuşuluyor. Çünkü paranoyaklık derecemiz!

Anne olarak ne diyeceğimizi de ne yapacağımızı da şaşırdık. Al bir şey olmaz tabi mi desek, almakla çok büyük hata yaptınız herkes kötüdür ya da potansiyel kötüdür mü desek? Allah’ın yarattığı dalda sallanan bir kayısının bile istese insan, içine kötülük gizleyebilir mi desek? Hiçbirini diyemiyor olsak da, kendi paranoyamızda mı boğulsak? Annelerimizi çok daha iyi anladığımız günlere geldik, şükür…

 

 

Yetersizlik…

Karşıdan karşıya geçerken üç çocuğun elini aynı anda tutamayacağını fark ettiğinde ve en azından birisine “sen de kardeşinin elinden tut” dediğinde anladı anne, ne yaparsa yapsın tam anlamıyla yetemeyecekti. Ahtapot filan değilse, süpersonik ultra güçleri yoksa, çocuk başına bir yardımcı düşmüyorsa, dadılar/mürebbiyeler/bakıcılar tutacak kadar kraliyet ailesine mensup değilse yetemeyecekti.

Realite bu denli önümüze seriliyken, yani zaten yetebilmemizin mümkün olmayacağını biliyorken neden yine de bu bunalımı yaşıyoruz? İkinci çocuğunu bekleyen annelerin en büyük endişesi, bebek doğmadan başlıyor: Yetebilecek miyim ikisine de? Yeterince ilgilenebilecek miyim? Yeterince vakit ayırabilecek miyim? Biriyle ilgilenirken diğerini ihmal edecek miyim?

Tek çocukluyken hepimize sirayet eden, ikinci çocuktan sonra üç ve dört ile azalarak yok olan endişeler bunlar. Ne kadar ironik değil mi? Oysa tek çocuğa daha kolay yetebilmek, çocuk sayısı arttıkça zorlanmak gerekirdi. Durum tam tersi, tek çocukla bunalım daha kolay şimdi; çocuk sayısı arttıkça anneliğimiz oturuyor, olgunlaşıyoruz, zamanla sıkıntı ettiğimiz şeyler gözümüze sivrisinek kadar küçük ve fakat bir o kadar da mide bulandırıcı görünüyor. Neyse ki!

Bütün bu soruların altında yatan nedenin elbette çağımızdaki dayatılan “mikemmel anne” anlayışı olduğundan şüphem yok. Sevgini vermek tek başına asla yeterli görünmüyor, çocukla sürekli etkinlik yapacak, “kaliteli zaman” geçireceksin. Hem de çıldırmış gibi! Hayattaki tek gayen bu olacak hatta. Çocuğa karşı her davranışını, ileride bir travmaya sebep olmasın diye tartacaksın. Çocuk sana bir büyük, bir anne olarak bu denli özenli davranmıyorsa da, onun ilerideki kişiliği için sen davranacaksın. Sürekli bir gizli kamera tarafından kayıt altında olduğunu unutmadan-çünkü çocuklar kaydeder!- hareket edeceksin. Ve ama etkinlikleri, aktiviteleri unutma. Onları atlayamazsın. Yeni doğum yapmış olabilirsin, evde ilgilenmen gereken aktivite yaşında olmayan küçükler olabilir, bir sosyal hayatın, bekleyen ev işlerin, yapılacak yemeklerin he bir de unutmadan BİR KOCAN olabilir ama aktiviteleri atlamayacaksın.

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz programlar, dinlediğimiz öğretiler bir yana bütün bu “tükenmişlik sendromu”na sebep olan etkenlerin başında sosyal medya geliyor. Instagram anneleri! Onlara bakarak kendi anneliğini sorgulayıp, yetersizlik hissine kapılıp mutsuz olan annelerin -kusura bakmayın ama- kompleks sahibi ve kendine güvenden yoksun olduğuna inanıyorum. Ve bütün bunların da yanında eşit şartlarda olmadığı halde iki insanı aynı şekilde kıyaslama gibi bir yanlışa düşüldüğüne de… Takip ettiğiniz insanlara bakın, her şeyden önce “tuzu kuru” insanlar. Onların çocuklarına sunduğu maddi imkanları hepiniz sunabilir misiniz? Bir tanesine rastlamıştım mesela bir kaç önce, akıl veriyor kadın: “Çocuklarınızın odalarına oyuncak vs. hiçbir şey koymayın yataklarından başka. Gece onlar, çocuklara gölgeleriyle filan korkunç varlıklar gibi görünebilir” diyordu. Genelinin 2+1 evlerde oturduğunu düşünürsek, 5tane odam var diyen birisinin böyle bir şey söylemesi normal de, diğerinin “ben yapamıyorum” diye oturup hayıflanması ne kadar doğru? Ya da bir diğeri dışarı  çıkarken çocuklara hazırladığı etkinlik çantasının resmini koymuş, içinde bir ben yokum. Normal bir ailenin bir haftalık pazar parasıdır oradaki malzemeler. Yapanlar için ya da bunu paylaşanlar için değil sözüm, herkes içinde bulunduğu maddi manevi ortamı değerlendirerek yaşar. Ama bunlara bakarak özenerek, kendi anneliğini sorgulamak ve kendini yetersiz hissetmek de nedir? Sonra yorumlar: “Çocuklarınız ne kadar şanslı, ne kadar MİKEMMEL bir annesiniz!”

Hayır kardeşim, senin çocuğun da çok şanslı emin ol. Sen internet sayfasını kapatıp, oturup hayıflanmayı bırakıp, evde onunla bir beş on dakika saklambaç oynasan, her sabah kalktıklarında sıkı sıkı sarılıp, öpüp koklasan, Allah Rasulu(s.a.v.)’nun bize tavsiye ettiği  “çocuğu olan onunla oynaşsın” hadisini düstur edinsen, çocuksu hareketlerine kızıp bağırmasan, kendi üstündeki yükleri hiç suçu olmayan çocukların üzerine boşaltmasan yeter. Sevgini doyasıya hissettirsen, varlıklarını bir şükür sebebi bilsen ve bunu onlara her fırsatta söylesen, seninkinden daha şanslı çocuk olabilir mi? 

Allah’ın bizi yarattığı ve içine dahil ettiği maddi manevi şartlar, bize verdiği evlatlar kıyas götürmez. Ve onlarla, o şartların içinde yaşamayı ve mutlu etmeyi, mutlu olmayı öğrenmek zorundayız. Bunu yapabilmemiz yani kıyastan uzak durabilmemiz de, başka hayatları görmemekle mümkün olur. Aksi takdirde, Kaf Dağı’ndaki Zümrüdü Anka kuşu biz değilsek eğer, her halükarda bizden daha yukarılarda gezinenleri görecek ve hayıflanmaya devam edeceğiz. Ve bu durumdan en çok yine bizim çocuklarımız etkilenecek…

Kız Çocuğunu “Kadın” Gibi Giydirmek

Kız çocukları için tasarlanan kıyafetlere bakarken gözüme takılan en önemli şey, ne kadar “kadınsı” oldukları malesef. Bayram vesilesiyle kız anneleri olarak, çocuklara elbise alırken ciddi manada zorlandık sanırım. Kıyafetler dikim ve model olarak, renk seçimi, elbisedeki detaylar ve kumaşların tarzı olarak, ordan burdan sarkan püsküller ve özellikle kol kısmındaki dantel işleme ya da transparan detaylar olarak kadın kıyafetleriyle yarışır seviyede. Bu çok içler acısı; çünkü kız çocuklarının kıyafetleri, çiçekli böcekli basma desenli, penye türünde ya da hani o çocukluğumuzdaki gibi kot elbiseler ile çok daha “masum” durmalıydı. Bir kız  çocuğu o elbisenin içinde feminenliği değil, çocuk olmayı, saflığı barındırmalıydı. “Birkaç beden büyüğü olsa da giysem keşke” diye içinden geçirdiğin o belden oturtmalı, alta doğru genişleyen elbiseler kadın reyonunda zaten var.

Erken ergenlik kavramı günümüzde epey bahsedilen bir konu oldu.(Detaylı bilgi edinmek isteyenler internete bakabilir.) Elbette bunda tek yönlü bir sebep aramak manasız ama kıyafetin, giyen kişiye hissettirdiği şey çok önemlidir. Bazen bakıyorum o şekilde giyinen kız çocuklarına, yürüyüşleri bile değişiyor. Kendini bir anda büyümüş hissediyor çünkü, kadınlara benziyor aynaya baktığında. O bile aradaki farkın farkında aslında. Kadın gibi/anne gibi oldum diye düşünebiliyor ve zaten çocuklar bir an önce büyümek istedikleri için, o da kendini çocukluk komplekslerinden sıyırmaya çalışıyor.

Çocuğun yaşına uygun giyinmesinin erken ergenlikle bağlantısı olduğu kadar, çocukluğunu doyasıya yaşamasına balta vurma noktasında da negatif etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu yaşta bunları giyerse, yetişkin bir hanım olduğunda ne giyecek pardon? 2 yaşından itibaren hep aynı tarz mı giyinecek? Öyle olmuyor tabi, bu kez de ortalıkta yaşına göre çok çok küçük giyinen, kendisi kazık(!) kadar olmasına rağmen saçlarını ikiye örüp uçlarına kırmızı kurdele bağlayan kadınlar türüyor.

Çocuğa bakan yanı bir tarafa, annelere gerçekten şaşırıyorum. Ortalıkta bu kadar pedofili haberleri dolaşırken, anne-babalar olarak haberlerin etkisiyle bir paranoyanın içine bu denli çekilmişken şaşırıyorum bu nasıl bir özgüvendir ki, çocuğu o kıyafetlerle dış dünyanın o acımasız kollarına atabiliyorlar? Etrafından püsküller sallanan bir kıyafetle, dantelli işlemeli elbise ya da bluzlerle, salınsın diye serbest bırakılan saçlarla dışarıda dolaşırken, kem gözlerin kendisine değmeyeceğinden nasıl emin olabilir bir anne? Çocuk, çocuk gibi dursa da elbette kötü her zaman kötülüğünü icra eder. Ama korumaya alabilmek adına, o kötü gözlerden korumak için de dikkat çekmemek gerektiğine inanıyorum. Ortalıkta kadın gibi salınan küçücük bir kız çocuğunun, sapık bir pedofil için av konumunda olması dayanılır gibi değil ve buna zemin hazırlanmasını da aklın kabul etmesi mümkün değil.

Buradan mahremiyet eğitimine, kız çocukları nasıl giydirmek gerektiği konusuna, kaç yaşından itibaren kıyafetlerinde nasıl düzenlemeler yapmalı ve tesettür için ideal yaş kaç olmalı sorularına geliyoruz. Konuyu dağıtmamak adına bu soruların cevaplarını bu yazıda yazmayayım da başka bir yazının konusu olsun diyelim. Çünkü o da başlı başına uzun bir konu.

Umarım dikkat etmeden ya da bu denli derin düşünmeden böyle davranan annelere ulaşır da bu yazı, kız çocuklarımız adına bir hayr olur.

Allah’ın İsimlerini Öğreniyorum

Yine Timaş Çocuk’tan kitap tavsiye edeceğim; çünkü daha önce de bahsettiğim gibi İslami çocuk kitapları  denilince alanında hem çok başarılı, hem çok geniş bir yelpazeye sahip bilhassa okul öncesi yaş grubu için. Bu seti de bu seneki Ramazan fuarından aldık.

baykuş pikoSeride fabl türü kullanılmış olması çocuklar için bir artı olarak başlıyor zaten. Çünkü çocukların masalları da farkındaysanız hep hayvanların dilinden anlatılıyor değerler eğitimi vs. gibi diğer temalarda da.  Burada da her bir kitapta bir hayvan Allah’ın isimlerinden birini öğrenerek Allah’ın yüceliğini idrak ediyor hayatında. Örneğin kitaplardan biri olan Baykuş Piko’da, yaralı bir yarasa yavrusuna yardım etmeye çalışan baykuşu görüyoruz. Yarasa Allah’a dua ediyor birini yardımına yollasın diye ve baykuş Piko onu buluyor. Böylece Allah’ın “Mucib” sıfatını görüyor. Zaten annesi de ona sürekli Allah’ın Mucib olduğunu yani dualara icabet ettiğini anlatıyordu.

Allah’ın isimlerini ezbere biliyor olmanın manasını kavrayamadıktan ve O’nun büyüklüğünü, azametini hissedip imanı artırmadıktan sonra bir faydası da olmuyor biliyoruz ki. Çocukların böyle erken yaşlarda Allah’ın isimleri ile tanışıyor olmaları, anlamını da hikaye içerisinde kavrayıp Allah’ın yüceliğini daha iyi idrak edebilmeleri çok çok güzel bir  çalışma olmuş bence. Biz Basir ismini anlatan bir kitabı okumuştum mesela geçenlerde. Bizim büyük oğlan bir gün “Anne, Allah Basir’dir, her şeyi görür. Kötü bir şey  yapsak da ondan saklayamayız değil mi?” demişti. Tabi sonra ortanca çiçeği de “Allah’ın bizim gibi gözleri mi var nasıl görüyor?” diye sormuştu.

İki set halinde bu seri 10’ar kitap olarak. Bizde ikinci set mevcut ama ilkinin de iyi olduğuna inanıyorum. Ayrıca İngilizce versiyonu da var serinin. Bir de şuan kitapyurdu’nda %30 indirim var ve 10 kitap 28 liradan alınabiliyor. Kaçırmayın derim.

kitapyurdu’ndan satın almak için tıklayın…

Neden Okulsuz Eğitim? Güzel Bir Video…

Aşağıya koyduğum videoyu, sayfalarca yazı yazmak yerine koyuyorum. Derdimi(zi) anlatmak için. Neden okul sistemine karşı olduğumu(zu), okulun çocukların ve genel manada insanların fıtratlarına neden ters olduğunu ve özellikle de içinde bulunduğumuz ulus-devlet anlayışı içerisinde çocuklar üzerinde neden okulun olumsuz etkileri olduğunu düşündüğümü(zü) anlatmak için…

Bu konular çok derin olduğundan sık sık sohbetini yapacağız inşaAllah ve ev okulu ile okulsuzluk arasındaki farktan da bahsedeceğiz birlikte…Hangisini desteklediğimizden bahsedeceğim ama sitenin isminden o kısmı anlaşılıyor sanırım.

 

Değişim…

666656_620x413

Bizim evin ortanca çiçeği her oyuncağı isteme, istediği olmadığında tutturma konusunda açık ara farkla kardeşlerinin önündedir. Dün bir mağazada farklı bir oyuncak görünce heveslendi ama tutturmadı. Yol boyunca ve eve geldiğimde de bu değişimin nedenini düşündüm.

  • Birincisi, şartlar değişmişti. Oyuncak istemesi için, sürekli kendinde olmayanlara maruz kalması gerekir ki görmediği bir şeyi nasıl istesin çocuk? Bu maruz kalmalar da şu şekilde oluyor genelde: Ya avm’lerde sıkça dolaşan birisi iseniz çocuk illa ki görecek ve gözü kalacak.  Evde oturduğunuz yerde canınız değişik elbiseler “çekmez” mesela, ama vitrin vitrin gezerken “bu elbise benim olmalı” dersiniz dolap ağzına kadar dolu olsa da. O zaman bizim adımız “doyumsuz”a çıkmıyor, çocuk oyuncak istediğinde “odanız oyuncak dolu, hala doymuyorsunuz” diyebiliyoruz. Ah şu garip insanoğlu, ah şu garip biz! İhtiyaç olmadıkça avm’ye filan gitmediğimize göre aylardır bu sayfayı kapatmışız zaten.
  • İkincisi, şimdi sokağa hiç çıkmasan da sokak evde zaten: İnternet! Youtube oyuncak tanıtan videolarla dolu, üstelik bazı videolarda ebeveynler çocuklarla oynuyor ya da oyuncakları oynatarak bir uyduruk senaryo üzerinden film çekiyorlar. Bunları izleyen çocuk kendi elindekiyle yetinmeyi bilme konusunda sınıfta kalıyor evet. Ve hepsi de şu gereksiz pahalı, marka marka oyuncaklar. Videoların çocukların üzerindeki olumsuz etkisini fark edince bunu da yasaklamıştım ve bu sayfayı da kapatalı aylar olmuştu.
  • Hani psikologlar der ya, çocuklar sınırları sever. Kendilerine bir sınır çizip bir kural koyduğumuzda, başlarda bunun sancısı çekilse de, zamanla oturuyor ve alışılıyor zannımca. Doğum sancısı gibi düşünün, kaç saat çekersen çek, çocuk doğunca bitiyor her şey. Zaman ve kararlılık. Altı yaşına kadar yani önümüzdeki bir sene oyuncak alınmayacağını söylediğimde başta itiraz etse de, zamanla yeni bir şey istediğinde “ben en iyisi altı yaşına kadar para biriktireyim” demeye başladı. Tabi, bir senenin beş yaşındaki bir çocuk için çok uzun süre ifade etmediği de çok açık.
  • En önemlisi, büyüyorlar. Çocuklar büyüdükçe önceki sene sizi zorlayan hareketlerinin, davranışlarının değiştiğini gözlemleyebilirsiniz. He tabi, bu kez de değişik bir huyu ortaya çıkıyor bizi zorlayacak “hiç böyle yapmazdı” dedirtecek ama olsun, o da geçecek. Fıtratlarında doğuştan gelen huyları var, her birinin kişiliği farklı, biz onlara nasıl davranmamız gerektiği konusunda tökezledikçe daha çok zorlanıyoruz. Ama şu bir gerçek ki, büyüdükçe daha çok laftan anlıyor, söz dinliyorlar. Yani tünelin ucunda ışık var.

Bu örnek üzerinden yazar ne anlatmak istedi?

Şartlar değiştikçe olumlu ya da olumsuz anlamda çocuklarda değişiklikler oluyor. Olumlu olanları, nasıl olsa işimize geldiği için çok irdelemiyor, fark etmiyoruz belki ama, olumsuzlarda hemen radarları açıyoruz: “Ne oldu bu çocuğa böyle!” Çocuğa ne olduğunu sorgulamazdan evvel şartlara ne olduğunu sorgulamaya başlarsak, değişimin nedenini bulursak, çözüme ulaşmamız daha kolay olacağı gibi, çocuğa uzaydan gelmiş bir yaratık gibi bakmayı da bırakabiliriz. Empati yeteneğimizi geliştirip, bu bu bu şartlardan ötürü böyle davranıyor deyip onu anlamamız kolaylaşır; böylece onlara karşı muamelemiz de olumlu bir yöne doğru akar. Büyük oğlan 21. ayına girdiğinde tam da, “ne oluyor bu çocuğa böyle” dediğimde iki yaş sendromu kavramıyla tanışmıştım altı sene önce. O zamandan beri ne zaman çocuklarda gözle görülür bir değişiklik olsa, sorunun temeline inmeye çalışıyorum.

Çocuklarla birlikte büyüyoruz, anne olmak kız/kadın olmakla birlikte genlerimize kodlanmış gibi addedilse de, aslı öyle değil. Her gün öğrenmeye ihtiyacımız var hayatı, çocukları, insanları ve en önemlisi de kendimizi…