Çocuk da Susmasın, Sen de!

Son zamanlarda bir etiket olarak paylaşılan ve infial oluşturma amacı taşıyan “Çocuk susar, sen susma!” sloganını, bir eylem olması hasebiyle desteklesem de, slogandaki bilinçaltımızın dışa vurumundan rahatsızım. Çocuk susar denilmesi, çocuğun susmaya bilinçsizce de olsa mahkum edilmesi demek oluyor zannımca. Oysa, “çocuk susmamalı” olmalı, “çocuğa sesini çıkarmayı öğret” olmalı sloganın aslı.  Çocuk susarsa, ben neyi bilip konuşabilirim ki? O susarsa, hiçbir şeyden habersiz ben, neyin savunuculuğunu yapabilirim? Bu yüzden öncelikle benim,  çocuğa sesini çıkarmayı öğretmem gerekiyor. Çünkü, çocukluğunda başına gelenleri anlatan binlerce kadınla gördük ki, sürekli evlerine giren çıkan yakınlarından gördüler en büyük zararı. Fakat ailelerine söyleyemedikleri için herkes sustu. Çocuk da, yetişkin de. Çocuk, kimse ona inanmaz diye korktu, sustu. Çocuk, kendini bu iğrençliğe alet eden insandan korktu, sustu. Çocuk, başına ne geldiğini idrak edemediği için sustu(Sonrasında yetişkin olduğunda birçok kadın, fark ettiğini söylüyor aslında çocukken başlarına gelen şeyin bir istismar olduğunu). Bu yüzden önce neler olup bittiğini idrak edebilmesi, sonrasında da bunu ailesine güvenle söyleyebilmesi gerekiyor çocuğun.

Mahremiyet Eğitimi kitabını özetlerken bahsetmiştik ilk kısımdan aslında.Özete başvurabilir, hatta kitabı okuyabilirsiniz. Çocuğun oyunla, şakayla da olsa zorla sevilmemesi öpülmemesi, özellikle tuvalet eğitimine başladığında mahremiyetine dikkat edilmesi, onun tanımadığı ama bizim tanıdığımız insanlarla tanıştırırken zorlayarak “öp bakalım amcayı, teyzeyi” denilmemesi, hiçbir şekilde hiçbir kimsenin onun özel bölgesine dokunamayacağının ve bu özel bölgelerinin neler olduğunun anlatılması-öğretilmesi gibi birçok konu mahremiyet eğitimine giriyor. Bunları çok daha detaylı olarak birçok sayfada ya da kitapta okuyabiliriz zaten. Başına gelenlerin anormalliğini fark edebilmesi için, bu alt yapıyı mahremiyet eğitimi ile doğru bir biçimde oluşturmamız gerekir.

İkinci kısım da en az birincisi kadar zor. Çocukta anne-babaya güvenmeyi ve başkalarından korkmamayı temin etmek gerekiyor. Birisinden kendisine bir zarar geldiğinde, ailesine bu durumu rahatlıkla anlatabilmeli. O kişi bazen onu korkutmadan da sır saklamasına sebep olabilir. “Bu ikimizin arasında kalsın, annene babana söyleme, bizim sırrımız olsun” gibi, olaya oyun havası katması da boyutları daha korkunç hale getirebilir. Bunları önlemek için, çocuğun bize anlattığı sıradan olaylarda verdiğimiz tepkiler çok önemli. Mesela okuldan geldiğinde bir olay anlattı ve kızdık. Yavaş yavaş kendini geri çekmeye ve anlatmamaya başlar. Çünkü tepkilerimizi ölçemez, kızıp kızmayacağımızı anlamaz, hatta kızacağımıza olan inancı daha kuvvetli olur. Bu güven duygusunu birçok olayla kazanmak zorundayız hayatın içinde. İlla ki kötü bir şeyin gelmesi gerekmiyor başımıza. Ailesinin her koşulda arkasında olacağını ve ona inanacağını bilen bir çocuk, kendini daha cesur hissedecektir. Bu yüzden, kardeş kavgalarında vs. çocuk gelip bir durumdan şikayet ettiğinde, hemen hakimliğe soyunup, olayın aslını öğrenip çocuğu yalancı çıkarmamak gerekir. Annesinin kendisine güvenmediğini ve yalan söylediğini düşündüğünü gören bir çocukta, bu yer edecektir.

Mevzu çok uzun, bu konuda kitaplar yazılmış, birkaç satıra sığdırmak elbette mümkün değil. Ve son günlerde (her patlak veren olayda olduğu gibi) mevzu gündemde ve her hesapta bir şeyler yazılıyor. Bunlardan da almamız gereken dersler ve öğrenmemiz gereken çok konular var. Çocuklarımızı şeytanın bile (tabir-i caizse) kuyruğunu kıstırıp kaçtığı bir devirde yetiştiriyoruz. Paranoyak olduk evet. Ama bir Müslüman olarak, bütün bu anlatılanları yaparak, Allah’a dua ve tevekkül etmeyi de unutmamalıyız. Allah kulunun zannı üzeredir. Bütün ömrümüz boyunca çocuklarımızın bu kötülüklere maruz kalmaması için dua eder ve Allah’tan böyle temennide bulunursak, Rabbim esirgeyecektir. Çünkü, biz aciziz, bir yere kadar elimizden bir şeyler gelebilir. İşte bu durumda, sahabeden biri geliyor aklıma adını anımsayamadığım. Hani “düşman askerlerine benim cesedime bile dokunmayı nasip etme “diye ömrü boyunca dua eden, bir savaşta şehit düşen sahabe. Ve düşman, cesedine eza vermek için üzerine geldiğinde, arı sürüsü kaplıyor bedeninin etrafını ve yaklaşamıyorlar.Sonra ashab onun cesedini hiç dokunulmamış ve misk kokuları içinde buluyor.

Rabbim, evlatlarımızı her türlü kötülükten, fenalıktan, ins ve cin şeytanlardan esirgemeni, bu sahabe efendimizin ömrü boyunca dua edip yalvardığı gibi yalvararak diliyoruz Sen’den. Amin…

Reklamlar

Sorgulamak

Sürekli sorguluyoruz kendimizi, daha doğrusu anneliğimizi. Duyduğumuz her yeni söylemle, okuduğumuz her yazıyla, edindiğimiz her bilgiyle annelik hareketlerimizi gözlemliyoruz. “Ben şöyle şöyle yapıyordum, bu ne kadar yanlışmış” diyoruz, kendimize kızdığımız, düzeltmeye çalıştığımız yerler çoğunlukta olsa da, alkışı hak ettiğimiz nadir anları da yaşıyoruz. İnsanın sorgulaması ve değişime açık olması çok güzeldir; olumsuz yanları görüp törpülemeye yarıyorsa daha da güzeldir. Ama burada eksik olan bir şey var. Biz sürekli annelik üzerinden değerlendiriyoruz kimliğimizi ve sorgulamamız hep “ben nasıl bir anneyim” üzerine şekilleniyor. Piyasanın da hakkını yememek lazım bu konuda kurduğu mahalle baskılarından ötürü.

Sorgulamamız gereken baş kısım “Ben nasıl bir Müslüman, nasıl bir insanım?” olmalı aslında. İslam varoluşumuzun içinde her şeyi kapsayan bir din, ibadetten ahlaka, maneviyattan maddi ve somut yaşama kadar. Ben kendi insanlığımı ve Müslümanlığımı sorgulayıp, hatalarımı düzeltmeye başladıkça tadından yenmez bir anne olacağım o zaman. Aksi takdirde çocuğuna çok iyi bir anne olmaya çalışıp(hatta bunu başarıp) insanlıktan sınıfta kalmış yaratıklara dönüşürüz. Parkta sallanıyor bir çocuk, başka bir kadın kendi çocuğu kucağında etrafta annesi var mı diye bakınıyor. Annesi olmadığından iyice emin olunca çocuğu kaba bir şekilde “in bakayım sen çok sallandın” diye indiriyor salıncaktan. “Ne kaba bir insan/kadın!” diye düşünüyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, yok öyle değil. Çocuğuyla konuşması, ses tonu, o kadın gitmiş başka biri gelmiş gibi. Şimdi bu iyi bir anne çocuğuna karşı öyle mi!?

Çocuğuna sesini yükseltmekten korkuyor, aman psikolojisi bozulur, ben mükemmel bir anne olmalıyım düşüncesinde. Anne-babasına gelince, en ufacık olayda patlayıp car car bağırıyor. Oysa Rabbin sana “of bile deme” diye emretmişti. Ama annelikte müthişsin, evlat olmak, insan olmak senin için sorun değil. Aynı şekilde eşine karşı ya da bir başka insana karşı da davranışlarını sürekli tartmak, kendini kontrol etmek, sorgulamak, yatağa yattığında “ben bugün iyi bir anne miydim” diye sorguladığın gibi “ben bugün iyi bir insan mıydım” diye sorgulaman da gerekir.

Bizim anneliği değil, insanlığı ve kulluğu öğrenmemiz gerekiyor. Rabbimizin bizden istediği o “kul modeli”, Peygamber(s.a.v.)’in bize örnek olduğu o “insan modeli” bizi BİZ yapacak. O zaman çocuklarına haksızlık etmeyen, zulmetmeyen, onları mutlu edebilen, onların emanet olduğunu bilip vakitlerini onlar için ayırabilen, onlara yeri gelip sabredip yeri gelip şükreden, onların Allah yolunda hayırla yetişmesi için bütün enerji ve vaktini onlara harcayabilen bir ANNE olabiliriz zaten. Mükemmel olmadık, olamayız ve olamayacağız. Ama çok İYİ olabiliriz…

Çocuğumuzu Kim Eğitiyor?

Hepimiz aynı derdi paylaşıyoruz: Çocuklarımızı iyi yetiştirmek. Özellikle küçüklük dönemlerinin önemini artık daha iyi kavradığımız için, ileride dönülmesi zor yollara girmemeye çabalıyoruz. Sürekli “hangi kitapları okusak” diye sormamızın, psikologları yazarları takip etmemizin, gerek TV programlarında, gerek seminerlerde çocuk eğitimi konuşmaları dinlememizin sebebi de bundan başka bir şey değil. Ama maalesef bilginin çoğalması işimizi kolaylaştırmadı, bilgi kirliliği halini alıp bizi çıkmaza soktu. Çünkü okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz o çok ünlü psikologlar/pedagoglar birbirinin zıddı şeyler söyleyip kafamızı karıştırmaya başladılar. Bebeklikten başladı bu karışıklık. Kimisi kundak yapmayın çok zararlı dedi, kimisi kundağın faydalarını anlatarak yüzyıllara dayanan bu geleneği nasıl es geçersiniz dedi. Kimisi emzik kullanmayın çok zararlı derken, kimisi bebeklerdeki emme refleksi için ve bebeği rahatlatmak için gerekli olduğundan bahsetti. Çocukluk çağına geçtikçe, karmaşa çoğaldı. Kimisi ödülsüz,cezasız çocuk eğitimi dedi, kimisi ödül var ceza yok dedi,kimisi ceza da olmalı ödül de dedi. Yani kısacası “ağzı olan konuştu”. Bu bize en çok nerede zarar verdi biliyor musunuz? Annelik içgüdülerimize güvenme ve çocuğumuzu tanımaya çalışmak konusunda. Söylenenleri yapmaya çabalarken, annelik hislerimiz bize ne diyor o an diye düşünmedik. Bazen ters gelse de yaptık, bazen anlam veremeden yaptık, bazen anlam verdik ama çocuğumuzdaki karşılığının ne olacağına hiç bakmadık. Bu bizim çocuğumuzda işe yarar mı demedik…

“Çocuk bir yere çarpıp düştüğünde, o nesneye vurmayın, “bu mu sana uff yaptı, eeghh ona eghh” filan demeyin. Çocuk intikam almayı öğrenir, kin besler” gibi cümleler söylediler. Oysa “annem-babam benim yanımda, beni koruyor, bana zarar gelsin istemiyor” diye düşünerek güven duygusu kazanmasının önüne geçtiler. “Çocuk bir şeyler yapıp getirdiğinde-bir resim, bir yapboz gibi- ona aferin demeyin, övmeyin, sürekli başkaları için bir şeyler yapmayı öğrenir, hep takdir edilmeyi bekler” dediler. Demedik. Yaptığı işle gurur duymayı, başarmanın hazzını yaşamayı, anne-babası tarafından takdir edilme duygusunu elinden alıp, kendine olan saygı ve güvenini kaybetmesine neden olduk. “Çocuk bir şeylerden korktuğunda, korkma demeyin. Korkma demek, korkulacak bir şey var, ama sen korkma anlamına gelir. Bu çocuğu daha da korkutur” dediler. Sıkıca sarılıp, “korkma senin yanındayız” diyemedik, kendini güvende hissetmesini, sığınılacak bir limana sahip olma lüksünü kaçırdı sayemizde. Bunun gibi örnek verilecek onlarcası…

Çocuğumuza nasıl davranmamız gerektiğini sürekli başkaları söylemesin bize. Biz önce Kuran ve Sünnet’e bakalım, çocuklara nasıl muamele etmemiz bekleniyor bizden diye. Sonrasında okuyacağımız kitapları da bu iki kaynağımızı referans alarak yazılanlar arasından seçelim. Ve her hareketimizi kontrol altında tutmaya çalışmayalım. En ufacık hatamızda vicdan azabına sürükleniyor, kısır bir döngüye giriyoruz sonra. Biz anneyiz ama, öncesinde insanız. İnsan olarak da hata yapma lüksümüz var ve hep olacak. Önemli olan hatada bilerek ısrarcı olmamaktır. Bir hata bütün doğruları götürmez, üç yanlış bir doğruyu götürür belki ancak sınavlardaki gibi.

Sabır mı, Şükür mü?

Son zamanlarda whatsapp mesajlarında ya da sosyal medyada sıklıkla paylaşılan bir yazı var, belki siz de rastlamışsınızdır. “Çocuğa sabredilmez, çocuğa şükredilir. Sabır musibete karşı olur, oysa çocuk bir nimettir ve nimete ancak şükredilir” diyor özetle. Şimdi bir de şu açıdan bakalım:

Sabır konusunda okumalar yaparken, alimlerin sabrı kısımlara ayırdıklarına rastladığımda, bu meseleyi bile bu denli ince işlemeleri ve ele almaları karşısında bir Müslüman olarak çok sevindiğimi söylemeliyim önce. Bize alimlerimiz konuşsa hep keşke, bakış açımıza onlar yön verse ve bizi suçluluk duygusu içine itmeksizin yol gösterse. Kısımlardan biri “farz olan ibadetlere devam etmekte sabır” olarak adlandırılıyor. Düşün ki, 10 yaşında namaza başlıyorsun ve günde 5 vakit kılıyorsun. Bu böyle ölene kadar devam ediyor. Sabır istiyor farz ibadete devam etmek. Çoğu insanın sıkıldığı için namazı terk ettiği de maalesef bir gerçek.

Namaz gibi İslam’ın beş şartından biri olan ve kelime-i şehadetten sonra ilk sırada gelen ibadete bile sabır gerekiyorsa, bir çocuğa neden sabredilmesin? Bebektir geceleri uyumaz, sabredersin. Biraz büyür, düz duvara tırmanır, sabredersin. Tuvalete alıştırmaya çalışırsın, her yeri hallediverir evde, sabredersin. 2 yaş sendromu der, sabredersin. Okula gider, arkadaş ilişkileri, öğretmeniyle münasebeti, ödevleri derken başlar sorunlar büyümeye, sabredersin. Ergen olur “odama girmeyin, eşyalarımı ellemeyin” der, sabredersin. Gün olur çok ağır bir laf eder, sabredersin gözyaşlarını içine akıtarak. Başka illere gider okumak için, yolunu gözler, sabredersin. Gün gelir evlenir, gece boyu “nefes alıyor mu ki” diye soluğunu beklediğin yavrunun, kapını çalıp bir halini hatırını sormasını bekler, sabredersin.

Evlat elbette nimettir ve nimete şükretmek gerekir. Namaz kılabiliyor olduğumuz için şükretmemiz gerektiği gibi. Düşünsenize, şu an milyarlarca insan kendini Yaratan’a secde etmiyor ve o hal üzere ölüyor. Oysa bu bir nasip işi ve Allah bize bunu nasip etmiş. Birçok kişi, anne olmayı bekliyor ama olamıyor; bazıları oluyor ama evlatları engelli doğuyor. Allah bize sağlıklı birkaç çocuk nasip etmişken, nankörlük etmek elbette olmaz. Ama hiçbir mesele tek yönlü değildir. Her şey zıddıyla bilinir ya hani, çocuklarımızda şükretmemiz gereken birçok yön olduğu gibi, sabretmemiz gereken de birçok yön olduğunu kabul etmemiz gerekir. Annelik böyledir çünkü, sabırla yavaş yavaş yoğuracağız, onlarla birlikte büyüyüp olgunlaşacak, içimizdeki yaralı çocuğu iyi edeceğiz.

Birileri bize “ya Sabır ya Sabır diyor anneler sürekli, sabır da nedir canım? Çocuğa sabredilir mi? Musibet mi bu? Çocuğa sabredilmez, şükredilir yalnızca” demese keşke. Bize keşke dese ki “Sabret bugünler de geçecek, cennet annelerin ayağı altındadır ve zahmet olmadan rahmet olmuyor. Çocuk büyütmek sabır istiyor çünkü annelik bu dünyadaki en zor meslek ve en ağır imtihanlardan biri. Sana bir emanet veriliyor ve hesabı sorulacak. Kendi nefsinin yükü yetmiyor gibi, bir de çocuklarının yükü omuzlarına yükleniyor. Yükün ağır, yolun uzun, sen de acizsin evet ama mükafatı öyle büyük ki. Ve unutma, Allah sabredenlerle beraberdir.”

 

Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-2-

Yaklaşın, bir kıssa anlatayım. Peygamber(s.a.v.) evinden bir olay: Bir gün hanımlarından birinin evinde Allah Rasulu(s.a.v.). Diğer hanımlardan birisi de ona bir tabakta yemek gönderiyor. Yemeğin geldiğini gören ev sahibi hanım, bir vuruşta tabağı deviriyor. Tabak kırılıyor, yemekler dökülüyor. (Hadisenin sahihtir, Cabir b. Abdullah rivayetiyle Buhari’de geçmektedir. Muslim, İbn Mace ve İmam Ahmed de rivayet etmiştir.)

Bir Peygamber hanımı nasıl böyle yapar değil mi? Hem de O’nun gözünün önünde? Peygamber hanımlığını koyalım bir kenara, Peygamberlerden birine bakalım doğrudan, Adem(a.s.)’e. Cennette nimetlerin içerisindeyken sadece bir ağaca yaklaşma denildiği halde, şeytanın tuzağına düşüp Rabbinin emrini çiğniyor ve cennetten çıkarılıyor eşiyle birlikte.

Sen insansın, melek değilsin; mükemmel değilsin ve asla olamayacaksın. Bak ilk insan, ilk peygamber bile hata etmiş; nübüvvet yuvasında her gün soluk alıp veren, ayetler yanı başında indirilen müminlerin anneleri hatalar/günahlar işlemiş. Sen, ben ise onların yanındaki konumumuz itibariyle ne haldeyiz bir düşün. Kendini suçlamaktan vazgeçerek başla işe. İnsansın, hani derler ya “beşer şaşar” heh işte öyle, şaşacaksın. Deneye yanıla doğruyu bulacaksın, önemli olan o doğrunun peşinde olman gerçekten. Kendini fark etmeye çalışman, hatalarını görmek için çabalaman, iç muhasebeni yapıp gördüğün o hatalarından/kusurlarından nasıl sıyrılacağını öğrenmen…Çünkü hata yapacaksın insan olma tabiatı ile, ama Müslüman insan hatasında/günahında bile bile ısrar etmez. Bugün evladına kötü davrandın,bağırdın vurdun, belki hakaret ettin. Eşinle tartışırken gereksiz yükseldin, kırıcı sözler söyledin, geçmişin defterlerini gereksiz yere serip ortamı fazlasıyla gerdin belki. Alışverişte, iş yerinde muhatap olmak durumunda kaldığın insanlara fazlasıyla yüklendin belki ve pişmanlık duydun. Bu pişmanlıklarla oturup yas tutacağına, “ben insanım, hata edeceğim, ama bu hatadan ders alıp bir daha aynı çukura düşmeyeceğim” de. Kırdığın kalplerden özür dile, kendinden de özür dile önce.

Peki tamam böyle yapalım, ama devam ediyoruz aynı hataları işlemeye; değişemiyoruz işte, bunun yolu ne? Kendimi nasıl tanıyacağım, bu yolda bana neler rehberlik edecek? Öncelikle bu hayatta örnek alınmaya en layık insanın, Peygamber(s.a.v.)’in hayatını çokça okuyacağız. Bizim için binlerce kitapta bulamayacağımız bilgiler, örnekler ve hikayeler yer alacak orada. Yukarıdaki hadisteki gibi, insanların sahabe bile olsa hatalarını görüp, kendini affetmeyi öğreneceksin. Yoklukla, işkenceyle, evlatla sınandıklarında verdikleri tepkileri görüp, sabretmeyi öğreneceksin. Ayetler onlara yavaş yavaş inerken, bütün Kuran şimdi senin elinde her derdine çare duruyor diye şükretmeyi öğreneceksin. Peygamber(s.a.v.) amcasının ciğerini bile delik deşik edip sahibine götüren bir kölenin, nasıl da ahlakta örnek bir insana dönüştüğünü görüp, kendine güvenecek, değişime inanacak, ümitsizlikten kurtulacaksın. “Piyasada epey siyer kitabı var, hangisini okuyayım?” derseniz tavsiyelerim şunlar: Celaleddin Vatandaş Mekke-Medine Dönemi(2 cilt), Safiyurrahman Mübarekfuri Peygamberimizin Hayatı Ve Daveti(uluslararası siret-i nebi ödüllü), Sallabi Siyer-i Nebi (2 cilt) kitaplarını okuyarak başlayabilirsiniz…

Müslüman bir insanın hayatında ilk kaynak Kuran ve sünnet olmalı elbette. Kendimizi İslami ve insani yönden geliştirebilmemiz ve değişebilmemiz için siyer okumaları yapıyoruz diyelim, başladık. Şimdi psikoloji ilmi ile taçlandıralım öyleyse. Peygamber(s.a.v.)’in hayatında psikolojiyi hep görüyoruz zaten, ilmin adı konulmamış sadece. Şimdi biz, insanın kendini tanıma yolculuğunda içimizdeki çocuğu görmeye çalışacağız. Şimdinin yetişkini ile bu çocuğun arasındaki bağlantı ne durumda bunu öğrenmeye çalışacağız. Bunun için ise en güzel kaynak, birçok insanın hayatını 180 derece çevirme başarısı göstermiş Doğan Cüceloğlu eserleridir. Çok eseri var yazarın, hangisiyle başlayalım derseniz tavsiyelerim şunlar: Öncelikle Savaşçı, İçimizdeki Çocuk, İçimizdeki Biz, Yetişkin Çocuklar. Bunları bitirdikten sonra Geliştiren Anne-Baba ve Damdan Düşen Psikolog.

Bütün bu kitapları okumak sizi bir yere getirecek. Suçlama…İçinizdeki çocukla yüzleşmeye başladıkça anne-babanızı, geçmişinizi, şimdiki yetişkinle çatışmalarda eşinizi, kayınvalidenizi, görümcenizi, akraba ya da arkadaşlarınızı suçlamaya başlayacaksınız belki. “Kimseyi Suçlama” isimli yazı da üçüncü yazımız olacak dizimizde. Bu süreçte siz, bu kitaplara başlamış ve kendinizi tanımaya başlamış olacaksınız bile inşaAllah… Öyleyse haftaya cuma aynı yazı dizisi ile devam edelim…

Daha İyi Bir Anne Olabilmek İçin-1-

Biz nerede hata yapıyoruz biliyor musunuz? Çocuklarımızı nasıl yetiştiririz diye sürekli kendimize sorarak. Daha önceki yazılarda da birkaç kez değinmiştim önce kendimizden başlamalıyız işe diye. Bunu iki cihetten söylüyorum: İslami olarak ve insani olarak. Yani biz Müslüman anneler olarak İslam’ı düşünüyor, hep o açıdan yaklaşıyoruz olaya. Bunun için önce kendimizi geliştirip, daha iyi bir Müslüman nasıl olabilirim demeliyiz evet; ama işin daha ince bir boyutu var ki o da insani boyutu. Biz insan olarak kendimizi ne kadar geliştirebiliyoruz? Hani vardır ya Yunus Emre’nin: Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil şiiri. İşte onun gibi, ibadetlere yoğunlaşmak, çocuğumu İslami bir yaşantı ile yoğurmaktan öncesi, kendimde var olan özellikleri biliyor muyum? Kendimi tanıyor muyum? Çocukluğumdan getirdiğim yaraların ne kadar farkındayım ve onları ne kadar sarıp sarmalayıp iyi edebiliyorum? Dahası, onları kabullenip kendimi seviyor muyum?

İşte bu yüzden bu yazı dizisine başlarken ilk yazıda işin insani boyutunu ele almak istedim. Biz, evlenince eşimizi tanımaya çalışıyoruz. Çocuklarımız oldukça onları tanımaya çalışıyoruz ama kendimizi tanımak için çaba göstermiyoruz. Çünkü “ben, benim işte. Ne demek kendini tanımak!” diyoruz çoğu zaman, şaşırıyoruz bu soruya. Çocuk eğitimi adına kitaplar okuyoruz, programlar dinliyoruz. Çocuğa şöyle yaklaşın, böyle yapın. Okurken ne kolay, ama yapamıyoruz. Neden?Çünkü senin içindeki çocuk çok bambaşka bir şey söylüyor sana ve o sağlıksız çocuğun yönlendirmesiyle hareket ediyorsun çoğu zaman. Hiç kızılmayacak şeylere kızıyorsun bazen, gereksiz bağırıyorsun, bir dakika önce canım cicim diye öpüp okşadığın çocuğu iki dakika geçmeden hırpalıyorsun. Bilemiyorsun çünkü hangisi olmalı tam olarak? İçinde bir çatışma hali var devamlı. Kızarken “elbette kızacağım çok haklıyım, o da beni kızdırmasın” diyorsun. Biraz sonra vicdan azabı çekerken “ben ne kadar kötü bir anneyim, aslında o kadar da kötü bir şey yapmamıştı” diyorsun.  Sonrasında çocuktan özür dileyip, ilişkiyi iyice laçkalaştırıyorsun. Allah Rasulu (s.a.v.)’nun dediği gibi oysa “Sabır, musibetle ilk karşılaşıldığı anda gösterilendir”.

Çocuğum çok başarılı olsun diye çabalıyorsun mesela, çok düşünmüyorsun o bunu istiyor mu gerçekten diye. Onun başarıları ile övünme çabasında mısın?Yoksa gerçekten de hayatta başarılı olsun, bir yerlere gelsin istiyor musun? Bunu kendine samimi soracaksın ama. “Tabi ki ikincisi” demeyeceksin hemen. Eğer ikinci seçeneği seçersen, o zaman sana “bunu çocuğa rağmen mi istiyorsun” diye sorarım. Yani çocuk ders çalışmak istemiyorsa mesela, okul onun gözünde çok önemli değilse, mutsuz ola ola, elinde terlik başında bekleye bekleye ödev yaptırıyor musun? Demek ki ilk planda düşündüğün çocuk değilmiş…

Başkaları tarafından çocuklarına gelebilecek hiçbir eleştiriye hazır değilken, kendin en ufacık hatalarında bağırıp hakaret ediyor musun? Demek ki çocuklarını başkalarından koruma isteğin, çocuklarının iyiliği için değil, “benim çocuğuma kimse laf edemez” diyerek “ben”i ön plana çıkarmandan, kompleksten, özgüven eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Okuyorsun türlü türlü psikologları. Tutturmuşlar bir güvenli bağlanma. Nedir Allah aşkına? “Çocuğum şöyle şöyle davranıyor, biz güvenli bağlanamamış mıyız yani şimdi?” Bu sorunun, bu korkunun altında neler yatıyor görebiliyor musun? Kendi ailesiyle kuramadığı bağlantının ezikliğini hisseden zavallı, masum yavrucak! Yoksa sen çocuğunun öz bakımlarını yerine getiriyor ve en önemli ihtiyacı olan dokunsal sevgiyi ona veriyorsan, kişiliğini zedelemeden hareket ediyorsan, daha ne yapacaksın?

Çocuk yemek yemiyor diye kendini paralıyorsun. Çeşit çeşit şeyleri katıp karıştırıp yedirmeye çabalıyorsun. Ağzını sıkıştırıyorsun, üstüne çıkıyorsun, bağırta bağırta karnını doyuruyorsun. Acaba çocuk cılız kalınca “bi çocuğa bakamamış” demelerinden korkuyor olabilir misin? Yoksa gerçekten de çocuk aç kalacak, güçten düşecek diye mi korkuyorsun? Oysa bu şekilde iştahsız olan çocukların çoğunun ne kadar hareketli olduğunu da görmüşsündür.

Ben kendimin farkına varmak istiyorum diyerek başlamalıyız anneliğe. Ve biliyor musun? Anne olmadan tam olarak kendini tanıyamaz, içindeki çocuğu keşfedemezsin. Çocuğunla iç çocuğun yüzleşmeye başladığında idrak edeceksin aslında her şeyi. Evlendiğinde başlar bu olay yavaş yavaş, neden böyle tepkiler veriyosun mesela eşine, neden tartıştınız ve senin tutumun ne oldu? Bunların ardından gelen kendini tanıma isteği, çocuğuna çok faydalı olacak. Çünkü, kendini bilen, aklı başında bir annenin yetiştireceği çocuk, sağlıklı bir iç çocuğa sahip olup, kendini bilerek yetişecek inşaAllah. Şimdi bizim yaptığımız gibi sürekli kendini keşfetme çabasında olmayacak 30 yaşından sonra…

(Kendimizi tanıma konusunun devamı ve bununla ilgili okumamız gereken kaynaklar, ikinci yazıda. O zamana kadar biz, içimizdeki çocuğun sesini dinlemeye çalışalım..)

 

Din mi, Manevi Yaşam mı?

Doğan Cüceloğlu’nun şu sıralar okuduğum “Yetişkin Çocuklar” isimli kitabında şöyle bir cümle geçiyor: “Manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur, manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve Hakikat’i bulmasına yönelir. Din, toplumu vurgular; manevi yaşam “bireyin öz”üne yöneliktir. (…) Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.”

Din terimini genel anlamda kullanıp bütün semavi dinleri baz alarak değil, özelde İslam’ı baz alarak konuşursak, Doğan Bey çok yanılıyor ve bu yanılgı, kendisinin gerçek İslam’ı bilmemesinden kaynaklanıyor ne yazık ki. Din dediğimiz şey özünde, bir Yaratıcı’ya inanmak, bu dünyadan sonra bir başka hayat olduğuna inanmak ve yapılan her amelin karşılığının olacağını bilmektir. Bu açıdan da din, koyduğu kurallar ile, insanların hem dünyadaki düzenini, hem ahiret yaşantısını etkilemek ister. Dünya adına koyduğu kurallar da onun sosyal yaşantısı adına olumlu sonuç verdiği gibi, manevi yaşamını da besler. Ahlaki değerler, dinden bağımsız düşünülemez ve “kendini bilen Rabbini bilir” sözü üzerinden konuşursak, insanın aradığı “öz”ü bulması, kendini Yaratan, topraktan yaratan Rabbini bulması ile olur. Kendinle barışmanın en güzel yolu, “ben böyle yaratılmışım, karakterim fıtratım bu” demekle olur. Kimsenin kalbini kırmamalıyım, hırsızlık yapmamalıyım, yalan söylememeliyim vs. gibi bütün ruhi ve ahlaki değerleri bize kazandıran dindir. Manevi yaşam dediğimiz şeyi dini kapsayan değil, dinin alt kümesi olan bir kavramdır.

Çocuklarımıza manevi değerleri aşılamaya çalışırken dini unsurları kullanıyoruz. Bir Gözetleyen var bizi demek, oto kontrolü sağlamayı kolaylaştıran bir etkendir. Bir çocuğun bir başkasının malını, yerde gördüğü bir şeyi (ç)almasına engel olmak, anne-babasına ya da başkalarına yalan söylemesinin önüne geçmek salt söylemle mümkün olmaz. İD kötülüğü emrederken, EGO onu bir düzene sokmaya çalışır ve şeytan o EGO’yu ele geçirmekle uğraşır. Tam bu sırada devreye SÜPER EGO girmelidir ki ben bunu Müslümanlarda bulunması gereken Allah sevgisi ve korkusu kavramı ile açıklamayı yeğliyorum. “Ben sana yalan söylemiyorum.Sen anlamazsın ama Allah bilir, onu kandıramam” dedi büyük oğlan. Manevi yaşam budur. Din bunun üstünde, ve evet kuralları olan bir bütündür.

Yazarın karıştırdığı nokta dini yobaz bir biçimde hayata ve çocuklara aktarım biçimidir aslında. “Yalan mı söyledin sen? Allah dilini yakar” cümleleri ile gelen bir din algısı ise söylediğimiz, kişinin özüyle doğruyu bulmaya çalışıp korkudan uzak bir manevi yaşam tercih etmesi normal görülebilir. Çünkü böyle korkutucu ve yasaklayıcı bir din algısı ve sürekli cezalandıran bir İlah imajı elbette manevi dünyada zenginlik getirmediği gibi hiçbir ahlaki değer de kazandırmaz.

Çocuklarımıza Allah’ı sevdirelim, korkutmayalım diyoruz ya; işte manevi yaşamlarının güçlenmesi için, dini ahlaktan bağımsız olmadan, Kuran ve sünneti temel alarak öğretmemiz gerekir. Çünkü Hz. Aişe’ye sorulduğunda dediği gibi Allah Rasulu(s.a.v.)’nun ahlakı Kuran ahlakı idi ve Kuran bizim bütün maddi manevi yaşantımızı düzenlemek için kafidir…