Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-2-

Yaklaşın, bir kıssa anlatayım. Peygamber(s.a.v.) evinden bir olay: Bir gün hanımlarından birinin evinde Allah Rasulu(s.a.v.). Diğer hanımlardan birisi de ona bir tabakta yemek gönderiyor. Yemeğin geldiğini gören ev sahibi hanım, bir vuruşta tabağı deviriyor. Tabak kırılıyor, yemekler dökülüyor. (Hadisenin sahihtir, Cabir b. Abdullah rivayetiyle Buhari’de geçmektedir. Muslim, İbn Mace ve İmam Ahmed de rivayet etmiştir.)

Bir Peygamber hanımı nasıl böyle yapar değil mi? Hem de O’nun gözünün önünde? Peygamber hanımlığını koyalım bir kenara, Peygamberlerden birine bakalım doğrudan, Adem(a.s.)’e. Cennette nimetlerin içerisindeyken sadece bir ağaca yaklaşma denildiği halde, şeytanın tuzağına düşüp Rabbinin emrini çiğniyor ve cennetten çıkarılıyor eşiyle birlikte.

Sen insansın, melek değilsin; mükemmel değilsin ve asla olamayacaksın. Bak ilk insan, ilk peygamber bile hata etmiş; nübüvvet yuvasında her gün soluk alıp veren, ayetler yanı başında indirilen müminlerin anneleri hatalar/günahlar işlemiş. Sen, ben ise onların yanındaki konumumuz itibariyle ne haldeyiz bir düşün. Kendini suçlamaktan vazgeçerek başla işe. İnsansın, hani derler ya “beşer şaşar” heh işte öyle, şaşacaksın. Deneye yanıla doğruyu bulacaksın, önemli olan o doğrunun peşinde olman gerçekten. Kendini fark etmeye çalışman, hatalarını görmek için çabalaman, iç muhasebeni yapıp gördüğün o hatalarından/kusurlarından nasıl sıyrılacağını öğrenmen…Çünkü hata yapacaksın insan olma tabiatı ile, ama Müslüman insan hatasında/günahında bile bile ısrar etmez. Bugün evladına kötü davrandın,bağırdın vurdun, belki hakaret ettin. Eşinle tartışırken gereksiz yükseldin, kırıcı sözler söyledin, geçmişin defterlerini gereksiz yere serip ortamı fazlasıyla gerdin belki. Alışverişte, iş yerinde muhatap olmak durumunda kaldığın insanlara fazlasıyla yüklendin belki ve pişmanlık duydun. Bu pişmanlıklarla oturup yas tutacağına, “ben insanım, hata edeceğim, ama bu hatadan ders alıp bir daha aynı çukura düşmeyeceğim” de. Kırdığın kalplerden özür dile, kendinden de özür dile önce.

Peki tamam böyle yapalım, ama devam ediyoruz aynı hataları işlemeye; değişemiyoruz işte, bunun yolu ne? Kendimi nasıl tanıyacağım, bu yolda bana neler rehberlik edecek? Öncelikle bu hayatta örnek alınmaya en layık insanın, Peygamber(s.a.v.)’in hayatını çokça okuyacağız. Bizim için binlerce kitapta bulamayacağımız bilgiler, örnekler ve hikayeler yer alacak orada. Yukarıdaki hadisteki gibi, insanların sahabe bile olsa hatalarını görüp, kendini affetmeyi öğreneceksin. Yoklukla, işkenceyle, evlatla sınandıklarında verdikleri tepkileri görüp, sabretmeyi öğreneceksin. Ayetler onlara yavaş yavaş inerken, bütün Kuran şimdi senin elinde her derdine çare duruyor diye şükretmeyi öğreneceksin. Peygamber(s.a.v.) amcasının ciğerini bile delik deşik edip sahibine götüren bir kölenin, nasıl da ahlakta örnek bir insana dönüştüğünü görüp, kendine güvenecek, değişime inanacak, ümitsizlikten kurtulacaksın. “Piyasada epey siyer kitabı var, hangisini okuyayım?” derseniz tavsiyelerim şunlar: Celaleddin Vatandaş Mekke-Medine Dönemi(2 cilt), Safiyurrahman Mübarekfuri Peygamberimizin Hayatı Ve Daveti(uluslararası siret-i nebi ödüllü), Sallabi Siyer-i Nebi (2 cilt) kitaplarını okuyarak başlayabilirsiniz…

Müslüman bir insanın hayatında ilk kaynak Kuran ve sünnet olmalı elbette. Kendimizi İslami ve insani yönden geliştirebilmemiz ve değişebilmemiz için siyer okumaları yapıyoruz diyelim, başladık. Şimdi psikoloji ilmi ile taçlandıralım öyleyse. Peygamber(s.a.v.)’in hayatında psikolojiyi hep görüyoruz zaten, ilmin adı konulmamış sadece. Şimdi biz, insanın kendini tanıma yolculuğunda içimizdeki çocuğu görmeye çalışacağız. Şimdinin yetişkini ile bu çocuğun arasındaki bağlantı ne durumda bunu öğrenmeye çalışacağız. Bunun için ise en güzel kaynak, birçok insanın hayatını 180 derece çevirme başarısı göstermiş Doğan Cüceloğlu eserleridir. Çok eseri var yazarın, hangisiyle başlayalım derseniz tavsiyelerim şunlar: Öncelikle Savaşçı, İçimizdeki Çocuk, İçimizdeki Biz, Yetişkin Çocuklar. Bunları bitirdikten sonra Geliştiren Anne-Baba ve Damdan Düşen Psikolog.

Bütün bu kitapları okumak sizi bir yere getirecek. Suçlama…İçinizdeki çocukla yüzleşmeye başladıkça anne-babanızı, geçmişinizi, şimdiki yetişkinle çatışmalarda eşinizi, kayınvalidenizi, görümcenizi, akraba ya da arkadaşlarınızı suçlamaya başlayacaksınız belki. “Kimseyi Suçlama” isimli yazı da üçüncü yazımız olacak dizimizde. Bu süreçte siz, bu kitaplara başlamış ve kendinizi tanımaya başlamış olacaksınız bile inşaAllah… Öyleyse haftaya cuma aynı yazı dizisi ile devam edelim…

Reklamlar

Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-1-

Biz nerede hata yapıyoruz biliyor musunuz? Çocuklarımızı nasıl yetiştiririz diye sürekli kendimize sorarak. Daha önceki yazılarda da birkaç kez değinmiştim önce kendimizden başlamalıyız işe diye. Bunu iki cihetten söylüyorum: İslami olarak ve insani olarak. Yani biz Müslüman anneler olarak İslam’ı düşünüyor, hep o açıdan yaklaşıyoruz olaya. Bunun için önce kendimizi geliştirip, daha iyi bir Müslüman nasıl olabilirim demeliyiz evet; ama işin daha ince bir boyutu var ki o da insani boyutu. Biz insan olarak kendimizi ne kadar geliştirebiliyoruz? Hani vardır ya Yunus Emre’nin: Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil şiiri. İşte onun gibi, ibadetlere yoğunlaşmak, çocuğumu İslami bir yaşantı ile yoğurmaktan öncesi, kendimde var olan özellikleri biliyor muyum? Kendimi tanıyor muyum? Çocukluğumdan getirdiğim yaraların ne kadar farkındayım ve onları ne kadar sarıp sarmalayıp iyi edebiliyorum? Dahası, onları kabullenip kendimi seviyor muyum?

İşte bu yüzden bu yazı dizisine başlarken ilk yazıda işin insani boyutunu ele almak istedim. Biz, evlenince eşimizi tanımaya çalışıyoruz. Çocuklarımız oldukça onları tanımaya çalışıyoruz ama kendimizi tanımak için çaba göstermiyoruz. Çünkü “ben, benim işte. Ne demek kendini tanımak!” diyoruz çoğu zaman, şaşırıyoruz bu soruya. Çocuk eğitimi adına kitaplar okuyoruz, programlar dinliyoruz. Çocuğa şöyle yaklaşın, böyle yapın. Okurken ne kolay, ama yapamıyoruz. Neden?Çünkü senin içindeki çocuk çok bambaşka bir şey söylüyor sana ve o sağlıksız çocuğun yönlendirmesiyle hareket ediyorsun çoğu zaman. Hiç kızılmayacak şeylere kızıyorsun bazen, gereksiz bağırıyorsun, bir dakika önce canım cicim diye öpüp okşadığın çocuğu iki dakika geçmeden hırpalıyorsun. Bilemiyorsun çünkü hangisi olmalı tam olarak? İçinde bir çatışma hali var devamlı. Kızarken “elbette kızacağım çok haklıyım, o da beni kızdırmasın” diyorsun. Biraz sonra vicdan azabı çekerken “ben ne kadar kötü bir anneyim, aslında o kadar da kötü bir şey yapmamıştı” diyorsun.  Sonrasında çocuktan özür dileyip, ilişkiyi iyice laçkalaştırıyorsun. Allah Rasulu (s.a.v.)’nun dediği gibi oysa “Sabır, musibetle ilk karşılaşıldığı anda gösterilendir”.

Çocuğum çok başarılı olsun diye çabalıyorsun mesela, çok düşünmüyorsun o bunu istiyor mu gerçekten diye. Onun başarıları ile övünme çabasında mısın?Yoksa gerçekten de hayatta başarılı olsun, bir yerlere gelsin istiyor musun? Bunu kendine samimi soracaksın ama. “Tabi ki ikincisi” demeyeceksin hemen. Eğer ikinci seçeneği seçersen, o zaman sana “bunu çocuğa rağmen mi istiyorsun” diye sorarım. Yani çocuk ders çalışmak istemiyorsa mesela, okul onun gözünde çok önemli değilse, mutsuz ola ola, elinde terlik başında bekleye bekleye ödev yaptırıyor musun? Demek ki ilk planda düşündüğün çocuk değilmiş…

Başkaları tarafından çocuklarına gelebilecek hiçbir eleştiriye hazır değilken, kendin en ufacık hatalarında bağırıp hakaret ediyor musun? Demek ki çocuklarını başkalarından koruma isteğin, çocuklarının iyiliği için değil, “benim çocuğuma kimse laf edemez” diyerek “ben”i ön plana çıkarmandan, kompleksten, özgüven eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Okuyorsun türlü türlü psikologları. Tutturmuşlar bir güvenli bağlanma. Nedir Allah aşkına? “Çocuğum şöyle şöyle davranıyor, biz güvenli bağlanamamış mıyız yani şimdi?” Bu sorunun, bu korkunun altında neler yatıyor görebiliyor musun? Kendi ailesiyle kuramadığı bağlantının ezikliğini hisseden zavallı, masum yavrucak! Yoksa sen çocuğunun öz bakımlarını yerine getiriyor ve en önemli ihtiyacı olan dokunsal sevgiyi ona veriyorsan, kişiliğini zedelemeden hareket ediyorsan, daha ne yapacaksın?

Çocuk yemek yemiyor diye kendini paralıyorsun. Çeşit çeşit şeyleri katıp karıştırıp yedirmeye çabalıyorsun. Ağzını sıkıştırıyorsun, üstüne çıkıyorsun, bağırta bağırta karnını doyuruyorsun. Acaba çocuk cılız kalınca “bi çocuğa bakamamış” demelerinden korkuyor olabilir misin? Yoksa gerçekten de çocuk aç kalacak, güçten düşecek diye mi korkuyorsun? Oysa bu şekilde iştahsız olan çocukların çoğunun ne kadar hareketli olduğunu da görmüşsündür.

Ben kendimin farkına varmak istiyorum diyerek başlamalıyız anneliğe. Ve biliyor musun? Anne olmadan tam olarak kendini tanıyamaz, içindeki çocuğu keşfedemezsin. Çocuğunla iç çocuğun yüzleşmeye başladığında idrak edeceksin aslında her şeyi. Evlendiğinde başlar bu olay yavaş yavaş, neden böyle tepkiler veriyosun mesela eşine, neden tartıştınız ve senin tutumun ne oldu? Bunların ardından gelen kendini tanıma isteği, çocuğuna çok faydalı olacak. Çünkü, kendini bilen, aklı başında bir annenin yetiştireceği çocuk, sağlıklı bir iç çocuğa sahip olup, kendini bilerek yetişecek inşaAllah. Şimdi bizim yaptığımız gibi sürekli kendini keşfetme çabasında olmayacak 30 yaşından sonra…

(Kendimizi tanıma konusunun devamı ve bununla ilgili okumamız gereken kaynaklar, ikinci yazıda. O zamana kadar biz, içimizdeki çocuğun sesini dinlemeye çalışalım..)

 

Din mi, Manevi Yaşam mı?

Doğan Cüceloğlu’nun şu sıralar okuduğum “Yetişkin Çocuklar” isimli kitabında şöyle bir cümle geçiyor: “Manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur, manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve Hakikat’i bulmasına yönelir. Din, toplumu vurgular; manevi yaşam “bireyin öz”üne yöneliktir. (…) Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.”

Din terimini genel anlamda kullanıp bütün semavi dinleri baz alarak değil, özelde İslam’ı baz alarak konuşursak, Doğan Bey çok yanılıyor ve bu yanılgı, kendisinin gerçek İslam’ı bilmemesinden kaynaklanıyor ne yazık ki. Din dediğimiz şey özünde, bir Yaratıcı’ya inanmak, bu dünyadan sonra bir başka hayat olduğuna inanmak ve yapılan her amelin karşılığının olacağını bilmektir. Bu açıdan da din, koyduğu kurallar ile, insanların hem dünyadaki düzenini, hem ahiret yaşantısını etkilemek ister. Dünya adına koyduğu kurallar da onun sosyal yaşantısı adına olumlu sonuç verdiği gibi, manevi yaşamını da besler. Ahlaki değerler, dinden bağımsız düşünülemez ve “kendini bilen Rabbini bilir” sözü üzerinden konuşursak, insanın aradığı “öz”ü bulması, kendini Yaratan, topraktan yaratan Rabbini bulması ile olur. Kendinle barışmanın en güzel yolu, “ben böyle yaratılmışım, karakterim fıtratım bu” demekle olur. Kimsenin kalbini kırmamalıyım, hırsızlık yapmamalıyım, yalan söylememeliyim vs. gibi bütün ruhi ve ahlaki değerleri bize kazandıran dindir. Manevi yaşam dediğimiz şeyi dini kapsayan değil, dinin alt kümesi olan bir kavramdır.

Çocuklarımıza manevi değerleri aşılamaya çalışırken dini unsurları kullanıyoruz. Bir Gözetleyen var bizi demek, oto kontrolü sağlamayı kolaylaştıran bir etkendir. Bir çocuğun bir başkasının malını, yerde gördüğü bir şeyi (ç)almasına engel olmak, anne-babasına ya da başkalarına yalan söylemesinin önüne geçmek salt söylemle mümkün olmaz. İD kötülüğü emrederken, EGO onu bir düzene sokmaya çalışır ve şeytan o EGO’yu ele geçirmekle uğraşır. Tam bu sırada devreye SÜPER EGO girmelidir ki ben bunu Müslümanlarda bulunması gereken Allah sevgisi ve korkusu kavramı ile açıklamayı yeğliyorum. “Ben sana yalan söylemiyorum.Sen anlamazsın ama Allah bilir, onu kandıramam” dedi büyük oğlan. Manevi yaşam budur. Din bunun üstünde, ve evet kuralları olan bir bütündür.

Yazarın karıştırdığı nokta dini yobaz bir biçimde hayata ve çocuklara aktarım biçimidir aslında. “Yalan mı söyledin sen? Allah dilini yakar” cümleleri ile gelen bir din algısı ise söylediğimiz, kişinin özüyle doğruyu bulmaya çalışıp korkudan uzak bir manevi yaşam tercih etmesi normal görülebilir. Çünkü böyle korkutucu ve yasaklayıcı bir din algısı ve sürekli cezalandıran bir İlah imajı elbette manevi dünyada zenginlik getirmediği gibi hiçbir ahlaki değer de kazandırmaz.

Çocuklarımıza Allah’ı sevdirelim, korkutmayalım diyoruz ya; işte manevi yaşamlarının güçlenmesi için, dini ahlaktan bağımsız olmadan, Kuran ve sünneti temel alarak öğretmemiz gerekir. Çünkü Hz. Aişe’ye sorulduğunda dediği gibi Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ahlakı Kuran ahlakı idi ve Kuran bizim bütün maddi manevi yaşantımızı düzenlemek için kafidir…

Instagram

Evokulumuz blogunun artık bir instagram hesabı var. Daha fazla kişiye ulaşmak amacıyla açılan bu hesapta, sadece blogdaki yazılar yayinlanacak, kitap ve oyun önerilerine yer verilecektir. Takibi kolaylaştırmak isteyenler ev.okulumuz instagram hesabıni kaydedebilir,yazılardan eş dost da faydalansin diyorsa kendi hesaplarında duyurabilir. 

Blogu askıya almıyorum,yazilar burada devam edecek inşallah. Buradan farkli olarak orada kitap önerileri ve duyurular yer alabilir…

Kimi Kimle Kıyaslayalım?

Hayata bakışımızı da, kendimizi değerlendirişimizi de, çocuklarımıza ve etrafımızdaki insanlara davranışımızı da, yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkileri de tek bir şeyle kıyaslayabiliriz: Kuran ve Sünnet metodu ile. O zaman hem sırat-ı müstakim’e ulaşmış, hem sağlam bir kulpa tutunmuş olacağız. O zaman, başkalarına bakıp gıpta ile hased arasındaki ince çizgide durma tehlikesinden kurtulmuş, Allah’ın da razı olacağından emin olduğumuz bir yola doğru adım atmış olacağız. Çünkü, bizim kendisini örnek aldığımız ve kendimizi onunla kıyasladığımız kişinin batını(içi) bize göre gayb’tır, bilinmezdir. Bize zahiren güzel ve doğru bir yol gibi görünse de, özünde Allah’ın kesin hoşnut olduğunu söyleyebilmek, kuru bir iddiadan öteye gidemez.

Etrafta Polyanna’ya rahmet okutacak derecede optimist anneler görüyoruz. Aslında reelde görmüyoruz farkındaysanız, sosyal mecralarda görüyoruz. Çok enteresandır ki, Kaf dağındaki Zümrüd-ü Anka sanki. “Siz nasıl bir annesiniz, hayranım size, keşke yakın otursak, keşke arkadaş olsak” deniyor,çünkü öyle bir arkadaşı yok. Reelde karşılığı yok gibi sanki. Oysa tamam var da, Kayyu’nun çizgi filmden fırlamış anne-babası gibi modellerden hakikaten de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar var. Herkesin huyu, suyu, yaşantısı, doğrusu-eğrisi kendine de, buradaki üzücü nokta, girişte belirttiğim kıyas mevzusu. Anneler, böyle kişilere bakıp, öyle bir yetersizlik sendromuna giriyor ki, aynada düşman görüyor hale geliyor. Ben neden böyle değilim, ben neden bu kadar pozitif bakamıyorum her şeye, ben neden çocuğuma kızıyor bağırıyorum diye kendi kendisini yiyip bitiriyor. Oysa normal olan sensin. (Diğerine anormal demek manasında değil bu cümle elbette, çoğunluk meselesi.) Yüklerin var omuzunda belki onda olmayan, şartların çok bambaşka, senin eşin çok başka, çocukların onunkinden bambaşka. Her şey bu kadar “başka” iken, sen nasıl onunla “aynı” olmayı düşünebiliyorsun?

“Hayata olumlu bakalım, bardağın dolu tarafını görelim” demek insanlara, çok güzel evet; ama bunun yansıtılış şekli çığırından çıkmış durumda. Bir süre sonra iş enaniyete, egoistliğe dönüşüyor. “Ben müthişim,hayata böyle bakabiliyorum, sen de bak!” Oysa sen müthiş filan değilsin, Allahu Teala kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez de, ondan bu rahatlık emin olun. Sabahın beşinde, altısında evladı tarafından uyandırılınca, onunla başbaşa geçirilecek vakit olarak görelim bunu demek, “tuzu kuruluk” ifadesidir. Sizin sabaha kadar sizi uyutmamış bir de bebeğiniz olsaydı, o saatte kalkan çocuğa “yavrum işin mi yok, git yatağına uyu, daha karga kahvaltısını yapmadı” demeniz, “takıl odanda biraz da ben az daha uyuyayım, gün ne zaman başladı bütün gece uyumadım” demeniz sizi kötü ve hayata negatif bakan bir anne yapmaz.

Çocuklarınıza sinirlendiğiniz bir anda, sizi sakinleştirecek bir eşiniz yoksa yanınızda, ki hatta eşiniz bile yoksa, maddi sıkıntılar içinde boğuluyorsanız, çocuklarınız hakikaten de insanı zorlayan cinste hareketli(hadi yaramaz da diyelim) ise kendinizi güçsüz ve aciz hissetmek yerine, Allah’ım bunları bana verdiğine göre, kaldıracak gücü de vermişsindir. Sana sığınıp, Senden yardım istiyorum deyip, Bismillah deyip kolları sıvayın. Bırakın çocuklarla etkinlik yapmayıverin, bırakın onlara ekstra şeyler öğretmeyip kitap okumayıverin, her gün park park, bahçe bahçe dolaşamayın bırakın. Bütün bunları yapmak zorundaymış ama yapamıyormuş gibi hissetmek, sizin üzerinize ekstra yük bindirip, gereksiz bir suçluluk psikolojisine sokacak. Bu durumda zararlı çıkan yine çocuğunuz olacak. Ve tabi siz de…

Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ibadette ve taatte kendimizden üstün olana, maddi durumlarda kendimizden aşağı olanlara bakmamızı tavsiye etmesinde büyük bir hikmet yatmaktadır. Yüklerinizin ağırlığını hissettiğiniz an, sizin yapamadıklarınızı o an yapan annelere bakıp kötü hissetmektense, şartları çok daha zor olan kadınları düşünün. Ashabı düşünün, hicret ederken nasıl çile çektiklerini çoluk çocuk, nasıl zulme katlandıklarını. Şimdi de dünyanın birçok yerinde acı çeken anneleri düşünün evlatları kollarında ölen. Sağlıklarına ve varlıklarına şükredin, boşverin…

 

 

 

Siz Yine de Söyleyin…

Anneannem 90 küsur yaşında vefat etti. Çocukluğumdan beri hep anlattığı geçmiş zaman hikayelerini dinledim. Her anlattığı hikayenin sonunda “hey gidi, bunların hepsini ben mi yaşamışım? Bak şimdi hepsi çok geçmişte kaldı. Sanki hiç yaşamamışım gibi” derdi. Zaten hikayenin karakterlerinden bahsederken de hep “rahmetlik” diye rahmet okurdu, yani bu dünyada artık nefes almayan şahısları mevzu ederdi. Torunlarının bile çocukları vardı artık ve arkaya dönüp baktığında dünya hayatının bu hızına şaşıyordu. Fakat henüz çocukluk ve gençliğin baharı arasında sıkışıp kalmış olan bizlere hiç bir anlam ifade etmiyordu bu cümleler. Masal gibi dinliyor, he deyip geçiyor, zaman zaman şaşırıyorduk o kadar.

“Bunları ben mi yaşamışım” sorusundaki zamanın acımasızlığı…

Ve ayetteki “onlara dünyada ne kadar kaldınız diye sorulacak”bahsi. Hani bir gün ya da daha az denilecek ya… Anneannemin özlü söz niyetine söylediği o cümleler işte bunun kanıtı idi, o zamanlar bir kulağımızdan girip diğerinden çıksa da…

Bu hikayeyi anlatırken “bakın zaman işte öyle çabuk geçiyor, ona göre davranalım” demek istemiyorum ama ben, bu zaten ana fikri hikayenin. Siz bunu açıkça görüp anladınız değil mi? Çünkü ben de, bir zamanlar hiçbir anlam ifade etmeyen bu cümleyi, her ortamda söylüyorum bazen kendi kendime, bazen etrafımdakilere. Dönüp bakınca “ben ne zaman anne oldum, bunlar ne zaman üçlendi” diyorum. Ve zamanın hızını, bir şeyden bahsederken “bundan 10 sene önceydi” demeye başladığımda keşfediyorum. Benim 10-15 sene öncesine ait bir anım var ise eğer, ne kadar da yaşlanmışım! Sonra sürekli bu sözü hatırlayıp, ileride vah ömrüm dememek için ne yapsak da dolu dolu geçirsek diye kafa yoruyorum.

İşte tam da bu kafa yormalar arasında bu hikayede dikkat çekmek istediğim noktaya geliyorum: TELKİN! Görünen mesajın altında yatan çok daha büyük bir psikolojik gerçeklik çocuk eğitimi adına…

Çünkü bir zamanlar bize bir anlam ifade etmeyen ve umursamadan dinlediğimiz sözcükler, zaman geldiğinde içimizden birer birer çıkarak canlanıyordu. Anlam ifade etmeye başlıyor, aklımızı başımıza getiriyor, “annem-babam da böyle derdi” diye anıyoruz. Çocuklarımız, şu anda sözümüzü dinlemiyor gibi gözükebilirler, her daim söylediklerimizin aksine de hareket ediyor olabilirler, bu bizi yıldırmamalı. Biz telkinlerimize devam etmeli, vereceğimiz mesajları bilinçaltlarına yerleştirmeye devam etmeliyiz. Sen söyle, sen nasihat et, sen uyar, sen ince ince işle bir nakış gibi. Günü geldiğinde Allah nasip ederse eğer, onların hepsini hatırlayacak, uygulayacak, yaşayacak ve görecek. Şimdi, senin de bir zamanlar olduğun gibi çocuk/ergen/genç o. Kendince doğruları var ve senin sözlerin ona ninni gibi, masal gibi geliyor ve hoşlanmıyor ama istemese de yerleşiyor beynine.

Hani Cüneyt Arkın’ın bir filmi vardı küçükken izlemişsinizdir belki. Çocuğuna küçükken hep babaya saygıyı öğütlüyor ve babaya kalkan eller taş olur diyor. Sonra düşmanlar çocuğunu kaçırıyor ve oğlunu ona karşı bir düşman olarak yetiştiriyorlar. Büyüdüğünde babasının karşısına çıkarıyorlar ve oğlu ile babayı savaştırıyorlar. Çocuk babasını tanıyamıyor tabi küçükken kaçırılmış ve aradan yıllar geçmiş. Ama elini kaldırınca taş oluyor eli.(tamam sahne çok komik görünüyor kabul ediyorum ama önemli olan almamız gereken mesajları hayatın her alanında bulmak ve almak sanırım) O an çocuk hatırlıyor o sözleri. Karşısındaki adamın babası olduğunu anlıyor. Oysa yüzünü bile hatırlayamayacak kadar küçük. Telkin böyle bir şey işte demek istiyorum bu Yeşilçam örneği ile. Somutlaştırdım mı şimdi?

Biz gidişattan sorumluyuz, sonuçtan değil. Hani denir ya Hatice’ye değil, neticeye bak diye. Bu, biz anneler için geçerli değil. Biz neticeyi bilemeyiz, o bize gayb’tır ve gaybı da yalnız Allahu Teala bilir. Biz neticeden değil, Hatice’den sorumluyuz, Ayşe’den Fatma’dan, Hasan’dan Hüseyin’den…

Allah’ın yoluna en güzel sözlerle çağırmakla mükellefiz biz, onlara İslam’ı anlatmakla, yaşayarak örnek olmakla, hadis ve ayetleri okuyarak tertemiz zihinlerine işlemekle sorumluyuz. Şimdi küçük anlamıyor görünebilir, ergen umursamıyor görünebilir ama Allah’ın izniyle gün gelecek hepsi onlar için kıymetli birer maden olacak. Tıpkı yıllar sonra anneannemin söylediği cümleleri hatırlayıp, işte ömür böylece hızla geçiyor, son nefesi vermeden bir şeyler yapmalı demem gibi…

 

Nimet, Oyuncak Değildir

Bulgurla, makarnayla, pirinçle vs. etkinlikler yapan anneleri görmüşsünüzdür. Benim kendi çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla bir şeklin üzerine boncuk  makarna (kuru fasulye ya da?) yapıştırarak süsleme ve patates baskısı meşhurdu. Bu ikisi dışında, nimete rağbet yoktu oyuncak anlamında. Belki şimdiki gibi “bolluklar zamanı”nda olsaydık, başka bakliyatlara da saldırabilirdik ama bunlarla sınırlı kalmışız.

İnternette bulguru kum yapıp üzerinde inşaat makinesi oyuncakları gezdiren anneler gördükçe, ne kadar içler acısı bir halde olduğumuzu düşünüyordum. Ama esas şoku, Müslüman anne oluşu ile, dini değerleri ön plana çıkarması ile, insanlara dindar nesil yetiştirme çabasını anlatması ile bilinen insanların da aynı tuzağa düştüklerini ve bunu savunduklarını gördüğümde yaşadım. Açıkça söylemek gerekirse, yanlış, yapan kişiye göre şekil alan bir kavramdır zihinde. İslami gaye/dava şuuru olmayan, mesture olmayan bir annenin çocuğu ile yaptıklarını doğrudan eleştiremiyoruz yanlış bile olsa. Çünkü takip eden kesim belli diyoruz, ya da İslami bir söyleme sahip olmadığı için insanlar zaten temkinli yaklaşır ve örnek almaz belki diye düşünüyoruz. Ama bunu “bizim mahalle”den biri yaptığında işler çığırından çıkıyor. Çünkü onu takip eden, örnek alan, o yapıyorsa doğru olma ihtimali daha yüksek gibi düşünen, kısacası model olduğu bir topluluk var. Bu durumda bunun vebali de daha yüksek oluyor haliyle.

Bulgur ya da irmik dökülmüş, kum olarak kullanılarak, içine bir Kabe maketi yerleştirilmiş, dini değer öğretiliyor(!) çocuğa. Oysa bizim Peygamberimiz (s.a.v.) yemeğin bereketinin nerede olduğunu bilemezsiniz diyerek, tabakları sünnetleme adetini bize yerleştirmemiş miydi? Sofraya dökülen ekmek kırıntılarını bile avucuyla toplayıp, üfleyerek yiyen anne-babalar büyütmedi mi bizi? Siyahla beyazı bir araya getirip ikisini aynı renk diye anlatmaya çalışmak, kusura bakmayın ama, gülünç geliyor artık. Özenti geliyor, BİZ olamamak geliyor. Kabe gibi bir kutsalı anlatırken, nimet gibi bir kutsalı kullanmak tezat oluşturuyor.

Açıklamalar daha da gülünç geliyor hem annenin, hem avukatlarının yaptığı: Kuşlara veriyorduk canım oh mis gibi yiyecek olur kuşlara, ziyan olmaz ki! ya da Bir kiloyu kullanıyor, işimiz bitince kaldırıyor, yine aynı paketle oynuyoruz, sürekli yeni paket açıp israf etmiyoruz!

Mevzu salt israf meselesi değil ki bu açıklamalar tatmin etsin. Mevzu nimete saygı, nimeti verene şükran duygusunda yatıyor. O yiyecekler yenilsin diye, bu nimetleri vererek açlıkla imtihan etmediği için Rabb’e şükredilsin diye, onları bulamadığı için bir yerlerde açlıktan ölenleri tefekkür etsin diye. Yeni neslin neye saygısı kaldı ki zaten, bırakın bari nimeti “bir şey” yerine koysunlar da saygı duysunlar. Çok mu zor bir nalburdan bir kilo temiz kum bulabilmek, çok mu zor patates baskı yerine yaprakları boyayarak baskı yapabilmek…

Hayatta sahip olduğumuz hiçbir şeyi küçümsemememiz gerekmez mi? Tuvalete gitmek bile insana lütuftur, dışkılayamadığınızı bir düşünsenize? Küçük bebeklerimiz kabız olunca nasıl kıvranıyorlar? Koca koca adamları yataklara düşürüyor değil mi? Nefes, her an farkına varmadan milyonlarca kez alınıyor günde. Alamadığınızı düşünsenize? 3-4 lira veriyorsun bir kilosuna, senin için hiçbir anlam ifade etmiyor o bulgur, irmik ya da herhangi bir yiyecek. Hatta vicdanın o kadar rahat ki, derneklere verdiğin sadakalarla zaten kaç fakiri doyuruyorsun. Ama bir gün nimeti oyuncak ettiğin için hesap sorulabileceğini, hele bununla öncü oluyorsan vebal altında kalabileceğini unutma. Sayın okur, eğer çocuğunu nimetle oynatıyorsan, etme! Bu kötülüğü, ne kendine, ne çocuğuna, ne o nimete, ne de nimeti sana verene ETME!