Sevgili Günlük

Herkesin birbirine kıyın kıyın yanaştığı günlerdi Sevgili Günlük. Bakıyorsun hep aynı kişiler birlikte, hep aynı kişiler birbirini pohpohluyor. Yok yani, bu kadar insan bir araya gelince nasıl bu kadar kanka oluyordu, aklım almıyordu. Biriyle iyi anlaşırsın, samimi arkadaş ya da dost olursun. Ama ona methiyeler düzecek kadar kaç kişiyle samimi olabilirsin? Ekran arkasından bile okunabilen bir yüzsüzlük seçiliydi yüzlerinde.

Üzerinde çıkarları yoksa, senin Allah için çabalaman, çocuklar için, anneler için çabalaman asla onlara gözükmezdi. İnsanların fikirlerinden, söylemlerinden önce “takipçi sayıları”na bakarlardı. “Dur ya, bu kardeş de Allah rızası için bir şeyler yapıyor, hiçbir çıkar gözetmeden onu takip edeyim ya da insanların takip etmesine vesile olayım” demezlerdi.

Sen şimdi böyle yazınca, sanacaksın ki bu sosyal medya, insanları böyle yaptı. Yok yok, bakma sen bu zamanlara ithafen yazdığıma. İnsanoğlu başından beri çiğ süt emmişti aslında. Biz üniversitedeyken, notlarımızı almak için tanımadığımız kişiler bizimle hemen tanışır, kanki olur, bize methiyeler düzerdi. Bak biz o zaman da yemezdik bunları ama, sineye çekerdik. Kullanılmaya göz yumardık bazılarımız. Bazılarımız ise asla tahammül edemez ve fırsat vermezdi. İnsanlar üzerinde menfaati olduğu kişileri seçer, onunla sahte bir samimiyet kurmak için ona damardan girer yani onu överdi. Hayatında böyle insan görmemişmişmiş…

Aynı oyun o zamanlarda da dönüyordu işte. Ama işin can acıtan tarafı bunu “sayı” uğruna yapmalarıydı. Şimdi sen yine kalkıp “Su-i zan etme! Nereden biliyorsun! Sanki sen çok şeysin!” filan diyeceksin ama sus sus! Daha söyleyemediklerim de var, açtırma kutuyu…

Reklamlar

Neyi Kutlayalım?

“Mekke’nin fethini kutlayabilir miyim peki?” diye sordu büyük oğlan. “Hani biz yılbaşı kutlamıyoruz, ama Mekke’nin fethi iyi bir şey sonuçta değil mi, onun kutlamalarına gitsek?”

Müslümanların kafasına bu kutlama mantığını kimler soktu bilemiyorum tarihçesini. Ama ben “Geçen yıl bu zaman Mekke’yi fethetmiştik değil mi? Hadi Ya Ebubekir, Ömer, Osman, Ali! Bir program hazırlayın da kutlayalım fethimizi. Çağırın sesi güzel olanlarınızı içinizden, ilahiler söylesin. Tilaveti en güzel olanınız Kuran’dan birkaç sayfa okusun açılışında.”diyen bir Peygamber(s.a.v.) hayal edemiyorum, kusura bakmayın. Ve bir Müslüman olarak, Peygamberimin (s.a.v.) yapmadığı bir şeyi ritüel haline getirip yapmayı, kendime yakıştıramıyorum.

Ne var ki–benim adına “gettoluk” dediğim- şu kompleksli ruh halinden kurtulamadık. İlla ki alternatif bir şeyler bulacağız şu “gavur icatlarına”(!) Onlar onu kutluyorsa, biz de bunu kutlayalım. Onlar şöyle yaparsa, biz de böyle yaparız. Onlar konser veriyor, biz de ilahi konseri yapalım. Gençlerimiz kızlı-erkekli coşsunlar konserlerde… (şu anki kutlamalarda durumu bilemiyorum açıkçası, 13 sene öncesini baz alarak yazdım bu satırları)

Hayır efendim, senin kendi Müslüman kimliğine yaraşır bir karakterin, prensibin, haysiyetin,duruşun olmalı. Senin dinin sana yeterli gelmiyor mu ki? Ne demiş Efendimiz(s.a.v.) Müminin iki bayramı var: Ramazan ve Kurban. (Cuma da müminin bayramıdır onu ekleyelim). Bu iki bayramı helal dairede gönlünden geldiğince güzel geçir. Geceden süsle evini, çocuklarına hediyeler al, yapabiliyorsan eş-dost, aile büyüklerini çağır sabah kahvaltıya ya da sen git böyle bir organizasyona. Diyorum evet Said Nursi’nin dediğini: Helal daire, keyfe kâfidir…

Öyleyse kendini böyle aşağılarda görüp, sürekli birilerine yetişmeye, benzemeye çalışma. Ben yeni yıl kutlamalarından bahsetmiyorum dikkat et bu yazımda. Özelde Mekke fethi kutlamalarından bahsediyorsam da genelde Müslümanların içine yerleştirilmeye çalışılan bu “kutlama kültürü”nden söz ediyorum. Çocuk etrafta görüyormuş ne olacakmış. Ama taviz tavizi doğurmaz mı? Bu dönemde bunları görüyor, başka dönemlerde de başka şeylere şahit oluyordu çocuklar. Her dönemin kendine has bir imtihanı vardır çünkü. Ufak ufak kopara kopara ne kalıyor geriye dinimizden?

Çocuktur anlamaz mı gerçekten? A tabi, koca koca insanlar anlamıyor; karşı çıkıldığında bin dereden su getiriyor kılıf uydurmak için değil mi? Ama çocuk, tertemiz fıtratı ile, anlatmayı bilen için büyük bir mucize ve anlayış. Anlar o, sen anlat. Müslümanlığı anlat ona, Peygamberini (s.a.v.) anlat, bizim dinimizde, kültürümüzde yer almayan kutlamaların bizden neler götürebileceğini de…

Not:  Celaleddin Vatandaş’ın Tevhid ve Değişim kitabını, bu konuyla ilgili kesinlikle tavsiye ederim.

Bi İhtiyacın Var mı?

İnsan, insana muhtaçtır ne kadar güzel bir söz. Hep hatırlasak bunu, kazısak zihnimizin bir köşesine. Birilerinin bize ihtiyacı olduğunu hissettiğimizde, vurdumduymazlık yapmaktansa, bi el atıversek olaya hemen. Elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince…

Bir komşumuz/yakınımız/akrabamız doğum yaptığında bir kap yemek, bir tas çorba götürmek zor olmasa gerek. Ya da hamile olduğunu öğrendiniz, halini hatırını sormak, yanında olup destek olmak, beş dakika uğrayıp evini süpürüvermek ne kadar zor olabilir? Evde başka çocukları varsa hele, bir kalıp kek yapıp gönüllerini alsak, hani o kimsenin çalmadığı kapı ardında kuru ekmekle öğün geçiren çocukları sevindirsek…Olmaz mı? Çok güzel olur.

İnsanlara “ihtiyacın var mı bir şeye?” diye sormayın. Çünkü büyük ihtimal yok diyecektir. İhtiyacını dile getiremeyecek, belki çekinecek, yük olmaktan korkacak. Ama siz yapabileceğiniz ne varsa onu yapın, mutlaka ihtiyacı vardır.

Biz ne zaman bu kadar bencil olduk? Herkes kendi hayat telaşesinde. Evin işi bitmiyor ki komşuya bakabilsin.”Bizi de biliyorsun işte, yoksa valla hep aklımızdasın” demeyin kimseye.”Bizim de kendimize göre telaşımız, koşturmamız bitmiyor” diye bahaneler arkasına sığınmayın. Gerçek sebebe bakın ve aslında o kadar umursamadığınızı, “kendi başının çaresine bakabilir” diye düşündüğünüzü kendinize itiraf edin. Kızkardeşiniz, kızınız o durumda olsa ne yapardınız, vicdanınıza sorun…

Cenneti büyük şeylerin altında arıyoruz, gecelerce namaz kılmak mı(ki yapamıyoruz), cüzlerce Kuran okumak mı (ki okuyamıyoruz), günlük 300-500 lira sadaka vermek mi (ki veremiyoruz)? Cenneti kazanmanın sandığımızdan çok daha basit yolları da var aslında. Muhtaç durumda olan birisine götürdüğümüz bir tas çorba gibi…

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kuşkusuz ki Allah Azze ve Celle kıyamet gününde şöyle buyurur:

–‘Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum, beni ziyaret etmedin!

Âdemoğlu şöyle der:

–Ya Rabb! Sen alemlerin Rabbi olduğun halde ben Sana nasıl hasta ziyareti yapabilirim?

Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

–Sen bilmez misin ki Benim falanca kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin! Yine sen bilmez misin ki eğer sen onu ziyaret etseydin, muhakkak ki Beni onun yanında bulacaktın! 

(Muslim)

Kadın Dediğin…

Kadın dediğin her gün aynı rutini sıkılmadan yapabilecek bir tür olmalı. Düşünmeye programlı değil, çalışmaya programlı bir robot gibi hareket etmeli. Sabah kalkıp coluk çocuğun karnını doyurmalı, evin temizlik,çamaşır,ütü gibi pek çok işini eksiksiz halletmeli. Bu arada daha kahvaltı sofrasındayken akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye başlamalı.Bak “düşünmek”dedim ama bu olur,yani bu kadarı olabilir demek istedim.
Kadın dediğin okumaya vakit ayırmamalı ki zaten okusa da anlayamayacak nasılsa; vakit kaybetmesin işine baksın! Hem okusa, hadi diyelim şans eseri okuduğunu anlasa bile bu onun ne işine yarayacak!
Kadın dediğin gündemden de bihaber olacak,öyle siyasetmis miyasetmis takip etmeyecek.Hem etse n’olur ki eksik etek, saçı uzun aklı kısa,ne anlar ülkenin içinde bulunduğu durumdan, dünyanın gidişatından. Bu yüzden erkek dediğin konuşmaz karısıyla bu konuları. Çünkü bunlar erkekler arasında ve mutlaka bir kahvehanede/çay ocağında konuşulması gereken konular. Bilirsiniz dünya ve İslam aleminin kurtuluşu için gereken ilk kıvılcım bu Kahvehanelerden parlayacak…
Oysa aynı kadına pek çok can emanet edip ekmek parası kazanmaya gidiyor adam. Bazı gün oluyor çocuklarını hiç göremiyor, fiziksel ya da ruhsal ihtiyaçlarına cevap veremiyor.Ve o çocukları o KADIN yetiştiriyor. Yoksa siz de Allah tarafından size emanet edilen bu çocuklara, her bakımdan yetersiz gördüğünüz bir kadının annelik etmesine şiddetle karşı mısınız(!)??
.
.
EY Müslüman anne,sana çok iş düşüyor bu çağda hele ki…Sen İslam’ın senden ne istediğini bilmelisin en ince ayrıntısına kadar, sen Rasul(s.a.v.) nasıl bir insan ve Peygamber idi bilmelisin ki yaşayabilesin. Sen bunları çocuklarına anlatacak, örnek olacaksın çünkü. Senin cahil olma lüksün yok.
.
Sen içinde bulunduğun çağa göre çocuk yetiştireceksin,kendi yetiştiğin çağa göre değil.Çocuğunla aranda bir nesil çatışması olmaması ve her şeyi seninle paylaşabilmesi için teknolojik gelişmelerden,gündemde olup bitenlerden, gençler aralarında neler konuşur’dan haberdar olmak zorundasın.Sana bir nesil emanet ediliyor tek bir evlat değil. Senin CAHİL KALMA LÜKSÜN YOK…..

Hastalığın Öğrettikleri…

Hasta olduğunda gerekirse yorgan döşek yatacaksın, çocuk sendeki acziyeti fark edip insan olmanın doğasını anlayacak. Kendi kendine yetebilmeye çalışacak mesela. Daha küçükse tek başına oynamayı, biraz daha büyükse sana bir bardak su ve ilaç getirebilmeyi, daha da büyükse kardeşlerine bakmayı, daha daha büyükse sana bir tas çorba yapmayı öğrenecek. Ve en önemlisi merhamet etmeyi, hastaya hizmeti, bencil olmamayı öğrenecek. Biz anneler çok fedakâr varlıklarız, ama sanırım bazen bunun dozunu ayarlayamıyoruz.

Şurası bir gerçek ki biz hasta da olsak evin çocuğu ya da babasının hasta olduğu zamanki konforuna sahip olamıyoruz. Öyle yan gelip yatamıyoruz, çocuklar bizi AÇ bekliyor oluyorlar, tuvaletini kendi halledemeyen minikler oluyor ve daha pek çok konuda bize ihtiyaçları olduğu için sınırsız bir istirahat halimiz söz konusu olamıyor. Hele yanınızda yardım eden bir büyüğünüz/yakınınız yoksa. Fakat asgari ihtiyaçlar dışına çıkmadan bu süreci atlatmayı beceremiyoruz bazen. Çocukların isteklerine “ama ben hastayım” bugün diyerek hayır diyemiyoruz.

Sadece hastalık durumu değil, bütün geceyi uykusuz geçirmiş olabiliriz mesela evin minicik üyelerinden sebep. Çocuklara bu durumu da yansıtmak gerek; öyle uykusuzluktan çoluk çocuğa sarıp parlamaktansa, gerginliğimizi onlara yansıtmaktansa uykusuz ve bu nedenle biraz gergin olduğumuzu dile getirebiliriz. Böylece daha küçüklükten evde birisi hasta olduğunda diğer üyelerin el birliği ile ona destek olması gerektiğini öğrenen bireyler olurlar ki biliyorsunuz bu İslam ahlakıdır. İleri dönem için de bunun çok güzel bir eğitim metodu olduğuna inanıyorum ben ayrıca. Özellikle erkek çocuklar için geçerli. Hanımları hasta olduğunda evin düzeni bozulup, temizlik yemek gibi ihtiyaçlar yarım kaldığında anlayış gösterebilir, hasta hanımına bir nane limon kaynatabilir ya da bir tas çorba.. Aksi takdirde “benim annem de hasta olurdu ama hiçbir işimiz yarım kalmaz, hiçbir ihtiyacımız eksik bırakılmazdı” diyerek eşinden insanüstü bir çaba bekleyen beylere dönüşürler.

Aynı şekilde kız çocukları da hem eşlerine hem çocuklarına hastalıklarında bakarken bu merhameti/şefkati hissedebilir. Annesine hastayken nasıl yardımcı olduysa ve bunun manevi hazzını yaşadıysa, kendi ailesinde de aynı özveriyi gösterebilir.

Sözün özü, bazen hakikaten kaş yapalım derken göz çıkarıyoruz ve bir hastalık mevzusunda bile yukarıda bahsettiğim bütün durumlardan (manevi haz, hastaya yardım sevabı, bencillikten kurtulma eğitimi,şefkat/merhamet duygusu ve empati) çocuğu mahrum edebiliyoruz. Yapmayalım bence…

Ahlaki Eğitim

Ayet ve hadisle konuşmak nedir bilir misiniz? Çocuklarımıza kazandırmak istediğimiz her ahlaki özellik için Kuran ve sünnete başvurmak demektir. Hani hep “Bir Ayet Bir Hikaye, Hadis Bahçesi” türünden kitaplar okuyoruz ve size de bu sayfada bu kitapları tavsiye ediyorum ya, Müslüman bir anne olarak öncelikli hedefimiz çocuklarımızı İslami bir çerçeveye oturtmak olduğu için böyle yapıyoruz. Çocuk kardeşine vurduğunda “asıl güçlü güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiğinde öfkesini yenendir”  hadisini söylemek gibi, hakaret ettiğinde “güzel söz dalları göğe yükselen güzel bir ağaç” mealindeki ayeti hatırlatmak gibi, sıkıldığında bunaldığında ve sabrı taşmaya başladığında “Allah sabredenlerle beraberdir” demek gibi…Sonra bir gün çocuk tam kardeşine vurmak için elini kaldırdığında vazgeçer ve dönüp “gördün mü anne, ben öfkemi yendim şu anda” der. Bu Peygamber sünnetinde çocuk terbiyesidir; bu, aslolan İslam fıtratını beslemek, hayatına ve ahlakına Kuran ve sünnet çerçevesinde şekil vermek demektir. Yani bazı annelerin yanılgıya düştüğü gibi, bu durum, çocuğu İslami bir referans kullanarak korkutmak değildir. Öyle olsa idi Peygamber (s.a.v.) uygulamazdı bu metodu. Öyle olsa Lokman(a.s.) evladına öğüt verirken Allah’ın her yerde kendisini gördüğünü, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğini söylemezdi.

Bütün bu örneklerde görüldüğü üzere, çocuğu asla Allah ile cehennem ile ve azap ile korkutmak yoktur. Bunlardan önce zaten sevgisini kalbine aşılamak için çabaladığımız insan Peygamber(s.a.v.)’den sözlerle ve kendisini yaratan Rabb’inin ayetleriyle yön vermeye çalışmak vardır. Geçenlerde büyük oğlanı bir konuda uyarınca “bu konuda bir hadis var mı” diye sormuştu bana. Çünkü tuvalete hangi ayakla gireceğimizden, namazı nasıl kılacağımıza dair büyük küçük hemen her konuda bizim dinimizin bize söyledikleri var, yön göstermesi var. Bizi başıboş bırakmıyor dinimiz. Ve biz ahlakımızı “Allah Rasulü’nde sizin için güzel örnek vardır” ayeti uyarınca Peygamber(s.a.v.)’e göre şekillendirmeye çalışıyoruz. Öyleyse çocuklardan da önce kendi hayatımızın bu yöne evrilmesi için çabalamamız gerekir. Bir çocuğa ayet ve hadisle konuşabilmek için önce kendimizi bu konuda eğitmemiz lazım. Boş bir sürahiden bardağa su doldurmak mümkün mü?

Söz yine dolup dolaşıp aynı yere geliyor değil mi? Çocuklarımızı nasıl İslam üzere yetiştirelim değil asıl soru. “Kendimizi nasıl İslam üzere ve Allah’ın razı olacağı bir doğrultuda eğitelim” olmalı aslı. Bu yüzden de sıkça meal ve hadis okumaları yapmalı (hadisler şerhli olmalı elbet). İlmi sosyal medyadan değil, kitaplardan öğrenmeli…

TUTARLI TUTARSIZLIK

BİR KERE “HAYIR” HEP “HAYIR” MIDIR?

Özellikle ilk bebeği olan, daha iyi annelik yapabilmek adına sürekli kitaplar okuyan anneler, kitaplarda karşılaştıkları ifadeleri iyice bellemeye çalışıyorlar. Okudukça, çocuklarına bunları zamanı geldiğinde uygulayacaklarını, teorideki bilgilerini pratiğe dökebileceklerini düşünüyorlar. Böyle bir “epey şey biliyorum artık ve uygulayacağım” modu hakim anlayacağın. Sonra o çocuk büyümeye başlıyor, uygulamak istiyor ama bakıyor ki durum öyle kitaplarda yazıldığı gibi olmuyor. Ya çocuk buna müsait değil, ya annenin o anki psikolojisi buna müsait değil, ya da içinde bulunulan o anki koşullar. Bu yüzden ilk çocuk genelde  “deneme tahtası” oluyor bildiğin. Bir öyle bir böyle davranışlarla arada debelenip duruyor anne de çocuk da. Oysa biraz da annelik içgüdülerine güvense, biraz da empati yapmaya çalışsa, biraz da okuduklarını bir kenara koyup çocuğunu tanımaya çalışsa…

Eskiden sadece kitaplar okuyarak öğrenilmeye çalışılan bu zorlu annelik mecrası, şimdi sosyal medyanın etkisiyle daha da zorlaştırıldı. Herkesin her şeyi bildiği, ahkam keserek konuştuğu/yazdığı bir ortam ve kendi hayatından örneklerle sunduğu için insanlara daha “uygulanabilirmiş” gibi geliyor. Kitaplardan daha farklı, daha ulaşılabilir ve daha inandırıcı!

Bunların içinden, çocuğa “hayır” deme meselesini ele alalım bugün mesela. Birkaç gündür bununla ilgili farklı hesaplarda dikkatimi çeken yazılar oldu. “Bir kere hayır dediğin bir şeyi yaparsan, çocukta bu alışkanlık haline gelir” minvalinde yazılardı bunlar. (Ki bugünlerde rastlamış olmam, bunların yıllardır konuşulan bir konu olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.) Bir annesiniz, çocuğunuza bir konuda hayır diyorsunuz, ısrar ediyor, geri dönmüyorsunuz. İçinizden geri adım atmak geliyor belki ama yapamıyorsunuz. Çünkü korkuyorsunuz, geri adım atarsanız, bundan sonraki bütün “hayır”larınızda şansını zorlayacak! Bir de şunu düşünün. Bir eşsiniz, kocanız size bir konuda hayır diyor, çok istiyorsunuz ama adam bir kere hayır dedi ya, dönmüyor asla. Biliyor ve ısrar edemiyorsunuz, hiçbir açık kapınız yok, umudunuz yok yani. Ama siz çok istiyorsunuz, kendinizce mantıklı açıklamalarınız var ama adam dinlemiyor bile. Ona ne ki sizin mantıklı açıklamalarınızdan! O bir kere “hayır” dedi olay bitti. Tamam, şimdi kendinizi o çocuğun yerine koyduysanız dağılabiliriz…

Yine de dağılmayalım, konuya devam edelim. Pedagojide bir kavram vardır: Tutarlı tutarsızlık. Kaçınmamız gereken şey, hayır dediğimiz bir şeye bir daha asla evet dememek değil, işte böyle tutarlı tutarsızlık örneği sergilemek. Nasıl mı? Yapı olarak hayır demeye endeksli ama ikna edilmeye de bir o kadar yatkınsınız diyelim. Çocuk bir şeyler istediğinde önce hayır diyorsunuz, sonra ya ısrarlara dayanamıyor ya da mantıklı açıklamalar karşısında anti-tez üretemiyor ve evet diyorsunuz. Ama bunu öyle sıklıkla yapıyorsunuz ki bu tutarsız tutumunuz konusunda çok TUTARLISINIZ. Çocuk da saf değil ya, çözüyor sizi. O zaman krizler başlıyor işte. Bir dahaki “hayır”lar çok bir işe yaramıyor artık.

Yoksa öyle anlatıldığı gibi çocuğa 5 sene önce bir kere hayır dediğim bir şeye izin vermişim, onun izini sürüyor durumu yok yani. Ya da hayır dedim ya, şimdi izin verirsem hemen alışkanlık haline gelir durumu da yok. Bazen hayır demeniz gerekir ama şartlar onu evet’e evirir. Önemli olan bunun sıklığıdır, aksi takdirde anne kendini sürekli baskı altında hissediyor. Hayır demiştim di mi ben, o zaman asla dönmeyeyim! Neden esnek olmayasın ki anne kişisi?

Bunlar hep çocuğun üzerinde otorite kurma merakından. Bakın, karısına bir kere “hayır” deyince geri dönmeyen eril kişilere, prensip sahibi değil, kibir sahibidir ancak. Otoritesine halel gelmesinden korkar çünkü. Bu adama gıcık olursun da, kendin aynısını çocuğa yapınca MÜKEMMEL ANNE olursun. Neden? ….