Duruş…

Bir inanca bağlı olan insanların bir duruşu olmalı diye düşünürüm hep. Bu inandığın değer, tek gerçeklik İslam ise hele, bu duruş daha sağlam, daha kuvvetli olmalı. İnandığın değerler uğruna bütün her şeyi feda edebilmeli, nefsinle savaşta galip gelebilmelisin işte bu yüzden. Neden kelime-i tevhid’in önce LA ile başladığını uzun uzun anlatmıştı lisede kimya öğretmenim. Dinin özünü ve sağlam duruşun ne olduğunu da ilk ondan öğrendim, neden bir Müslüman’ın saygı duruşundan rahatsızlık duyması gerektiğini de.

Günümüzde İslami değerler modernizim –izm’lerine yenik düştükçe, bu dik duruşu kaybeder olduk. Oysa en çok da Müslüman anne kimliğimiz ile, yetiştirmeye çabaladığımız çocuklar karşısında bu duruşu gösterebilmeliydik. İslamcı yazarların, psikologların ve her paylaşımında İslami bir nitelik taşıyan annelerin yaşantılarına bakınca bu denli üzülüyorum işte. İşte esas o zaman, kendi çocuğunu da bir  fanus içinde büyütemediğini ve “saadet asr”ında yaşamadığını anlıyorsun. Sen sanıyorsun ki, çevrendeki Müslüman anneler de böyledir, çocuklarının onun çocukları ile görüşmesini istiyorsun en çok. Ondan kötü örneklik görmez sanıyorsun ama İslam şuuruna sahip olmayan bir başkasından hiçbir farkı yok ne o annenin, ne de o çocuğun. O zaman senin çocuğuna bir şeyler anlatmaya çabalaman giderek zorlaşıyor. Soruyor çünkü çocuk, onlar neden yapmıyor? Geçen gün büyük oğlan bana ne dedi biliyor musun? “Neden herkesten farklı bizim kurallarımız, prensiplerimiz?” Şimdi küçükler, anlatınca anlıyorlar. Etrafta görüp yoksunluğunu çektikleri şeylerin yerine , daha iyisini, daha güzelini koyabiliyorsun. Çünkü sen biliyorsun ki “Helal daire, keyfe kafidir.” Fakat endişem odur ki, bu çocuklar büyüdükçe, bu anlatılanlar kifayet etmemeye başlarsa? Bunca farklılığa karşı dimdik duracak o gücü kendilerinde bulamazlarsa? Sonra diyorum ki, muhtaç oldukları kudret, damarlarındaki İslam kanında mevcuttur inşaAllah.

Her gün çocuklarıyla yaptıklarını İslami pencereden anlatmaya çalışan bir yazarın, evinin batman superman oyuncakları ile dolu olmasını mesela, anlayamıyorum ben. Herkesin evinde bir Barbie bebek olmasını da. Evinde cartoon network’ten tut, planet çocuk’a, Disney channel’a bütün kanalları sakınmaksızın çocuğuna izleten ve sözüm ona İslami şuura sahip olan anneleri de anlayamıyorum aynı ben. Kendisi pür tesettür olduğu halde kız çocuğuna bu konuda telkinde bulunmayı, 10 yaşını doldurmuş çocuğuna namaz alışkanlığı kazandırma konusunda gereken önemi göstermeyeni de. “Çok istiyor ne yapayım, arkadaşlarında da görüp özeniyor” deyip çocuğuna doğum günü kutlaması  yapanı da…

Bir duruşu olmalı Müslüman annenin.Bir şeyden sakınmak için,o şeyin illa haram olması gerekmez. Evet, içki içmek istese izin vermeyeceksin haram diye, haramlar konusunda kendince daha katı bir tutumun var. Fakat içinde bulunduğumuz şu çağda, hadiste dediği gibi Rasul(s.a.v.)’un, gayri Müslimlere benzemekten bizi bunca sakındırırken, ve dahi onlar ne yapsa aynısını yapacağınız bir dönem gelecek derken, nasıl da korkusuzca onlara benziyoruz? Çocuklarımızın da onlara benzemesinden gram korkmuyoruz dahası. Korkunç! Çocuk kendine kahraman olarak Batman, superman, spiderman’i mi bilsin? Yoksa bizim başta peygamberler olmak üzere, sahabelerimiz, alimlerimizi  mi örnek alsın? Üstelik onların süper güçleri filan yoktu, onların en büyük süper güçleri sahip oldukları imandı. Ne zaman herkes gibi olmayı bırakıp, çocuklarımızı sadece İslam’a göre yetiştirmeye çalışacağız? Çevremizdeki bunca şeye karşı, pes edip boyun eğiyorsak, herkes öyle diye, öyle yapıyor diye çocuklarımızı bundan mahrum etmeyelim diyorsak, sanki İslam yetersiz kalıyormuş gibi başka örneklikler arıyorsak, duruşumuzu bir gözden geçirmemiz gerekir. Ve biz bu halimizle, asla çocuğumuza gerçek İslami bir kimlik ve şuur kazandıramayız namazını kılan, Kuranını okuyan bir Müslüman olsa bile. Bu nedenle, önce iğneyi kendimize…

Dediğimi Yap, Yaptığımı Yapma!

Bizim üst neslin yani anne-babalarımızın çok sık kullandığı bir söz öbeği idi bu: Dediğimi yap, yaptığımı yapma! “Ama” diye başlayan itirazlarımız olacaksa da, pat diye önünü keserdi bu cümle. Bize öğütledikleri ile yaptıkları şeyler çeliştiği anda seçmemiz gereken şey, onların yaptıkları değil dedikleri olurdu.Fakat şimdi bizler de anne-baba olduktan sonra, acaba öğrenilmiş olan davranışı mı, söylenilmiş olan sözü mü taklit ediyoruz?

Bu söz öbeği üzerine uzun uzun düşündüm, (aslında başka bir yazı yazacakken zihnim buraya getirdi beni) çocuklarımıza kendi yapmadığımız şeyleri öğütlerken neler hissediyor olabiliriz acaba diye(ya da anne-babalarımız neler hissediyorlardı bize böyle söylerken). Oysa biliyoruz ki en güzel örneklik rol model olmakla gerçekleşir. Çocuk bakar, anne-baba neler yapıyorsa bunu aynıyla taklit eder. Söylediği sözlerin kulağına küpe olduğunu düşünsek de,davranışla desteklenmemiş sözler sadece kuru birer yaprak yığını gibi oluyor, en ufacık rüzgarda savrulup giden cinsten.

Neden söylüyor olabiliriz’e dönersek, bizim (ve doğal olarak ebeveynlerimizin) çocukları şekillendirebilme gibi bir düşüncemiz var. Biz, belirli yaşa gelmiş ve karakteri/kişiliği oturmuş bireyler olarak değişemiyoruz sanki. Yaptığımız şeyin yanlış olduğunu bilsek de, o an bize onu yapmamızı telkin eden o iç sesimizi dinliyoruz. Fakat içerilerde bir yerlerde de o yanlıştan ötürü huzursuzluk duyuyoruz. Bu huzursuzluk tek başınıza iken bastırabileceğiniz bir duygu, fakat günün 24 saati, haftanın yedi günü, ayın otuz günü ve yılın 365 günü sizi gözleyen birileri varken bastırmanız öyle zor oluyor ki. Yine o içerilerden bir yerlerden, yanlış örneklik olma korkusu yükseliyor ansızın, yaptığım yanlış, fakat artık bu yanlışa ortak olan, onu gören ve belki de bunu kendi hayatında da uygulayacak olan biri var yanımda, korkuyorum, öyleyse ağzımdan dökülmeli tam da burda bu kelimeler durumu kurtarmak için: “Dediğimi yap, yaptığımı yapma”.  Oh, şimdi dünya varmış! Söyledim ve bütün durumu kurtardım!

Yanlış olduğunu bile bile yapıyoruz evet, çünkü az önce dediğim gibi tam da, biz değiştiremiyoruz kendimizi. Oysa çocuklar, değiştirmesi değil, şekillenmesi gereken varlıklarmış gibi, onlara doğru olanı sözle de olsa öğretme çabasına giriyoruz. Fakat atladığımız bir nokta var. Biz sadece kendimizi değiştirebiliriz ve çocuklar da öyle kitaplarda yazdığı gibi bomboş bir beyaz kağıt filan gibi doğmuyor senin üzerine istediğin yazıyı yazabileceğin. Öyle olsa, Kabil’in insan öldürmeyi, hele bir de bu insan kendi kardeşi iken, babasından öğrenmiş olduğu iddiasına sığınmak gerekirdi.

Çocuklara insanları sevmeyi, bencil olmamayı, bu dünyada başka canlılar da olduğunu ve onların da ilgiye, korunmaya, bakıma muhtaç olduğunu anlatalım bütün gün mesela, kitaplar okuyalım en “değerler eğitimi”nden. Sonra bir gün yolda gördüğümüz dilenciye cebimizdeki en küçük para birimini verelim. Misafirliğe gittiğimizde gözümüze kestirdiğimiz en rahat koltuğa herkesten önce biz kurulalım. Sofrada tabakta kalan son sarmayı, kimse uzanamadan hemen biz çatallayalım. Çocuklarımız bizden ilgi istediği saatlerde, sosyal medyada gezinmeyi veya “anne saati” yapmayı tercih edelim. Evin huzuru, mutluluğu için o an eşimizin isteğini yerine getirmemiz gerekiyorsa da kendi isteklerimizi, duygu ve düşüncelerimizi her şeyin önüne geçirelim. Hep en güzeli, en iyisi bizim olsun isteyelim, hatta başkaları bu güzelliklere sahip olunca hayıflanalım. Ve sonunda çocuğumuza “kendi iyiliğini istediğin kadar insanlarınkini de iste, onları da düşün ve bencil olma” diye telkinde bulunalım: Dediğimi yap, yaptığımı yapma!

Çocuklara sinirlendikleri zaman öfkeni küçük kardeşe vurarak gösterme, kardeşine/arkadaşına bağırma diyelim. En ufak bir öfkemizde çocuklara bağıralım sonra, araba kullanırken kuralları ihlal eden ve bizi sıkıntıya sokan diğer sürücülere hakaretler/küfürler yağdıralım. Çok öfkelenirsek hatta, evdeki eşyaları kırıp dökelim eşimizle tartışırken. Ama onlara öfkelendikleri zaman bunu nasıl yutmaları gerektiğini anlatıp, kitaplardaki öfkelenen o sevimli hayvancıkların arkadaşlarına nasıl da sabırla yaklaştığını okumayı ihmal etmeyelim.

Çoğaltın çoğaltabileceğiniz kadar….

Çocuk yetiştirmek olmamalı çabamız, kendimizi geliştirmek ve değişmesi gereken yerleri değiştirmek olmalı.Biz değişince, etrafımızdakiler doğru orantılı olarak değişiyor çünkü. Anne olduktan sonra, çocuk sayısının da artmasıyla doğru orantılı olarak kendimizi keşfetmeye başladığımızdan şu yazımda bahsetmiştim ya, işte kendimizi keşfettiğimiz bu yolculukta eksiklerimizi, insani kusurlarımızı bulup değiştirmeye çalışmalıyız. Çocuklarımıza bizim olmak istediğimiz ama olamadığımız, oysa erdem/ahlak bazında düşünüldüğünde olunması gereken kişiliği damar yolundan enjekte edemeyiz, ah keşke mümkün olsa...Ama bu davranışları edinebiliriz, o zaman bize “ama” diye itiraz edecek olan çocuklarımızı, bizim ebeveynlerimiz gibi susturmaktansa “evet sen haklısın evladım, hemen davranışımı düzeltmeliyim” diye doğrulayabiliriz.

Esas mesele yaptığımı yap, yürüdüğüm yoldan yürü diyebilmek…

 

Levent’in İzinde Kitap Okumayı Çocuklara Sevdirmek

Sizin bir şeyi çocuğun yanında -rol model olacak şekilde- çok sık yapıyor oluşunuz ve çocuğu buna teşvik edici hareketler ile sözlü telkinlerde bulunmanız, çocuğun o hareketi mutlaka yapacağı anlamına gelmiyor. Çünkü çocuk, elinizde kullanma kılavuzunun olduğu bir robot değil; öyle yönergeleri takip edip kurulumu tam yapınca, istediğiniz sonucu kesinlikle alabileceğiniz bir mekanizma hiç değil. Fakat tabi ki çocuğa bir davranış kazandırma konusunda bunları yapmamız-yani örnek olmak, telkinde bulunmak- gerekiyor, sonuçtan değil icraattan sorumluyuz çünkü biz. Değinmek istediğim, beklentiler içine girerek hayal kırıklığına uğrama noktası; oysa ne diyorduk? Karşımızdaki bizim bir parçamız ama biz değil. Bizden bağımsız karakter/ kişilik taşıyan ayrı bir birey.

kitap çocukBu girişi neden yaptım, konu başlığı ile alakası ne? Kazandırmak istediğimiz davranış kitap okuma alışkanlığı ise peki, aynı durum geçerli mi? Evet! Çocuklar, anne, kitap ve alışkanlık kazandırma serüveni hakkında şöyle kaba taslak bir anlatım yapayım size tecrübe ile sabit. Çocukların kitap okumayı önemsemesini isteyen çoğu anne, kendi de kitapları seven bir annedir. Aksi, sadece taklitten ibarettir(Zaten bunu çocuğa aldığı/seçtiği kitaplardan filan da anlayabiliyorsunuz.) Kitap sevdalısı bir anne olarak, çocuklarımın da aynı kara sevdaya düşmesi için elimden geleni yaptığım kanısında idim ve taze anneler gibi, 2+2=4 ise,  çocuk da kitap okumayı kesin sevecekti. Çünkü, annenin elinde her daim bir kitap görüyor, anne arada derede o kitapları okuyor ve çocuk buna şahit oluyor, ayrıca çocuk henüz yürümeye bile başlamadan elinde bez kitaplar, sonra kartonlar, derken kuşe kağıtlar…Yani davranış kazandırmak için gereken her şey hazır: Rol model olmak, telkinde bulunmak, aynı davranışı edineceği fiziki koşullar! Gel gelelim kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Annenin bir kitapkurdu olması, eşit değilmiş  ki çocuk da bir kitapkurdu olsun. Oysa bunca koşulu sağlayan annenin kafasındaki düşünce, çocuk okumayı bir öğrensin deli gibi kitap okuyacak(hatta içten içe çocuk okumayı öğrenmek için ayrı bir heyecan duyuyor gibi hissedebilirsiniz anne olarak). Okumayı öğrendikten sonraki süreçte, büyük oğlanda hiç de öyle kitaplardan ayrılmaz bir hava oluşmadı; aksine sevmiyor okumayı(sevmiyordu diyeceğim aslında ama meraklan biraz daha sayın okur). Bunda zannımca okulun payı da büyük, bir zorunluluk halinde öğrendiği ve okumaya karşı baskı hissettiği için de olabilir bilemiyorum. Çünkü sürekli olarak benim okumamı istiyorlar, dinlemeyi kitaplara bakmayı seviyorlar, sadece okunan kitapların sayfa sayısı ciddi manada arttı; bu da takdir edersiniz ki anne için epey zorlayıcı oluyor. Bu durumda, kitaplar konusunda da aynen ilk paragrafta yazdıklarımı düşünmeye başlamıştım. İnternetteki bir yazıya denk gelene kadar…

Bazı şeyleri bilirsiniz, denediğinizde güzel sonuç alacağınızı da içgüdüsel olarak mı desem nedir hissedersiniz. Fakat harekete geçmeniz için bazen bir cümle, bir işaret, bir el beklersiniz. “Kitap okumayı sevmeyen çocuk yoktur, okumayı seveceği kitapla karşılaşmamış çocuk vardır” cümlesi, harekete geçiren ve beynimde ampuller yakan bir cümle oldu. Elbette bunu düşünmüş, sırf bu nedenle kütüphaneden -her ne kadar içeriğini eleştirsem de-Pıtırcık serisinin birkaç kitabını almıştım eğlenceli buldu diye. Kütüphaneye götürdüğümde de inceleyerek kendisi seçsin, böylece benim zorladığımı düşünmeden kendisi severek okur zannına da kapılmıştım. Fakat kendi seçtiği kitabı bile okuması ciddi zaman aldı. Yani bunlara rağmen kendini kitaplara adamış bir çocuk yoktu karşımda anlayacağınız. (Değinmek gerekir ki bazen de bazı şeylerin zamanı vardır. Yani belki de kitap okumayı yeni öğrendiği için hemen balıklama atlamayı tercih etmiyordur çocuklar. Biraz zaman geçmesinin, büyümelerinin gerektiği de bir gerçek.)

leventUzun zamandır ününü duyduğum bir Levent serisi vardı ama daha yaşının küçük olduğunu düşünüp incelememiştim. Kitaplarda yaş belirtmeyi hiçbir zaman desteklemediğimi bilirsiniz. Üzerinde +9 yazan bir kitap da, 7 yaş için çok alınabilir gelmemişti.(oysa okul öncesi çocuklara bile biz okuyabiliriz.)Fakat kitap okumayı sevdirmenin bazı kriterleri vardı: Çocuğunu tanımak, neyden hoşlanır, nelerden zevk alır ve dikkatini ne çeker bilmek! Bu sebeple bir erkek çocuğunun dikkatini baş karakterin erkek olduğu bir kitabın çekeceğini düşünmüştüm. Bir de çok satanlarda yer aldığına göre çocukların ekseriyeti seviyor olmalı ki çocuklar söz konusu olduğunda daha kolay genelleme yapılabiliyor. Seriyi iyice inceledim, gerçekten çok eğlenceli görünüyordu,sürekli maceralar ve erkek arkadaşlar! Üstelik 3 set haline gelmiş bile(bir sette 5 kitap, yani toplam 15 kitap). Bir de Levent’in şimdi Türkiye’nin çeşitli illerini gezen versiyonu çıkmış. Yani alınacak çok fazla Levent kitabı birikmiş bile. İnceledikten sonra yeni başlayan için Levent İz Peşinde’nin 1. serisinin mantıklı olduğunu düşünerek ve biraz da çekinerek seriyi almaktansa içinden bir kitap almayı tercih ettim(deneme maksatlı, bakalım sevecek miydi?).

Birinci serinin Hazine Kaşifi isimli kitabını aldım. Bir gün Levent arkadaşlarıyla bir kutu bulur, içinde bir mektup vardır, mektubun gösterdiği yönergeleri takip edince başka bir mektup daha bulurlar, sonra nereye varacaklar ve kutuda hazine var sanan arkadaşlar gerçek hazineye ulaşabilecekler mi? Maceralar akıcı bir dille anlatılıyor, resimler de dikkat çekici olmuş. (Timaş Çocuk’u çocuk kitapları konusunda çok başarılı bulduğumu daha önce de söylemiş miydim?Bu ara epey bir kitap aldık, birikti ama yazı yazacak fırsat bulamıyorum malumunuz.) 40-50 sayfalık kitapları bile okumakta nazlanan ve sırf okumak için okuyan bizim bir numara, Levent’e bayıldı ve 92 sayfalık kitabı bir günde bitirdi. Şimdi serinin diğer bütün kitaplarını da almak istiyor. Demek ki gerçekten neymiş: Kitap okumayı sevmeyen çocuk yokmuş, onun seveceği bir kitabı ona sunmamış anne-babası varmış. 

Bir konuya daha değineyim, yazı yine çok uzun oluyor:( Oyuncakta cinsiyetçiliğe karşı çıkan insanlar açısından, kitaplara bile cinsiyetçi anlayışın yerleştirilmiş olması eleştirilebilir bir nokta belki. (Levent’in muadili kızlar için Şirin serisi var.) Fakat ben böyle düşünmüyorum. Özellikle de kitaplar söz konusu olduğunda-ya da bir film izlerken bile- kendinizi onun yerine koyduğunuz karakter genelde hemcinsiniz olur. Çünkü diğer cinsin fıtratı, istekleri, olaylara bakış açısı, düşünceleri farklı olur ve siz bunu içselleştiremezsiniz. (Sarah Jio’nun kitaplarının özellikle Böğürtlen Kışı’nın neden kadınlara, bilhassa annelere hitap ettiğini de bu bağlamda anlamış oldum.) Fakat kendinizi yerine koyabildiğiniz, o maceralara/olaylara/üzüntüsüne/neşesine ortak olabildiğiniz karakter kendi cinsiniz olduğunda, kitap sizin için daha çekici ve etkileyici oluyor. Bu nedenle kitaplarda böyle bir ayrıma gidilmesini doğru ve hatta gerekli de buluyorum. (Bu nedenle genelde aldığım kitaplarda bir abi ve kızkardeş oluyor, kendilerini daha kolay yerine koyarak, davranış edinebiliyorlar.)

Kitapları çocukla birlikte seçmek de doğru çözüm değil bence, onun nelerden hoşlanacağını bilerek ilk etapta yine seçimi biz yapmalıyız diye düşünüyorum. Tabi bu ilkokul seviyesindeki küçükler için geçerli. Tamam bitirdim…

 

 

Acil Mütercim

Bugün blogu, blogun gündemi dışında olup, fakat bizim gündemimiz sınırlarında olan bir konu ile meşgul edeceğim. Efendim, dün itibari ile acil çeviri hizmeti vereceğimiz bir siteyi aktif hale getirdik. Bu sitemizden İngilizce-Türkçe, Türkçe-İngilizce çevirileriniz için yardım alabileceksiniz. Sitemiz 7/24 acil tercüme ihtiyaçlarınızı karşılayacak. 

Sizin ya da eşinizin/dostunuzun çeviri ihtiyacı olursa, acilmutercim.com isimli sitemize bekleriz. Telefon ya da mail yoluyla ulaşabilirsiniz, bütün bilgiler sitemizde mevcut zaten. Üstelik evokulumuz sitesinden geldiğinizi bildirirseniz ekstra indirim hakkınız da oluyor, bu da blog takipçilerine bir ayrıcalık olsun. Çevirileri bizzat ben yapıyorum yani işleriniz emin ellerde! Uzun yıllara dayanan bir çeviri tecrübem oldu,çeşitli stk’lar, haber siteleri için çeviriler yapmıştım, daha önce de aynı site üzerinden çeviri hizmeti veriyorduk fakat ara vermek durumunda kalmıştık(Nedeni tabi ki evimize yeni katılan üyemiz değil, nasıl olsun?!).

Sosyal medya hesaplarınızda da çeviri sitemizin linkini vererek bize destek olabilirsiniz, çok seviniriz. Teşekkür ederiz, iyi günler…

Kızan Teyzeler ve “Korku Kültürü”Üzerine

korkuKorku kültürü kavramına Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarında rastlamıştım ve bu toprakların bir evladı olarak ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.Bu kavram üzerinde onun kadar duran, bu kavramı bu kadar güçlü vurgulayan başka bir yazar/psikolog görmedim, üzücü! Oysa, bizim hayatımızda gerçekten var olan ve baş köşeye yerleşmiş olan, bütün problemlerin neredeyse kaynağı olan bir kavram bu. Çocukluğumuzdan beri sindirilerek, korkutularak büyütülüyoruz ve malesef sonrasında ortalık tecavüze bile uğrasa korkudan bunu kimseye söyleyemeyen çocuklarla doluyor. Öyle büyük bir kötülük yapıyoruz ki hem kendimize hem çocuklarımıza. Etrafındaki herkesten korkmayı öğretiyoruz. Bir lokantada ses yapsa “garsonla”, bankada gürültü yapsa ” memurlarla”, hastanede “doktor/hemşirelerle”, okulda “öğretmenlerle”, misafirlikte”bak şu iğneci teyzeyle”, sokakta “bak şu amcayla” sürekli korkutuyoruz. Bunun altında o kadar çok sakıncalar yatıyor ki:

  • Herkes sana kızabilir, bağırabilir. Sen o kadar değersizsin işte, tanımadığın insanlar bile sana bağırma/kızma hakkına sahip, yani üzerinde söz hakkı var!
  • Herkes sana bağırıp, kızabilir. Bu nedenle devamlı tetikte ol, etrafına bakın, kızılacak hareketler yapma, kendini sürekli kontrol et. Sen, sen olma! İçinden geleni yapma. Toplumun beklentisini karşıla.
  • Herkes sana kızıp, bağırabilir. Bu nedenle, sen  kimseye güvenme, herkese şüpheyle yaklaş.
  • Herkes sana bağırma/kızma hakkına sahip. Bu demektir ki, insanları kızdırmamaya çalışacaksın, onlar kızmasın diye ne derlerse yapacaksın. Onlara itiraz edersen kızarlar, uyumlu ol, yanağından bir makas alsalar da, daha ileri gitseler de ses çıkarma çünkü kızarlar!

Görebiliyor musunuz? Tehlikenin farkında mısınız?

Böyle gelmiş böyle gitmemeli bazı şeyler, bizler değişimin öncüleri olmalıyız. Böyle bir korku kültürü içinde büyüyünce, aynı şeyi yetişkin olunca da çocuklara aşılıyoruz farkında olmadan. Ama bunun farkına varmalıyız artık(Mesela hastanede çoğumuz doktorlara ses çıkaramayız, en kavgacımız bile pasifleşiyor doktor karşısında. Bu, doktora, mesleğine, bilgisine duyulan saygıdan diye düşünmüyorum, aksine bilinçaltına işlenmiş o “bak, doktor iğne yapar!” korkusundan olduğuna inanıyorum.) Farkına varıp, değiştirmeye başlamalıyız bazı şeyleri. Çocuğumuzu ondan bundan korkarak tehdit etmek,biraz da anne-babanın yetersizliği değil mi? Siz çocuğa o an dediğinizi yaptıramıyor, yani bir otorite/disiplin sağlayamıyorsunuz, elalemden destek alıyorsunuz, ne garip!

Geçenlerde otobüs boş diye bizim kızçe koltuğa oturdu, otobüse binenler olunca ordan kalkmak zorunda kaldı, çocuk aklı kalkıp yer vermek istemedi kadına. Bir anda arkamızda oturan bir teyze “aa kalk bakayım, üzme anneni, o kız oturacak oraya!” diye bağırarak kızdı. Bizim kızçe de ben de oralı olmadık tabi.Oralı olmamak tabiri teyzeye saygısızlık babında değil elbet, anne benim ve ben olaya müdahale ediyorum zaten. (çok şükür ki korku kültürü ile büyüyen çocuklar değiller.) Teyze devamlı müdahale etmenin peşinde idi ve bir anda olaya dahil oldu, üstelik bunu yaparken bağırıp kızarak üste çıkacağını ve sözünü geçirebileceğini düşündü. Oysa olayın onunla yakından, uzaktan alakası yoktu, otobüs boştu ve teyze başka bir koltukta halihazırda oturuyordu zaten. Kız anlayışla “problem değil, başka yere otururum” deyince teyze ordan atladı yine “aa olmaz, annesini dinlemeyi öğrensin, kalk bakayım ordan” dedi. Neyse velhasılı kelam kızı ordan kucağıma alırken önden bir teyze de “şşştt kalk bakayım” dedi. “Vay arkadaş, kızmaya ne kadar meraklı bir teyzeler topluluğu bu böyle” dedim içimden. Ve o an Cüceloğlu’nun korku kültürü kavramı geldi aklıma, ve sonrasında da bu yazı…

Çocuk korkacaksa, birilerini kırmaktan incitmekten korksun, bir karınca, dalında bir çiçek bile olsa… Korkacaksa, insanları hayal kırıklığına uğratmaktan korksun, ruhunu yaralamaktan…Korkacaksa eğer bir çocuk, ne kendine ne başkalarına faydalı olamayacağı asalak bir hayatı yaşamaktan korksun…Korkacaksa, kendisini yaratan, yoktan var eden, bunca nimetlere gark eden Yaratıcı’ya,Rabbe nankörlük etmekten korksun…

 

 

 

 

 

Merak Duygusunu Nasıl Köreltiyoruz?

Çok hevesli aslında harflere. Ama hiç öğretmiyorum okul başladığında canı sıkılmasın diye.

-Müfredata göre çarpmaya yeni geçtiler ama sürekli bölme nasıl yapılır diye soruyor. Özellikle öğretmiyorum çünkü derste sıkılacak.

-Elinde cüz geziyor ama öğretmiyorum, anaokuluna gittiğinde sınıfta ne yapacak? Canı sıkılacak! Sureleri de o yüzden ezberletmiyorum.

-Devamlı sorular soruyor, o an aklım zaten başka yerde ya da müsait değilim, cevap vermiyor, geçiştiriyorum.

-Bazen öyle sorular soruyor ki ya ayıp, ya günah. “Sus bakayım sen!”diyorum, Allah muhafaza!

-Benim bile-koca kadınım-bilmediğim şeyleri öğrenmenin peşinde. “Büyüyünce öğrenirsin hadi bakayım” deyip konuyu kapatıyorum.

Çocuklar dünyayı keşfetmeye yeni yeni başlıyorlar ve düşünsenize, etraflarında bilmedikleri o kadar çok şey var ki! Hatırlarsınız küçükken önce “bu ne?” diye sorarak başlıyorlar.Sonra “neden” sorusu geliyor. Bu sorulara aslında büyük bir sabırla cevap veriyoruz. Düşünün, odadaki bütün nesneleri bu ne sorusu ile bitirip, baştan aynı nesneleri sormaya başladıkları günü. O zamanlar bize eğlenceli,hoş gelen bu sorular sarmalı, çocuk büyüyüp boyut değiştirince can sıkıcı hal almaya mı başlıyor?

merakÇocuklar insan olmanın ve fıtratın gereği öğrenmeye meyilli. Seninki okul derslerine meraklı değildir ama el becerileri gelişmiştir mesela, onu öğrenir. Ötekinin resme, bir müzik aletine merakı vardır. Kimisi kitap okumayı(ya da okutmayı) çok sever, kimisi oyuncaklarıyla harika oyunlar kurar. Ama devamlı üretir, üretirken de düşünmesinden mütevellit mutlaka aklına sorular gelir. Bakkala ekmek almaya yolladığın çocuk, “ben şimdi 1 liraya bi ekmek aldım, iki liram olsa iki ekmek alacaktım” şeklinde çarpmaya merak salabilir. Ya da “burada 10 tane çikolata var, biz 5 kişiyiz, demek ki hepimize 2’şer tane düşüyor” diyerek bölmeye…Bir diğeri eline aldığı kağıt kaleme adını yazar ve oradaki harflerden yola çıkarak başka kelimeler yazmaya heveslenir. Ve liste böyle uzayıp gider.

Takıldığı noktalarda bize gelir yardım istemek için. Ve o noktada ne kadar ötelersek, ileride nasılsa öğrenecek anlayışıyla o anki merak duygusunu bastırırsak, bu duyguyu yavaş yavaş köreltmeye başlarız. İleride tekrar gördüğünde o konuyu, sıkılma değil de, pekişme olur diye düşünelim. Ya da sıkılacağını düşünüyorsanız,öğretmenle işbirliği içinde o an için çocuğa ek kaynaklar gönderebilirsiniz, o zaman sıkılmıyor. -tecrübeyle sabit!- (Okula gitmeden, müfredatta o konuya gelinmeden her şeyi öğretiyor olmakla suçlanan biri olarak, sadece çocukların merak duygularını doyurmak adına öğrettiğimi söyleyebilirim, zira onlar talep etmedikçe oturup ders anlatma gibi bir olay programımda yok. Eğer ev okul gerçekleştirebiliyor olsa idim, o zaman ayrı tabi.)Bu kısım, birinci nokta. Yani sonra nasılsa öğrenirsin deyip, o andaki isteğine cevap vermemek ve merak duygusunu tatmin etmemek.

İkinci olarak da merak duygusunu körelttiğimiz nokta, sorulara geçiştirerek yanıtlar vermek. Sen daha küçüksün gibi bir cümle ile cevap verilmesini ben şahsen kesinlikle doğru bulmuyorum, çünkü bir cümlenin her yaşa göre uygun bir dile çevrilerek aktarılabileceğini düşünüyorum. (mesela, ben senin karnına nasıl girdim anne sorusuna, büyüyünce anlatırım demek yerine daha makul cevaplar verilebilir. Aksi takdirde beyninde sürekli o sorunun üzerine gidecek ve belki sizden başka birine soracak ve hiç hoşunuza gitmeyen bir üslupla anlatılmış olacak çocuğunuza.) Bir de şu bizdeki Allah korkusu(!) meselesi var. Çocuk bir şey söylüyor, soruyor “aa sus bakayım, Allah kızar, yakar” gibi cümleler hatta içinden töbee haşaa diyen anneler. Hayır güzel anne, o iş öyle olmuyor çünkü Allah çocuk yakmaz. Sen bir yetişkin olarak artık dini biliyor, neyi yasakladığını, neyden sakındırdığını biliyorsun, Allah’ı hayal etmeye çalışmanın mesela dinen caiz olmadığını sen biliyorsun ama o fıtraten meyilli buna, düşünecek hayalinde bir Allah tasavvuru oluşturmaya çalışacak(Kendi çocukluğunu hatırla, hiç yapmadın mı?). Burada önemli olan güzel bir üslup ile O’nu cisimlendiremeyeceğini ve hayal edemeyeceğini,çünkü O’nun hiç bir şeye benzemediğini, biricikliğini ve inşaAllah cennette ancak görebileceğini anlatmak. (Musa a.s. da Allah’ı görmek istemişti hatırlayın, Hz. İbrahim a.s. ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster demişti de Allah ona, inanmıyor musun demişti. Azarlamadan!)

Merak iyidir, merak olmadan öğrenme gerçekleşmez. Çocukların bu küçük yaşlarda merak duygularını ne kadar desteklersek, ileride de öğrenmeye karşı o kadar hevesli olurlar. O bizdeki “fazla merak kediyi canından eder” sözü, burnunu seni ilgilendirmeyen işlere sokma, mesela komşunun ne yaptığını merak edip kapı deliğinden gözleme filan demek için. Yoksa merak iyidir, iyidir…

 

İndirim Var!

Kitapyurdu, internetten kitap alışverişi yaptığım tek site ve yedi senedir hiçbir şekilde hüsrana uğradığım,pişman olduğum bir durum yaşamadım çok şükür. Zaman zaman düzenlediği kampanyalar ve indirimler ile, 30 tl üzeri kargo bedava uygulaması ile, kitaba bütçe ayırmakta zorlanan insanlara büyük fırsat sunuyor. Bir de çocuk kitaplarının ne kadar pahalı olduğunu ve alım gücümüzü zorladığını düşünürsek, bu fırsatları kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum.

Baharın gelmesiyle, geleneksel kitap baharını da başlatmış kitapyurdu. Mart ayı boyunca indirimler geçerli olacakmış. %40’a varan indirimler var. Ve bu fiyatlar yayınevlerinin kendi stantlarını kurduğu fuarlarda bile bu kadar uygun olmuyor; yani evet, kitapyurdu fuarlardan daha uygun ve ayağına kadar hizmet geliyor(çocuklarla fuar gezemeyen garibanlar için ideal kampanya!). Tek fark, fuarlarda kitaplarla iç içe oluyoruz, elimize alıp bakıyor, inceliyor, okuyabiliyor ve daha kolay karar verebiliyoruz. İnternet üzerinden alırken ise, ismine ve kapak yazısına güvenerek almak zorunda kalıyoruz ve bazen hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz. Böyle durumlar için, bloglarda tavsiye edilen, özetlenen ve iç sayfalarına yer verilen kitapları tercih etmek mantıklı. Genelde almak istediğim kitapları bir köşeye not ediyorum ve fuarı ya da kitapyurdu’nun böyle kampanya zamanlarını bekliyorum. (Kampanya kapsamında misal, setleri almak çok doğru bir tercih olur zannımca. Levent İz Peşinde, Erdemler Serisi gibi gibi. Timaş Çocuk’ta gerçekten kaliteli kitaplar var, %30 indirim var üstelik. Bu arada okul öncesi dönem için özellikle Tudem, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Yapı Kredi Yayınları’nın çok kaliteli kurgu ve baskıda kitapları var. Bunları bulabildiğimce kütüphaneden temin ederek okumaya çalışıyorum, çünkü hem fiyatları çok yüksek, hem de kütüphane oluşturmak maksatlı aldığım kitapların muhafazakar bir arka planı olmasını tercih ediyorum.Ve bu grup içinde bu işi en iyi yapanlardan birinin Timaş Çocuk olduğunu düşünüyorum.)

Kitapyurdu’ndaki indirimleri Mart ayı bitmeden kaçırmayın derim… Siteye giriş için tıklayın…