Çocuktan Al “İbreti”

Anne olarak çocuklarımıza bir şeyler öğrettiğimizi, onlara örnek olmaya çabaladığımızı sanıyoruz; oysa “biz büyüdük ve kirlendi dünya!”. O tertemiz bünyelerden bizim öğrenmemiz lazım, masumiyeti, saflığı, iyiliği ve güzelliği…Biz onlara nasihatler ederken kendimiz aynı şekilde uygulamıyoruz, fakat bir bakıyoruz onlar zaten fıtraten iyiye meyilli, biz demesek de o iyiliği yapıyor onlar…

Büyük oğlan “Benim çok hırkam var, birini olmayanlara-mesela Suriyelilere-verelim mi?” dedi. Kendisine, istediği bir hırkasını seçip verebileceğini söyledim. Biraz sonra karar vermiş bir şekilde döndü yanıma. “Anne” dedi, “Ben de Peygamberimiz(s.a.v.) gibi cömert olmak istiyorum ve en sevdiğim hırkamı vermek istiyorum.Senin aldığın en sevdiğim, ikinci en sevdiğim hatim kutlamamda hediye edilen. Ben ikincisini vermek istiyorum, o da en sevdiğim” dedi. (Burada annenin aldığını verirse annenin üzüleceği duygusuna da kapılıyor bir yandan). Hani kitabımız var ya Zeynep ile Tarık, orada Zeynep, kardeş okula en sevdiği kitabını “Sarı Vosvosun Karın Ağrısı”nı yolluyordu. Ben de öyle yapmak istiyorum…

Küçülen, eskiyen, giymekten sıkıldığımız kıyafetleri verecek, dolaplarımızı fazlalık yükten kurtaracak bir yer bulduk diye sevinenler bizler için ibret alınması gereken bir durum değil mi? Yeni alıp vermek ya da en sevdiğimizden fedakarlık yaparak infak etmek varken, bizlerin düştüğü duruma baktım, bir de paylaşmayı, sadaka vermeyi, bencil olmamayı ve başkalarını da düşünmeyi öğretmeye çalıştığım çocuğa…Kim kime öğretiyor acaba çocuk?

Kitap daha önce bahsettiğim Hadislerle Öğreniyorum serisinden bir kitap. Burada da çocuk kitaplarının-ve esasında genel anlamda kitapların-hayatımızda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Bu sebeple soyut kavramlar içermeyen İslami kaynaklı çocuk kitaplarının başarılı bir biçimde işlenenlerini alıp okumayı her daim faydalı buluyorum.

Tanışalım mı?

Çoğu kadın kendini 30lu yaşlardan sonra tanımaya ve keşfetmeye başlıyor. Neyi sever neyi sevmez, neyi yapmaktan hoşlanır neyi yapmaktan sıkılır, seçtiği meslekte mutlu mu mutsuz mu, hayallerine/ideallerine ulaşabilmiş mi ulaşamamış mı, ulaşmak için ne kadar çaba sarf etmiş? Bütün bunları sorgulamak neden illa ki 30lu yaşlardan sonra oluyor biliyor musunuz? Olayın yaşla değil, yaşantıyla alakası var bana kalırsa. Yani o yaşları bekar olarak sürdüren kadınlar için hala bir ampül yanmış değil belki de. Fakat evlenip çoluk çocuğa karışmış bir kadın, karşısında karakterini analiz etmeye çalıştığı bir çocuk/birey gördüğü anda “bir dakika ya, ben kimim peki” arayışına girebilir ve girmelidir de…Çocuğa öfkelenince mesela, düşünüyor kadın. “Çocuk gerçekten hatalı olduğu için mi öfkelendim, ben çok öfkeli bir kadın mıyım?” “Çocukla yaşadığımız bu olay gerçekten çok ciddi bir durum mu idi, ben mi çok panik atak bir insanım?” ” Çocuğun o an gerçekten bana ihtiyacı mı vardı, yoksa ben çok korumacı biri miyim?” “Çocuğum ya bana soru sorar da bilemezsem diye okumalar yaparken onun merak duygusunu tatmin etmek mi istiyorum, yoksa beni bilgisiz sanmasın diye kompleks mi yapıyorum”.

Soruları, durumları, analizleri çoğaltabiliriz sayfalarca…Bu soruları kendimize hiç sormuyorsak kendimizi keşfetme yolunda hiç adım atmıyoruz demektir. Ve bu da, insan kendini tanımıyorsa, varolan yaralarını da saramaz ve bir miras gibi gelecek nesillere aktarır demek. Ve bu da, kendini bile tanımaktan aciz bir kadın annenin çocuğunu tanımak için gereksiz çırpınması demektir..

Biz içinde yaşadığımız toplumun kültürü gereği kendini tanımaya fırsat verilmeden yetiştirilmiş bir nesiliz. Evde, “sus bakayım küçükler konuşmaz”a maruz kalmış, dünyayı algılamaya yeni yeni başlarken okullara hapsedilmiş ve “öğretmen ne derse o, eti öğretmenin kemiği anne-babanın” elinde olarak büyütülmüşüz. Ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize, nerede ne zaman nasıl konuşacağımıza hep başkaları, hep BÜYÜKLER karar vermiş. Oysa hz. Ali’nin dediği gibi çocukla arkadaş olmak ve belli bir yaştan sonra da onunla istişare etmek gerekmez miydi?**Böylece ailevi baskılar, toplumsal kabuller derken kendi çok istediğimiz değil, yönlendirildiğimiz mesleklere, ona göre okullara(ya da üniversite okumadıysak bile evlilikte de aynı yönlendirme mevcut) gittik. Kendimizi tanıyamadan üniversite mezunu olmuş ama kendine karşı çırılçıplak ortada kalmış insancıklar…

Sonra evlilik… Henüz kendini tanımadan başka bir insanı, aynı evi paylaşacağın bir hayat arkadaşını tanımaya çalıştın. İlişkilerdeki problemlerin esas kaynağı da bu zaten(çünkü adam da aynı şekilde yetişti ve o da kendini tanımıyor aslında. İki kendini bilmez birbirini bilme çabasında).Ve  çocuklar…İşte bir de onları tanıma çabası…Peki “ben” nerede kaldı?

Kendimizle ne zaman tanışmaya başlayacağız? Belki de hemen şimdi bugün bu yazının akabinde…Ben kimim diye soracağız, bu arayış büyük çözümlemeleri beraberinde getirecek. Ne de olsa bulanlar arayanlardır ancak. Hem bazı şeylerle yüzleşmek, kendi anne-babamız ile aramızdaki ilişkiyi de düzenleyecek, eşimizle ve çocuklarımızla da.. Ne dersiniz kendimizle tanışalım mı artık?

**Çocuğunuzla 7 yaşına kadar oynayın, 15 yaşına kadar arkadaşlık edin, 15’inden sonra istişare edin.(hz. Ali(r.a.) )

Bir Olay Üzerinden Sosyal Medya Anneliği Analizi

Doğum ile bu dünyaya gelişimizde kazandığımız ilk sıfat “evlat” olmak oluyor. Bununla birlikte “torun” oluyoruz ve büyüdükçe çoğalıyor bu sıfatlarımız: Öğrenci, hala, teyze, edindiğimiz meslek ile birlikte belki bir öğretmen, doktor, aşçı, evliliğimizle birlikte “eş” ve nihayetinde çocuğumuz olduğundan itibaren de “anne” oluyoruz. İçinde yaşadığımız çağda artık annelik sıradan geldiği için, salt bir sıfat olarak kabul görmüyor, önemsenmiyor olsa gerek ki, bu annelik de sıfatlandırılmaya başlandı: Oyuncu anne, hassas anne, akademik anne, manyak anne, fazla anne gibi aklımıza gelebilecek her sıfat kullanılmış durumda. (Kendiniz de böyle bir arayış içindeyseniz sıfat bırakmamış olabilirler, üzgünüm.) Ve işin ironik tarafı sosyal medya annelerine gelen eleştiriler de yine sosyal medya anneleri tarafından yapılıyor. Ne tuhaf değil mi?

İnsanlara faydalı olabilmek adına bilginin, tecrübenin paylaşılmasını çok saygıdeğer buluyorum; fakat buradaki mevzu çok daha farklı. Çünkü işin içine kişilikler giriyor ve tabi ki her zaman işin olumlu tarafları anlatılıyor. Her şey güllük gülistanlıkmış edasıyla paylaşımlar yapıldıkça takipçiler de karşı tarafa karşı hayranlık gibi olumlu ama kendilerine karşı da yetersizlik gibi olumsuz duygular  beslemeye başlıyorlar. Oysa, insanın hayatta kendisine kötü gelen kişi ya da olayı hayatından nasıl uzaklaştırması gerekiyorsa, aynı şeyi sanal ortamda da yapması gerekir. Sana kötü mü geliyor, kötü mü hissettiriyor, onu mükemmel kendini ezik mi hissediyorsun? Takip etme kardeşim, kimse dört dörtlük değil ki. Hayatın sadece olumlu anlarını paylaşmaktır bu insanların yaptığı. Yoksa dertsiz tasasız, sorunsuz bir hayat olabilir mi? Burası dünya! Ne diyor bizim Peygamberimiz (s.a.v.): Dünyada rahat yok!

Bir de bir insana karşı hayranlık beslemeye başladığımız anda olumsuz yanlarını görmezden geliriz; bizim kadınlarımızda da bir “idol” yerleştirme merakı var hayatlarına malesef. Bu annelere olumsuz bir yorum geldiğinde avukatları görseniz şok olursunuz. Hesap sahibi kendini bu kadar savunmuyor yahu! Karşı tarafın hiç hatası olamaz mı insan bir düşünür. Yanlış yaptığı şeyler olamaz mı? Sen ne kadar mükemmel annesin filan diye övgüler… Karşı taraf için de kötü biliyor musunuz? Ego tatmini ile gerçekten kendini mükemmel sanmaya başlayabilir bir süre sonra; ya da sanıldığı gibi mükemmel olmaya çalışırken yaptığı hataları kendi iç dünyasında tolere edemez ve kendine zulmedebilir. İkisi de sakıncalı.

Geçenlerde gördüğüm paylaşım ve yorumlar üzerine gideyim ki derdimizi daha net ifade edebileyim size. Sosyal medyada fenomen olmuş annelerden biri bir paylaşım yapmış. Sabahtan akşama kadar mutfakta temizlik yapmış(lar), 3 çeşit de yemek hazır akşama ama çocuklar yumurta kırmak istemişler. İyi madem demiş ve oturup onları seyretmeye başlamış, çocuklar mutfağın altını üstüne getirmiş iki yumurta kıracağız diye ve gayet sakin izliyor anne. En sonunda oturup iki yumurtayı yemişler. Eğer izin vermeseymiş, bunların hiçbiri olmazmış ama o  çocuklar en azından yumurta kırmayı, denemeyi bilmem neyi öğrenmişler. Bu senaryo üzerine yorumlar “ay çocukların eline yumurta veresim geldi hemen şuan ne güzel anlatmışsınız”a kadar varıyor. Bakındım olumsuz bir tane yorum yok. (sen niye yapmadın derseniz sosyal medya hesabım yok, yoksa nasıl bakıyorsun derseniz sabırla yazının sonuna kadar okuyun, en sonunda açıklayacağım).Bana göre neresinden bakarsan olayın yanlış. Çocuk eğitimini bu kadar önemseyen bir insanın yapmaması gereken bir davranış, hatta hata diyebilirim açık açık. Neden?

Normal olan zaten sabahtan akşama kadar emek vermiş, yorulmuş bir annenin bunca karmaşaya müsade etmemesidir, o fark etmeden çocuklar yapmışsa da cırlamasıdır. “Sen ne süper bir annesin, ben olsam nasıl kızardım” değil, sen kızıyorsan normal ve sağlıklı olan sensin. Çünkü, çocuk eğitimi olarak bakalım önce olaya. Ortada bir emek var ve bu emeğe saygı duymalı, aksi takdirde dışarıda tuvaletleri de temizleyen var, bir lokantada da ortalığın içine etme yetkisini kendinde görecek çocuk, nasılsa temizleyen var. Oysa tam aksine, annem sabahtan beri bir emek verdi, yoruldu,ben de burayı temiz tutmaya özen göstererek ona yardımcı olabilir ve emeğine saygı duyabilirim demesi gerekir.

İkincisi ortada üç çeşit yemek var, çocuk yumurta istiyor. Anne onlar için üç çeşit yemek yapmışsa üçünden birini seçme hakkı tabi ki olmalı ama annenin bunca çabasına saygısızca ben başka bir şey istiyorum diye karşılık verilmemeli. Anne de bunu normal karşılamamalı.

Üçüncüsü, çocuğun her istediği anında “peki paşam, sultanım, prensesim” edasıyla yerine getirilmemeli. Haz öteleme diye bir kavram vardır psikolojide. Çocuk kahvaltıda yumurta yiyebilir pekala.Böyle bir seçenek sunulabilir, şimdi yemekte bunlar var ama kahvaltıda yumurta yiyebilirsin. Böylece haz ötelemeyi, sabretmeyi öğrenmiş olur.

Dördüncüsü, çocuğun kas ince kalın motor becerileri gelişemezmiş izin verilmese ütopyasına sığınmayın Allah aşkına. Beş yaşında hanginiz devamlı mutfakta yumurta kırıyordu. Şahsım adına ortaokulda kendime yumurta yapmaya başladığımı bilirim ve motor becerilerinin kalınında da incesinde de sorun yok çok şükür. Zamane kandırmacaları bunlar hep.

Beşincisi anne adına. O an bütün bunlar olurken ben mükemmel ve sabırlı anne olarak sadece izledim, süperim olağanüstüyüm. Şimdi kendi anneliğinizi sorgulamaya başladı ve kötü hissetme safhasına geçtiyseniz dağılabiliriz.

Bunları neden yazdım? Sahi sizce neden yazıyorum?

Kendi anneliğinizi hiç kimsenin anneliği ile kıyaslamayın diye. Siz kendi çocuğunuz için olabilecek en iyi annesinizdir, benim çocuğum sizin elinize doğmadı, sizin çocuğunuz da bende değilse hepimizin çocuğu onun kaldırabileceği, bakabileceği özellikler ile donanmış olarak annesinin eline verilmiş bir nimet. Tabi ki daha iyi bir anne olmak için çabalayacağız, çocuklarımızı Allah için hayırla güzel ahlakla nasıl daha iyi yetiştirebiliriz diye uğraşacağız. Ama bunu yaparken başka anneleri referans almayacağız, Müslüman bir anne olarak önce Kuran ve sünneti, sonra bunları referans alarak yazılmış kitapları, Müslümanca bakış açısı ile şekillenmiş psikoloji ilmini kendimize kaynak olarak alacağız. Herkesin şartları çok bambaşkadır, o ciciş anneler sizin şartlarınızda olsalar böyle olamayacak belki tavırları. Ve siz sadece kendinizi kendiniz ile kıyaslayarak, kendi iç muhasebenizi yaparak, davranışlarınızın çocuk üzerindeki etkisini inceleyerek yapın anneliğinizi. Takip filan da etmeyin böyle insanları kötü hissettiriyorsa. Sosyal medya anneliğine bir kere soyundu mu geri dönemiyor bazen anneler. Bir başka biri geçenlerde “ben sosyal medya fenomen annesi olmak istemiyorum” demiş ama o günden beri günde elli resim ile devam ediyor paylaşımlarına, samimi gelmiyor açıkçası. Paylaşım yapıp insanlara örnek olmak başka, benim çocuğum şöyle yaptı ben şöyle tepki verdim, biz çocuğumla sabahtan akşama kadar pozitif pozitif takılıyoruz şeklindekileri yanlış buluyorum. Bu insanın kendini pazarlama, daha da kötüsü anneliği pazarlama çabası gibi geliyor bana. Benimki sadece niyet okumak tabi, yani bir zan, yani dışarıdan bakan bir anne okurun hissettikleri.

Yazıyı bu kadar uzatma niyetim yoktu aslında, fakat yazıya dönüp bakınca az bile yazmışım deyip kaçırdığım, söyleyemediğim noktalar bile olmuş.(İşin maddiyat boyutuna değinmemişim bile mesela). Buraya kadar sabırla okuduysanız, teşekkür ederim. Ve açıkçası fikirlerinizi de merak etmiyor değilim.

Evokulumuz olarak ya da şahsım adına bir sosyal medya hesabımız olmasa da, sosyal medya hesaplarının gizli olmayanları direk google aracılığı ile takip edilebiliyor. Sosyolojik analiz yapmak adına eşten dosttan duyduğum hesaplara arada bir göz atarım. Asla annelik kıyaslamasına girmem. Ve bu yazı bir nevi “kedi erişemediği ciğere” yazısı da değildir, ya da “gereksiz eleştiri gizli hayranlık” filan da değil, annelerin böyle bir akıma kapılıp kendilerine ve dahi çocuklarına zulmetmelerine gönlüm razı gelmiyor. Belki bir de bu gözle, bu tarafından bakmak istersiniz diye yazıldı…

Doktor ve Pedagoglara Güvenebiliyor musunuz?

Çok acımasızca bir başlık oldu değil mi? Farkındayım, fakat geldiğimiz noktada ve içinde bulunduğumuz dünyada “Babana bile güvenme” diyerek bize güvensizlik aşılayan bir kültüre sahibiz. Hepsini geçtim de, bazıları gerçekten güvenimizi sarsmak ve herkese şüpheyle yaklaşmamız için elinden geleni yapıyor gibi. Yoğurdun hiçbir suçu yok ama onu da üfleyerek yemek zorunda kalıyoruz, sütten ağzımız yandı bir kere…

Bizim 3 numara ufaklık bir yaşını yeni doldurduğu geçtiğimiz yaz çok rahatsızlandı; ateş,ishal,kusma vs.gibi hiçbir belirti yok ama ağlıyor ve emmeyi reddediyordu. Doktor ne diyecek bu çocuğa bakıp diye gitmemekte dirensem de, derdi olmayan çocuk bu kadar ağlar mı ve emmeyi neden reddeder diye, belki tahlil test vs. gibi bir şeyler yapılır umuduyla doktora gittik. Çocuk acil bölümündeki doktor “Sağlam çocuğu getirmişsiniz bunun hiçbir şeyi yok” dedi. Muayenede gayet normal ve sağlıklı görünüyordu çünkü, “ben demiştim” dedim içinden ve doktora hak verdim. Güvensizlik meselesi olayın ikinci aşamasında ortaya çıktı, doktor çocuğa üç tane -evet ÜÇ tane- ilaç verdi ve bunlardan birisi antibiyotik idi. Sağlam çocuğa antibiyotik vermek hangi tıp kitabında yazıyordu bilemiyorum.

Doktorların aldığı eğitime ve kimisinin tecrübesine saygım sonsuz ama anneler olarak sürekli araştıran, okuyan, bilen insanlar olmakta çok büyük fayda gördüğüm alanlardan biri de sağlık. Evet, belki üç beş satır internet yazısı okuyarak yıllardır eğitimi ile bu işe emek veren doktorlara karşı küstahlık yapıyor gibi görünebiliriz ama sapasağlam çocuğa antibiyotik veren bir doktorun hatasını fark edebilmek için de az da olsa donanımlı olmak gerekiyor ve durumu kurtarıyor diye düşünüyorum. Tıp dediğimiz alan da zaten 2+2=4 bir alan değil. Sorgulamak ve merak duygusunun her zaman insanın işine yaradığını hayatta çok kez hepimiz tecrübe etmişizdir. Kulaktan dolma bilgileri bir kenara bırakıp okuyup, araştırmak gerekir. Şüpheli durumlarda da bir kaç doktora ayrı ayrı görünmekte fayda var. Doktorlara güven(e)miyorum ve bunun için yukarıdaki örnekten daha onlarca sayabilirim. Ricam odur ki çocuklarınıza ilaç verirken, doktorların dediklerini harfiyyen yerine getirmezden evvel biraz araştırma yapabiliyor olmanız. Küçücük bedenler hemen ilaçlarla tanışınca, ileride Allah korusun daha büyük hastalıklarda bu ilaçlar işe yaramayacak ve daha yüksek doza ihtiyaç duyulacak derken beden, bünye çok yorulacak.

Beden sağlığını bir kenara bırakıp ruh sağlığına dönelim, ki bu alan diğerinden daha önemli, daha tehlikeli bir alan. Psikoloji ilmine her zaman inanmış ve saygı duymuş bir insan olarak söyleyeyim ki, pedagoglara da güvenemiyorum. İşinin ehli olan kaç kişi vardır ki. Olayı bütün yönleriyle incelemeden, kitabî neden- sonuç ilişkisi bazında olaylara bakan ve “He tamam böyleyse bunun sebebi budur” deyip kestirip atan ve ilk gördüğü nedene odaklananlar çoğunlukta gördüğüm kadarıyla. Ve bir terapi sürecinin, psikanalizin, teşhis koyabilmenin yolu çok yönlü incelemekten, kişiyi tanımak için yoğun çaba harcamaktan, sadece kişiyi değil yoğun ilişkide olduğu kişileri de inceleyip tanımaktan geçmeli. Bazen bakıyorum sosyal medyada pedagog kimliği olan herkese(hatta türeyen çoğalan sosyal medya annelerine bile sanki uzman kişilermiş gibi) çocuğuyla ilgili sorular soran anne-babalar var.   Senin yazdığın bir cümle ile tanı koymasını bekliyorsun ve karşındaki bir şey söylediğinde “aa evet” diyorsun, gerçekten tehlikeli. Tanıyı koyan için de koyulan için de..Cevap vermeyen pedagoga saygı duyuyorum ve onu diğerlerinden bir adım öne geçiriyorum iç alemimde.

Yediğimiz,içtiğimiz her şeyin bile şüpheli olduğu, haramın helalin birbirine karıştığı dünyada her şeyi sorguluyor olmak bile biliyorum ki anneler olarak çok yorucu. Her şeye şüpheyle yaklaşmak bir yerden sonra kendi akıl sağlığımızı bile bozulma noktasına getirebiliyor. Ama ruh ve beden sağlığı önemsenmesi gereken mezvuların başında geliyor. Bir insanın seçtiği meslek dalından önce kendisinin iyi bir insan olması ve ahlaki/etik değerler ile işini yapması gerekir. Böyle olan da çok kişi var onları da biliyor ve minnet duyuyoruz, sayılarının çoğalması ve onlarla karşılaşmak için de her daim dua ediyoruz.

Sizin de var mı bir doktor pedagog anınız güveninizi sarsan?

(Hikayenin sonunu merak edenler için: Bizim ufaklığın hiçbir problemi yokmuş, sadece açmış! Bir hafta boyunca nedense emmeyi reddedip, sonra kendiliğinden tekrar başladı.)

 

Çocuklarınız ve Siz “Hadislerle Öğrenin”

Taslakta yazılmayı bekleyen şu an için 8 konu varken her geçen gün yeni bir şeyler daha oluyor, yeni şeyler öğreniliyor, yeni tecrübeler yaşanıyor derken konular çoğalıyor. Blog raconu gereği her güne bir yazı girmek lazım, iki yazı olmuyor, okunmadan eskiyor yazılar. Öyleyse bu post ile hem size hem çocuklarınıza faydalı olacak kitapları tek seferde tanıtalım dedim. Buyrun, önden çocuklar…

hadisleriogreniyorumsetHadislerle Öğreniyorum serisinden Ahlak konulu yazıda bahsetmiştim öyle bir gelişigüzel. Fakat bu serinin bir yazı arasında kaynamasını istemedim ve özel muamele görmeyi hak ettiğini düşündüm. Hadislerle Öğreniyorum serisi 10 kitaptan oluşuyor, her kitapta bir hadis üzerine kurulu hikaye yer alıyor. Zeynep ve Tarık isimli iki kardeşin hadisler çerçevesindeki maceralarını okuyoruz. Anne-babası onlar için bir hadis kutusu yapıyor ve her hafta bir hadis çekiyorlar bu kutudan. Çıkan hadiste yer alan kelimeleri bilmiyorlarsa (sadaka gibi) ya da tam olarak anlamıyorlarsa(veren el, alan elden üstün ne demek gibi) dede-ninelerine soruyorlar ve onlar açıklıyor. Böylece ilk etapta hadisi duyan bizim minikler de tam olarak anlamadıkları için, esasında onlar için de açıklanmış oluyor. Daha sonra bu hadisi hayatlarında nasıl pratiğe döktüklerini görüyoruz. 0000000531462-1Diyelim ki “Veren el,alan elden üstündür” hadisi var kitabımızda, o hikayede sürekli etraflarındaki insanlarla neleri nasıl paylaştıklarını anlatıyor. Zeynep okuldaki arkadaşına resim dersi için getirdiği yapraklardan verirken, Tarık kardeş okul için kitaplardan oluşan bir koli hazırlıyor. Kitabın en sevdiğim yanı bu, hadislerin hayattaki karşılığını görmüş oluyor çocuklar ve böylece Peygamber(s.a.v.) ahlakıyla ahlaklanmış oluyorlar. Hadisler de hem kısa hem çok kolay anlaşılabilir olarak seçilmiş. Yaş grubu belirtmeyi doğru bulmuyorum biliyorsunuz, 3 yaşından beri okuyoruz biz. Bir de kitaptaki çocuklar gibi hadis kutusu yapabilirsiniz. Bu hadis kutusuna 10 kitaptaki 10 hadisi yazdık, pazartesi günlerini hadis günü ilan ettik. Herkes her hafta sırayla o hadis kutusundan bir hadis seçiyor ve ne geldiyse o kitap okunuyor. İyi ki almışım dediğim bir seri oldu.

1

Çocuklar hadislerle öğrensin diyoruz da, kendimizi unutuyor muyuz? Tabi ki hayır, önce biz geliyoruz aslında. Çocuklarımızı daha iyi yetiştirebilmek için çocuk gelişimi ve psikolojisi üzerine okumalar yapmayı faydalı buluyoruz ama kaynak yığını bir dünyada ne okumalı sorusuna tam cevap bulamıyoruz. Bazen aldığımız,okuduğumuz kitaplar tam bir hayal kırıklığı olurken, bazıları da dini-dünyevi açıdan bizim durduğumuz yerde durmadığı için verdiği bilgiler yarardan ziyade zararlı olabiliyor(kitaplarda devamlı Amerika’daki istatistiklerden bahsedilmesi ve onların pedagojik yaklaşımlarının öğreti olarak kabul edilmesi gibi). İlk olarak Fıtrat Pedagojisi kitabını tanıtmadaki amacım da, öncelikli olarak ayet-hadis-İslam bazlı bir psikoloji bilgisine sahip olmak ve çocuklarımızı da İslami kimlikle yetiştirebilmek için önce İslami kaynakları referans almaktı. Bu nedenle ikinci olarak çok beğendiğim ve çok faydalandığım Esan Gül’ün Çocuk Eğitiminde Kırk Hadis kitabına yer vermek istedim. Fıtrat Pedagojisi nasıl ki çocuk eğitimini doğrudan ya da dolaylı yoldan ilgilendiren ayetlere yer veriyorsa, Kırk Hadis’te de çocuk eğitimi ile ilgili hadisleri derlemiş. Bu hadislerin hepsini bir arada görmek çok faydalı bir çalışma olmuş, yazarın emeğine sağlık. Çocuklarımıza adaletli davranmak, onları İslam üzere yetiştirmek, bakımları,temizlikleri ile ilgilenmek gibi bildiğimiz bilmediğimiz hadisler yer alıyor ve bazı hadisler esasında doğrudan çocuk eğitimi ile ilgili olmasa da bağlantı kurularak açıklanmış, hiç o gözle bakmadığınız hadislerden çocuklarınızı eğitirken nasıl faydalanacağınızı öğrenmiş oluyorsunuz.

Peygamberin hayatında bizim için güzel örnekler var*, ve biz sadece namazın farzları, haccın menasikleri değil, suyu nasıl içeceğimiz, tuvalete hangi ayakla gireceğimiz gibi her şeyi ondan öğreniyoruz. Bu iki kaynağın hem çocuklarımız hem bizim için faydalı olacağını düşünüyorum.

*Ahzab,21

Kırk Hadis Çıra Yayınları’ndan çıkıyor ve kitap geçen sene 14. baskısını yaptı.(Çocuk eğitiminde kırk hadis olması hasebiyle alanında ilk ve tek kitap.) Hadislerle Öğreniyorum Timaş Çocuk’tan…

Kar ve İnsani Yardım…

0701085406odzez7 sene önce idi büyük oğlanın doğduğu sene, kendisi Aralık ayında dünyaya teşrif etmiş, doğumu takiben de böyle her yer beyazlar altında kalmış idi. Biz sıcacık evinde oturanlar camdan romantik kar manzaraları izlerken, kağıt toplayıcı bir adam çöpe yanaşıp rızkını arıyordu. Bu manzarayı görünce, çocukluğumuzdan beri yağsa diye bütün bir sene dört gözle beklediğimiz karın, başkaları tarafından aynı duygularla özlenmediğini fark ettim. Ve bu hayatta biz ve bizim gibiler için hayat şartları o kadar zor olmamasına rağmen, elimizdeki nimetlere şükredemeyişimizi, başka insanları düşünüp onlar için elimizi taşın altına koymayışımızı da…

20170110_154932Karı bizim çocuklar da herkes gibi heyecanla bekliyordu; kar öyle bir şey ki beyazlığın insana verdiği huzur(bir buçuk yaşındaki ufaklık bile kar yağarken elini uzatıp kara doğru nasıl gülmeye başladı), sadece kartopu oynamak için sokaklara dökülen çocukların mutlu çığlıkları insana çok değişik duygular yaşatıyor. Fakat dediğim gibi bu romantizm bizim gibi iyi şartlar içinde olanlar için geçerli. Diğerlerini de düşünmek için ve dünyada sadece bizim gibi insanlar olmadığını anlamak ve bunları çocuklarımıza da anlatmak için içinde bulunduğumuz her fırsatı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Çocuklarımıza bu hayatta miras bırakabileceğimiz en güzel davranışlardan biri empati sanırım. Tam da karlar yağıyorken, “karlar düşer,düşer düşer ağlarken” birileri, bunların bilincinde olmak ve kendimizi o insanların yerine koymak. Şükür duygusuna her daim sarılmak ve bu şükür ile içinde bulunulan nimetin zekatını verebilmek…

Sokak hayvanları için birer kap yemek bırakın bu havada sokaklara diyorlar ya, çok haklı bir çağrı. Müslüman her canlıyı düşünür ve onların iyiliği için çalışır. Fakat öncelikli olarak adem olana, beşere dikkatleri çekmek gerekir. Montsuz, botsuz, atkısız beresiz çocukları ve onların ihtiyaçlarını da sokak hayvanlarına verdiğimiz önem kadar önemseyip dikkate alalım. Bizim çocuklarımızın, mevsimlik, kışlık, yağmurluk çeşit çeşit montları, renk renk model model atkı takımları, kara özel, yağmura özel çizmeleri botları varken, bunların birini bile bulamayan ve belki bundan dolayı kartopu bile oynayamayan çocuklar var. Büyük oğlan geçen gün bana “fakir çocuklar karla da oynayamıyor mudur” anne diye sordu. Biz dışarı çıkarken kaç kat giydiriyoruz düşünsenize. Biz ne yapabiliriz diye soruyoruz ya hani, stklar aracılığıyla maddi destekte bulunabiliriz. Böylece hiç tanımadığımız, ve belki de tanımayacağımız birini mutlu etmenin ecrini ahirette aldığımızda yaptığımız şuan için küçük olan bir maddi desteğin, ne kadar büyük karşılığı olduğunu göreceğiz. Bunun için güvendiğiniz stklara destekte bulunabilirsiniz. Akla karanın birbirine girdiği şu günlerde destek olacak bir stkya güvenemiyorsanız size Öncü Nesil İnsani Yardım Derneği’ni tavsiye edebilirim. (Öncü Nesil Derneği’nin Alparslan Kuytul ile uzaktan yakından alakası yoktur.)

Kar yağarken çocuklarınıza kar temalı kitaplar okumak için bir arayış içerisinde iseniz Felahkitap sitesi bizler için bir Kar Kitaplığı hazırlamış. İçerisinde çok hoş 10 kitap tanıtımına yer vermiş, faydalanmak isteyenler linke tıklayabilir.

Tablet, Telefon, Televizyon, Kısaca Ekran Bağımlılığı

Çizgi film ile başlayıp, tablet ile devam edip bilgisayar oyunları ile nihayete eren bir ekrana maruz kalma söz konusu şimdiki çocuklarda. Burada kafamı kurcalayan soru şu: Çocuğu ekrana biz mi bağımlı yapıyoruz, çocuk kendiliğinden bağımlı hale mi geliyor? Yani küçüklüğünden itibaren ona oyalanması için, vakit geçirip bizi -işimizi gücümüzü yapalım diye- rahat bırakması için, yemek yemesi için çizgi film izletmeyle başlatarak , sonrasında herkesin elinde görüyor bizde de olsun diyerek tablet alarak, bu zemini biz mi hazırlıyoruz? Yoksa, biz aslında ekran konusunda gayet bilinçliyiz de, çocuk başkalarından gördükçe birkaç kez başkasının evinde izledi diye mesela, ya da başkasının çocuklarıyla birkaç kez oyun oynadı diye birden bağımlı hale geldi de, o talep ettiği için biz pes edip yelkenleri suya mı indirdik? Bence her ikisi de cevap olabilir aileye, anneye ve çocuğun yapısına bağlı olarak.

Şunu belirtmeliyim ki bizim evde ekran bağımlılığı yok çok şükür. Bu nedenle bütün yazdıklarımı “senin tuzun kuru nasılsa” bakış açısıyla okuyabilirsiniz. Çünkü 2 yaşında ekranla tanışmalarından bu yana, her zaman kısıtlı erişim sağlayabildikleri, kontrolün ebeveynde olduğunu bildikleri, misafir varken ya da misafirliğe gidildiğinde oynanacak bir araç olarak görmediğimiz bir şey oldu her zaman bu ekran. Yani özür dilerim ama bu bağımlılığın oluşmamasındaki katkımdan dolayı mütevazilik yapamacağım.

Tutarlılık dediğimiz çocuk eğitiminin anahtar kelimelerinden birisidir ve burada çok işe yarar. Biz anneler olarak her ne kadar tutarsızlığımızı tutarlı hale getirme konusunda uzman olsak da, bazı konularda prensiplerimiz olduğunu bilirse çocuklar, birkaç kereden sonra artık zorlamıyor, üstüne gitmiyorlar. O kural artık, benimsenmiş oluyor çünkü. Bazı koşullara göre esneme payı olduğunu düşünürsek bizim evin kuralı cumartesi çizgi film günü olarak belirlendi, tablet de haftasonları oynanan bir tür oyuncak statüsünde.

935Çocuğunuzun bağımlı olup olmadığını nasıl anlarsınız? Aslında her çocuk ağlar, ister, tutturur, şansını dener anneyi ikna edene kadar ama bu hemen “bağımlılık” olarak adlandırılmaz bana göre. Ben gördüğüm kadarıyla bağımlılığı özetleyeyim. Bizim kızın Kuran okuma kutlamasında 15 çocuk filan vardı sanırım.Henüz bütün misafirler yeni girmişlerdi ki bir anda çocukların büyük çoğunluğunun bir çocuğun başında toplandığını gördüm. Neler olduğunu anlamak için yaklaştığımda çok şaşırdım; çünkü çocuğun elinde tablet vardı. Yani kutlama gibi birçok çocuğun bulunacağı bir yere annesinin tableti getirmiş olmasına mı üzüleyim, o kadar çocuğu gördüğü halde arkadaş olarak tableti seçen çocuğun haline mi bilemedim. “O Tableti almak zorundayım, bizim evimizin kuralıdır biz burada tablet oynatmıyoruz, hele bu kadar çocuk varken!” dedim ve çok şaşırdı çocuk. Ama bu bizim dedi, sizinse annene verebilirsin dedikten sonra çocuk bir daha tableti eline almadı ve bütün oyunlarımıza dahil oldu. Bu olaya mutlu olmaya çalışırken, tableti ele geçiren ve bütün kutlama boyunca annesinin yanında tablet oynayıp hiçbir oyuna karışmayan küçük kız kardeşi gördüm ve moral yine sıfırlandı. Üstelik henüz 3,5 yaşında olmasına rağmen. Ben bağımlılığı orada tanımladım, siz de kendiniz bunu bir şekilde tanımlayabilirsiniz. Uzman uzman, bilmiş bilmiş bağımlılık tanımları yapamayacağım, üzgünüm…

Bağımlı olsun olmasın çocukları ekrandan nasıl kurtarabiliriz? 2 yaşından önce ekranla tanıştırmamak en güzeli(Ama malesef çocuk sayısı artınca bunda biraz tavizler oluyor, her ne kadar o uyurken açmak isteseniz de diğerleriyle birlikte o da izliyor bazen).Sonrasında ben hafızasını doldurmaması için hep aynı şeyleri izletmenin mantıklı olduğunu düşünüyorum Belki saçma ama bilemiyorum içgüdüsel bir karar bu benim için. Bu yaşlardan itibaren belki günde yarım saat gibi opsiyon tanınabilir ama büyüdükçe yapabilecek şeyleri de arttıkça, ekranı bir oyalanma aracı olarak görmemesi daha doğru gibi geliyor bana. Tablet olayına gelince aslında ne kadar geç tanışsa o kadar iyi. Tamamen yasaklamayı doğru bulmuyorum,ben yasakçı zihniyete karşıyım. Bazı günler belirlenebilir, o günlerde elde edeceğini bilince zaten diğer günler tutturmuyorlar; çünkü umut fakirin ekmeği…Ayrıca haz öteleme adına da çok faydalı buluyorum ben bu uygulamayı, beklemeyi ve sabretmeyi öğreniyorlar. Bir de günleri bile erkenden öğrenmiş oluyorlar bu vesileyle. Tablet evdeyken devamlı gidip gelip şanslarını deneyip “bitanecik oynayabilir miyiz” diye çok yoruyorlarsa anneyi, tableti babayla işyerine gönderebilirsiniz. Belirli günlerde getirmesi kaydıyla. Müthiş çözüm oluyor, yok ki istese de alamayacak.

Bazı çocukların karakter itibariyle bağımlılıkları daha farklı oluyor. Açmazsan, vermezsen çıldırıyor, aşırı tepkiler veriyor ve ne yapsan dikkati dağılmıyor. Ama anne önünde sonunda pes ettiği için böyle oluyor diye düşünüyorum. Yani ağlar, ağlar, tepinir, bir süre sonra susar. İkinci gün daha az ağlar, üçüncü gün daha az derken annenin kararlılığı karşısında bu kez o pes eder mi acaba? (Güç savaşı gibi göründü böyle, savaşlar pes edenler kazananlar filan ama öyle değil valla)..Denemek lazım, bence eder. Anne bir çizelge hazırlayarak bu bağımlılıkların önünü alabilir bence. Yine Kurani bir metot uygulayarak tedrici yöntemle azaltarak başlamak gerekir. Her gün saatlerce çizgi film izleyen bir çocuğa mesela, haftada bir gün ya da belli günler demek yerine önce gün içindeki izlemeleri azaltılabilir. Tablet için de aynı şey geçerli. Alternatif üretmek demişken, yerine eğlenebileceği, sevebileceği alternatifler koyarsak güzel olur. Ayrıca misafir evinize geldiğinde çocuğu hemen çantadan tablet çıkarıyorsa, çekinmeden uyarmanızda fayda var. Ben eğer çocuğu ikna edemezsem, anne de çok oralı olmazsa benim çocukları uzaklaştırıyorum tabletten. Misafir anormalliği fark edince (yani benim çocuklar kendi başlarına odada, çocuk kendi başına koltukta elinde tablet) kendisi çocuktan alıyor tableti.

Benim açımdan başka çocukları gördüğü halde eline hemen tableti alan ve ona sıkı sıkı yapışan bir çocuk korkunç bir tablo. Çocuğa büyük bir zulüm gibi geliyor. Çocukların en güzel en verimli çağları ekran başında geçiyor, yazıktır. Kendimize gelmenin, silkinmenin zamanı geldi de geçiyor bile, zararın neresinden dönersek kardır; Bunlar bu ümmetin çocukları, dünyayı onlar  kurtaracak inşaAllah, ekran karşısında heba edelim diye verilmedi bu nimetler bize…

herkese-tvBu arada çocukların ekran bağımlısı olmasında tek suç onların mı? Ellerinde devamlı telefonla sosyal ağlarda dolaşan anneler, eve geldiğinde elinde telefon ya da tv kumandası ile dolaşan babaların onlarabu şekilde model olarak öğretilen bir alışkanlık haline getirmediğini de söyleyemeyiz değil mi? Ev sahibi kapıyı kilitlememiş eyvallah ama hırsızın da hiç mi suçu yok?!