Ahlaki Eğitim

Ayet ve hadisle konuşmak nedir bilir misiniz? Çocuklarımıza kazandırmak istediğimiz her ahlaki özellik için Kuran ve sünnete başvurmak demektir. Hani hep “Bir Ayet Bir Hikaye, Hadis Bahçesi” türünden kitaplar okuyoruz ve size de bu sayfada bu kitapları tavsiye ediyorum ya, Müslüman bir anne olarak öncelikli hedefimiz çocuklarımızı İslami bir çerçeveye oturtmak olduğu için böyle yapıyoruz. Çocuk kardeşine vurduğunda “asıl güçlü güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiğinde öfkesini yenendir”  hadisini söylemek gibi, hakaret ettiğinde “güzel söz dalları göğe yükselen güzel bir ağaç” mealindeki ayeti hatırlatmak gibi, sıkıldığında bunaldığında ve sabrı taşmaya başladığında “Allah sabredenlerle beraberdir” demek gibi…Sonra bir gün çocuk tam kardeşine vurmak için elini kaldırdığında vazgeçer ve dönüp “gördün mü anne, ben öfkemi yendim şu anda” der. Bu Peygamber sünnetinde çocuk terbiyesidir; bu, aslolan İslam fıtratını beslemek, hayatına ve ahlakına Kuran ve sünnet çerçevesinde şekil vermek demektir. Yani bazı annelerin yanılgıya düştüğü gibi, bu durum, çocuğu İslami bir referans kullanarak korkutmak değildir. Öyle olsa idi Peygamber (s.a.v.) uygulamazdı bu metodu. Öyle olsa Lokman(a.s.) evladına öğüt verirken Allah’ın her yerde kendisini gördüğünü, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğini söylemezdi.

Bütün bu örneklerde görüldüğü üzere, çocuğu asla Allah ile cehennem ile ve azap ile korkutmak yoktur. Bunlardan önce zaten sevgisini kalbine aşılamak için çabaladığımız insan Peygamber(s.a.v.)’den sözlerle ve kendisini yaratan Rabb’inin ayetleriyle yön vermeye çalışmak vardır. Geçenlerde büyük oğlanı bir konuda uyarınca “bu konuda bir hadis var mı” diye sormuştu bana. Çünkü tuvalete hangi ayakla gireceğimizden, namazı nasıl kılacağımıza dair büyük küçük hemen her konuda bizim dinimizin bize söyledikleri var, yön göstermesi var. Bizi başıboş bırakmıyor dinimiz. Ve biz ahlakımızı “Allah Rasulü’nde sizin için güzel örnek vardır” ayeti uyarınca Peygamber(s.a.v.)’e göre şekillendirmeye çalışıyoruz. Öyleyse çocuklardan da önce kendi hayatımızın bu yöne evrilmesi için çabalamamız gerekir. Bir çocuğa ayet ve hadisle konuşabilmek için önce kendimizi bu konuda eğitmemiz lazım. Boş bir sürahiden bardağa su doldurmak mümkün mü?

Söz yine dolup dolaşıp aynı yere geliyor değil mi? Çocuklarımızı nasıl İslam üzere yetiştirelim değil asıl soru. “Kendimizi nasıl İslam üzere ve Allah’ın razı olacağı bir doğrultuda eğitelim” olmalı aslı. Bu yüzden de sıkça meal ve hadis okumaları yapmalı (hadisler şerhli olmalı elbet). İlmi sosyal medyadan değil, kitaplardan öğrenmeli…

Reklamlar

TUTARLI TUTARSIZLIK

BİR KERE “HAYIR” HEP “HAYIR” MIDIR?

Özellikle ilk bebeği olan, daha iyi annelik yapabilmek adına sürekli kitaplar okuyan anneler, kitaplarda karşılaştıkları ifadeleri iyice bellemeye çalışıyorlar. Okudukça, çocuklarına bunları zamanı geldiğinde uygulayacaklarını, teorideki bilgilerini pratiğe dökebileceklerini düşünüyorlar. Böyle bir “epey şey biliyorum artık ve uygulayacağım” modu hakim anlayacağın. Sonra o çocuk büyümeye başlıyor, uygulamak istiyor ama bakıyor ki durum öyle kitaplarda yazıldığı gibi olmuyor. Ya çocuk buna müsait değil, ya annenin o anki psikolojisi buna müsait değil, ya da içinde bulunulan o anki koşullar. Bu yüzden ilk çocuk genelde  “deneme tahtası” oluyor bildiğin. Bir öyle bir böyle davranışlarla arada debelenip duruyor anne de çocuk da. Oysa biraz da annelik içgüdülerine güvense, biraz da empati yapmaya çalışsa, biraz da okuduklarını bir kenara koyup çocuğunu tanımaya çalışsa…

Eskiden sadece kitaplar okuyarak öğrenilmeye çalışılan bu zorlu annelik mecrası, şimdi sosyal medyanın etkisiyle daha da zorlaştırıldı. Herkesin her şeyi bildiği, ahkam keserek konuştuğu/yazdığı bir ortam ve kendi hayatından örneklerle sunduğu için insanlara daha “uygulanabilirmiş” gibi geliyor. Kitaplardan daha farklı, daha ulaşılabilir ve daha inandırıcı!

Bunların içinden, çocuğa “hayır” deme meselesini ele alalım bugün mesela. Birkaç gündür bununla ilgili farklı hesaplarda dikkatimi çeken yazılar oldu. “Bir kere hayır dediğin bir şeyi yaparsan, çocukta bu alışkanlık haline gelir” minvalinde yazılardı bunlar. (Ki bugünlerde rastlamış olmam, bunların yıllardır konuşulan bir konu olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.) Bir annesiniz, çocuğunuza bir konuda hayır diyorsunuz, ısrar ediyor, geri dönmüyorsunuz. İçinizden geri adım atmak geliyor belki ama yapamıyorsunuz. Çünkü korkuyorsunuz, geri adım atarsanız, bundan sonraki bütün “hayır”larınızda şansını zorlayacak! Bir de şunu düşünün. Bir eşsiniz, kocanız size bir konuda hayır diyor, çok istiyorsunuz ama adam bir kere hayır dedi ya, dönmüyor asla. Biliyor ve ısrar edemiyorsunuz, hiçbir açık kapınız yok, umudunuz yok yani. Ama siz çok istiyorsunuz, kendinizce mantıklı açıklamalarınız var ama adam dinlemiyor bile. Ona ne ki sizin mantıklı açıklamalarınızdan! O bir kere “hayır” dedi olay bitti. Tamam, şimdi kendinizi o çocuğun yerine koyduysanız dağılabiliriz…

Yine de dağılmayalım, konuya devam edelim. Pedagojide bir kavram vardır: Tutarlı tutarsızlık. Kaçınmamız gereken şey, hayır dediğimiz bir şeye bir daha asla evet dememek değil, işte böyle tutarlı tutarsızlık örneği sergilemek. Nasıl mı? Yapı olarak hayır demeye endeksli ama ikna edilmeye de bir o kadar yatkınsınız diyelim. Çocuk bir şeyler istediğinde önce hayır diyorsunuz, sonra ya ısrarlara dayanamıyor ya da mantıklı açıklamalar karşısında anti-tez üretemiyor ve evet diyorsunuz. Ama bunu öyle sıklıkla yapıyorsunuz ki bu tutarsız tutumunuz konusunda çok TUTARLISINIZ. Çocuk da saf değil ya, çözüyor sizi. O zaman krizler başlıyor işte. Bir dahaki “hayır”lar çok bir işe yaramıyor artık.

Yoksa öyle anlatıldığı gibi çocuğa 5 sene önce bir kere hayır dediğim bir şeye izin vermişim, onun izini sürüyor durumu yok yani. Ya da hayır dedim ya, şimdi izin verirsem hemen alışkanlık haline gelir durumu da yok. Bazen hayır demeniz gerekir ama şartlar onu evet’e evirir. Önemli olan bunun sıklığıdır, aksi takdirde anne kendini sürekli baskı altında hissediyor. Hayır demiştim di mi ben, o zaman asla dönmeyeyim! Neden esnek olmayasın ki anne kişisi?

Bunlar hep çocuğun üzerinde otorite kurma merakından. Bakın, karısına bir kere “hayır” deyince geri dönmeyen eril kişilere, prensip sahibi değil, kibir sahibidir ancak. Otoritesine halel gelmesinden korkar çünkü. Bu adama gıcık olursun da, kendin aynısını çocuğa yapınca MÜKEMMEL ANNE olursun. Neden? ….

Hadis Okumaları-1-

“Siz de çok yumuşaksınız, arada bir kabadayı olacaksın, öyle hep yumuşak olmaz” dedi 9 yaşına girmek üzere olan oğlan çocuğu.

“Benim iman ettiğim Peygamber(s.a.v.)’in ahlakı böyle değildi, o her zaman yumuşak sözlü idi. Öyle ki Allah ayetinde eğer böyle yumuşak sözlü olmasaydı, etrafındakiler dağılıp giderdi buyurur. Sadece Müslümanlara karşı değil, müşrik toplumun bireylerine karşı da yumuşak sözlü idi ki hidayet bulmalarına böylece vesile olabilirdi. Zaten Müslümanlar kendi aralarında birbirlerine merhametli, azılı kafirlere karşı şiddetli olurlar ancak” dedim…

Sustu, rol model çok büyük bir yerden gelmişti, buna diyecek bir şeyi, itiraz edebilecek bir cümlesi yoktu. Çünkü şeytan/nefs/ego ve kibirden çok uzaktı o yaşta. Yetişkinlere yaptıkları yanlışlar konusunda uyarıda bulunmak istediğimizde bir hadis sunarsak, bir sünneti hatırlatırsak “ama” ile başlayan cümleler kuruyorlar hemen. O öyle yapmış AMA, o zaman devir farklıydı, insanlar farklıydı, ortam/şartlar farklıydı ve daha nice nice AMAlar… İşittik, itaat ettik demekten çok uzak bir pozisyonda duruyorlar çünkü. Şeytan/nefs/ego ve kibir iş başında…

Bu neden kaynaklanıyor biliyor musunuz? İmandaki eksiklikten ve bir önceki yazıda konuştuğumuz konudan yani yanlış İslam algısından. Oysa bir çocuğun saflığıyla Peygamber(s.a.v.)’i sevebilmek demek, o imana ihlasla sahip olabilmek demek. O(s.a.v.) dediyse tamamdır diyebilmek…

Bunun için çocuklarımızı yetiştirirken en çok dikkat etmemiz gereken nokta, Peygamber(s.a.v.) sevgisi olmalı. Çünkü o da bizim gibi bir beşerdi. O bizim önümüzde örnekti, bizim gibi yiyen, içen, tuvalete giden, alışveriş yapan, evlenen ve çoluk çocuk sahibi olan bir Beşer, en hayırlısı beşerlerin. Hani soyut kavramları anlayamıyorlar deniliyor ya psikolojide, buyur en güzelinden SOMUT bir kavram, bir örnek sana. Sun çocuğuna O(s.a.v.)’nu. Ama unutma ki bunu yapabilmen için, senin de O’nu tanıyor olman gerekir, hayatında örnek alıyor olman, davranışlarını insani ve İslami olarak O’na benzetiyor olman gerekir. Bunun yolu da sıklıkla hadis okumaktan ve siyer ile O’nu tanımaktan geçer. İnsan tanımadığı, bilmediği birini gerçek manasıyla sevemez. Çocuk da öyle, sevsin istersen O’nu, çokça anlat, çokça bahset O’ndan.

Soruyorlar bazen nasıl ders yapalım çocuklarla diye. Rasulullah (s.a.v.) hayatın içinde zaten, her hareketimizi O’na uydursak, O’nun izinden gitsek, sık sık da bunu bulduğumuz her fırsatta sözlü olarak dile getirsek, en güzel dersi işlemiş oluruz…

Gerçek İslam Anlayışı

Bizim Müslüman anneler olarak çocuklarımıza öğreteceğimiz en temel düstur, Kuran ve sünnete uygun gerçek İslam anlayışı olmalıdır. Hani çocuklarımıza diyorum ama, evokulumuz’un gayesi annelik yolculuğumuzda insan olarak, Müslüman olarak önce kendimizi terbiye edip eğitmek olduğu için, işe kendimizden başlasak daha doğru olacak kanaatimdeyim. İçinde bulunduğumuz çağın en kötü yanı, İslam algısının bozulmuş olması maalesef. Etrafta belki başörtülüler, namaz kılanlar, sakallı oğlanlar çoğaldı(ki onlar da zaten tarz şeklinde kirli sakallı ama kızlarınki de tesettür değil ya zaten) ama Peygamber(s.a.v.)’in bize hayatıyla/yaşantısıyla örnek olarak miras bıraktığı gerçek İslam yok olmaya başladı. Mesture bir bayan ile olmayan arasında zahiren başındaki bir çaputtan başka fark kalmadı mesela. Başörtü, yapabileceği hiçbir iş için ona engel gibi gözükmedi. O da hemcinsi olup tesettüre bürünmemişlerin yaptığı her eylemi yapabiliyor şu anda. Bu durum, sadece gerçek manada tesettürlü olmayanlar için değil, peçesine varana kadar zahiren tesettürü hakkıyla yerine getirenler için bile böyle. Gözlerini süze süze resimler paylaştığında, övgüler alıp bununla mutluluktan havalara uçan bir kesimden bahsediyorum. Vücudu hakkında konuşulduğunda bundan mest olan, hayâ duyamayan insanlardan. Neresini ne kadar örttüğünün bu durumda bir anlamı kalıyor mu? Hayâ imandandır demiyor mu bizim Nebimiz bize (s.a.v.)?

Çağ diyorum, çünkü haramlar insanın nefsini öyle kuşatır ki, kendini bir anda içinde buluverirsin. 35-40 yaşından sonra başındaki örtüyü çıkarıp, “aslında ben buymuşum, bu olmalıymışım” demeye başlayan insan sayısı git gide çoğalıyor. Üstelik bunların birçoğu ya kendileri ya da anne babaları zamanında 28 Şubat mağduru olmuş, başörtüsü zulmünü yaşamış İslamcı tayfanın insanları. Neden? Çünkü şeytan her daim peşimizde, haramlar İslam kisvesi altında bile öylesine yaygın; çünkü biz asr-ı saadeti değil, ahir zamanı yaşıyoruz.

Kompleksli Müslüman kardeşlerimizin sayısı da epey artıyor. İslam’a uygun olmayan yaşantı içindeki insanları uyarmamız gereken yerde, poh pohluyoruz. Gittiği yolun yanlışlığı bizi zerrece ilgilendirmiyor çünkü biz fazla HUMANİSTİZ. Ayrıca psikoloji/sosyoloji/felsefe gibi alanlarda öyle bilgili ki hayran oluyoruz. Kaç ayet bildiği, kaç hadisi hayatına geçirdiği bizi ilgilendirmiyor. Zaten de ayet ve hadislere öyle manalar yüklüyor ki hayranlığımız da artıyor o kişiye karşı. Bunca alimin, müçtehidin düşünemediğini düşünebilmiş(!), bakamadıkları yerden bakabilmiş(!) hatta daha da ileri gidip müteşabih ayetlere bile el atabilmiş. 1400 senedir doğru anlaşılmayan hadis ve sünnet ilmine bile yepyeni bir bakış açısı getirmiş. Alkış… Bu insanlara paye veriyor olmamız İslam’ın özüne zarar vermeye devam ettiği gibi, dini tam olarak anlayamayan insanlar için de “demek ki bu da olabilir” algısı oluşturarak yanlışa öncülük edilmiş oluyor. Ve kitle, giderek büyüyor.

Bir de meşrulaştırıp yaygınlaştırmak var elbette. Birileri yaptıkça, göz alıştıkça, diğerleri bunu yapmaya başlayıp bir kısmı da destekledikçe artıyor yanlışlar. Şule Yüksel’in bir röportajını izlemiştim çok uzun yıllar önce. “En büyük pişmanlığım, bu sıkmabaş modasını başlatmak oldu” diyordu. “Tesettür nefsime zor geldiği için, izlediğim bir filmden etkilenerek böyle küçük eşarpla da olabilir diye düşündüm. Benim gibi nefsine zor gelen herkes de öyle yapmaya başladı ve giderek yaygınlaştı” nev’inden şeyler söylüyordu (Pişman olup tevbe yolunda olduğu için Allah açtığı bu çığırdan dolayı onu affetsin. Amin). Şimdi gelinen noktaya bakıyorum. Bizim üniversite yıllarımızda sahneye gitarla çıktığı için haber olmuştu bir arkadaş. Başörtü ve gitar hiç yakışmayan bir ikili idi. Çok dikkat çekmiş ve yadırganmıştı. Aradan geçen 10 sene içerisinde öyle bir evrim geçirdi ki başörtüsü, başörtülü kızlar ve bunların getirdiği İslam anlayışı. Bugün de belki böylesi bir görüntüyü yadırgayacak olanlar olsa da savunucusu hatta örnek alıp aynı yoldan gidenleri arttı.

Bu durum, çocuklarını İslam üzere yetiştirmeye çalışan anneler olarak bizi çok korkutuyor. Çünkü bozulan en önemli şey, beyinlerdeki/zihinlerdeki İslam algısı. “Bunca haramdan çocuklarımızı nasıl koruyup, onlara İslam’ı anlatacağız” diyordu bir arkadaş endişeyle. “Çocuklarımızı bir kenara bırakalım, imanın kor ateş gibi elimizde durduğu şu devirde kendimizi nasıl koruyacağız esas” dedim. Din artık çok rahat yaşanıyor, başörtüsüyle her yere girilebiliyor diye düşünen ve gevşeyen Müslümanlar mücadeleyi çoktan bıraktı. Yetişkinler bile etraflarını çevreleyen bu gevşeme ve haram ortama dayanamayıp dinlerini, yaşantılarını, geçmişlerini, örtülerini bir kenara bırakıyorken çocuklarımızı nasıl koruyacağız demek ikinci aşama oluyor. Seni de çekiyor çünkü bu çark içine. Herkes yapıyor, paylaşıyor, sosyal medya haramı meşrulaştırma işini abartıyor, “ne olacak ki canım”la başlıyorsun. Ve neler olacağını tahmin bile edemiyorsun. Sonra bakıyorsun ki başörtülü bir kadın olarak “abla ne güzelsin gözümü senden alamıyorum” diyen takipçine (bayan ya nasılsa) göz kırpıyorsun, peçeli görünüyorsun ama “kaşlarını aldırdın mı orijinal mi” diyen takipçine hiç ellemedim diye hava atabiliyorsun. Bir karış sakalın var ama eşin yanında arz-ı endam ederken sen aşk dolu bakışlarınla ona yan yan bakarak, çaktırmadan selfie çubuğuyla resminizi çekip “Allah herkese dininin yarısını böyle tamamlamayı nasip etsin, hatunum, canım ciğerim” yazabiliyorsun.

Çünkü hiç ayet hadis okumadığın gibi, hiç siyer de okumamışsın. Bir Peygamber (s.a.v.) hayatı nasıldı, eşleri nasıl yaşadı, sahabeler bize nasıl örnek oldu, hayâ imandandır derken neyi kast etti Allah Rasulu(s.a.v.) anlayamıyorsun. “Kızım yanımda misafirlerle geldim, perde arkasına geç” diyen bir Rasul düşün kızı Fatıma’ya. Eşiyle yürürken akşam karanlığında, sahabeden birilerine rastlayınca fitne olup yanlış anlaşılmasın diye eşinin koluna giren bir Peygamber düşün. “Öldüğümde bile vücut hatlarım kimseye belli olmasın, beni çıplak yıkamayın ve bir tabut içinde götürün mezarlığa” diyen bir Peygamber kızını düşün. Ve nicelerini…

Kendimiz, biz, iğne… Sonra çocuklarımız, sonra başkaları, sonra çuvaldız…

 

Anlamak – Anlayışlı Olmak (2)

Aslına bakılırsa, çoğu zaman çocukları anlamaya çalışmıyoruz. Davranışlarının altında yatan o duyguyu keşfetmeye çalışmak yorucu geliyor. Bazen de davranışa görünür bir nedeni yakıştırıp, derinlere inemiyoruz. Mesela çocuğun kardeşi oluyor, hareketleri değişiyor, alt ıslatma başlıyor geceleri diyelim ki. Hemen diyoruz ki “kıskançlıktan yapıyor.” Oysa belki onu korkutan başka nedenler var bunun altında yatan. Bir film karesinden, duyduğu bir şeylerden etkilendi belki? Anlamaya çalışmak, hakikaten derin mevzu.

Bazen de çocuğun bunu çocuk olduğu için yaptığını anlamaya çalışmıyoruz. “Neden vuruyorsun insanlara oğlum” demiştim küçüklüğünde bir gün benim şimdiki büyük oğlana. “Durduramıyorum anne kendimi, içimde bir şeyler var durmuyor” demişti bana. Oysa Bu çocuk Yaramaz diye yaftalamak en kolay olanı; sonra, ver cezaları gitsin. Anlamaya çalışınca, çocuğun karakteri, yapısı ve fıtratı ortaya çıkıyor da aynı zamanda. Sonrası bize çok iş düşüyor işte. Belki de bilinçaltımızda bundan kaçınıyoruz kim bilir, bize iş düşmesin, bildiğimiz yolda devam edebilelim diye gerçek nedenlerin peşine düşmüyoruzdur.

Çocuk ergenliğe doğru adım attıkça, hareketleri huyları değişmeye başlıyor. Biz henüz o konuya gelmedik ama iki yaş sendromunu çetin bir biçimde yaşamış bir insan olarak, hakikaten “bu çocuğa ne oldu birden bire böyle!” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bunun ergenlik döneminde de böyle olduğunu düşünüyorum. Davranışlarına tahammül etmek her ne kadar zor olsa da, sebebini bildikten sonra insanın kendini frenlemesi ve karşı davranışına şekil vermesi daha kolay olacaktır zannımca. Çocuk büyüyor, BEN oluyor, BEN’i ispat etme çabasına giriyor ve kendini sadece etrafındakilere değil, öncelikle kendine ispat etmeye çalışıyor…

Şimdi mevzunun daha can alıcı noktasına gelelim. Yazıyı buraya kadar okuduysanız, işin “anlamaya çalışmak” kısmının bile ne kadar zor ve yorucu olduğunu fark etmişsinizdir. Öyleyse, “anlamaya çalışıyoruz işte, daha can alıcı noktası nedir bunun” diye sorabilirsiniz: Anlayışlı olmak! Ben bu ikisinin arasındaki ayrımı, yaşadığım pek çok olay neticesinde yeni yeni fark ediyorum. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak, ergen bir çocuğun davranışlarının altında yatan nedeni anladık diyelim ki. Ama bu anlama eylemini anlayışa dönüştürmek öyle zor ki. Madem bunun sebebi bu, öyleyse bana da sabretmek, alttan almak, nasıl davranmam gerektiğini öğrenmek ve anlayışlı olmak düşer diyebilmek… Bir ergenin hareketlerindeki değişimi “şımarıklık, çocukluk, küstahlık” diye değerlendirenler hariç, çoğu kişi onu anlar, büyüme sancıları olduğunu bilir ama yine aynı çoğunluk o çocuğun hareketlerine anlayış gösteremez. İşte bu nedenle anlamak ve anlayışlı olmak arasında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

Çocuk can sıkıntısından gittiğin bir mekânda huysuzlanıyor, anlıyorsun sebebini. Ama o an göstermen gereken tavrı gösteremiyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir. Kardeşini kıskandığı için emziğini sürekli ağzına sokuyor, emeklemeye çalışıyor vs. gibi hareketler yapıyorsa, nedenini anlarsın ama “sen bebek misin, çıkar o emziği ağzından, düzgün yürü, düzgün konuş” vs. dedikçe anlayışlı olamıyorsun demektir. Çocuk seninle inatlaştığında gidip senin çok sevdiğin herhangi bir şeye zarar verdiğinde, onun bunu inadından yaptığını anlarsın da “kendini ispatlamaya çalışıyor bana, benlik savaşına girdi şu an” diyemiyor, doğrudan kızıyor, bağırıyor hatta vuruyorsan, anlayışlı olamıyorsun demektir ve buna yüzlerce örneği sen ekleyebilirsin…

Dönelim tekrar insan ilişkilerine. Eşin işten kızgın/yorgun geldiğinde ve sana kaba davrandığında “herhalde canını sıkan bir şeyler olmuş” diye düşünürsen onu yargılamış değil, anlamaya çalışmış olursun. Ama mevzuyu anladığın halde, ona karşı sen, alttan alır bir tavır sergilemez ve onu rahatlatmaya çalışmazsan anlayışlı olmamış olursun. Bunu, genele yayabiliriz. Akraba, komşu, arkadaş bütün ilişkilerimize…

Özetle, anlamak ve anlayışlı olmak mevzusunu çocuklarımızla olan ilişkimiz açısından değerlendirirsek, çocuklardan daha büyük, daha önemli bir işimiz yok bizim. Diğer meseleler, bizim onları anlamamıza ve anlayışlı olmamıza engel olacaksa, diğer meseleleri çözümleyip rafa kaldırmamız gerekir. Çünkü bizim önceliğimiz, geçmişimiz, geleceğimiz ÇOCUKLARIMIZ…

Anlamak – Anlayışlı Olmak (1)

Anlamak ve Anlayışlı Olmak Arasındaki İnce Çizgi

İnsanları anlamaya çalışmak, büyük bir çaba gerektirir. Doğrudan yargılamak, hareketlerini eleştirmek, altında yatan nedenlerin ne olabileceğini sorgulamadan yaftalamak, hatta bazen gıcık olmak, bu gıcık oluşlardan sebep o insanla arana büyük bir set çekmek en kolay olanıdır. İkinci aşamaya geçmek, savaşçı ruh halinin gereğidir Doğan Hoca’nın da vurguladığı gibi. Neden bu şekilde davranıyor, bana neden bunu yapıyor ve neden bugün mesela? Sizi asla anlamaya çalışmayan insanlara karşı içinde bulunduğunuz ruh halini düşünerek başlayalım meseleyi anlamaya. Bir arkadaşım yaşadığı bir olaydan bahsetmişti. “Kayınvalideme şu 9 senelik evliliğimde bir kez saygısızlık etmedim, evime her geldiklerinde ikramsız geri çevirmedim ve hep güler yüz gösterdim. Bir gün ben çok kötü idim (ruhen diyor burada), evimize geldiklerinde suratım asıktı ve kalkıp bir şeyler hazırlayacak halim yoktu. Dönüş yolunda beni kayınpederime çekiştirmiş, oysa bana bir kez bile senin neyin var böyle bugün kızım demedi”… Çünkü anlamaya çalışmaktansa, “gelin kısmı işte” diyerek yaftalamak, ötekileştirmek, hemen arkadan dedikodusunu yapmak daha kolaydır. Başkalarının içinde bulunduğu ruh halini düşünüp kafa yormaya ne gerek var BEN varken, BENİM dertlerim varken(!)

Biz İYİ bir insan, iyi bir Müslüman olmaya çalıştığımız için bizim “anlamaya” herkesten daha çok ihtiyacımız var. İnsanları anlamak emin olun ki en başta bize iyi geliyor. “Onun karakteri öyle olduğu için öyle davranıyor, öyle görmüş başka türlü davranmayı bilmiyor, yaşadığı sıkıntılar onu bu hale getirmiş olabilir ben olsam yerinde kim bilir nasıl davranırdım” gibi cümleler beynimizde dönüp durdukça anlamamız kolaylaşıyor. İnsan ilişkilerinde “anlamaya çalışmak”, çok büyük bir etkendir. Empati duygusu da böylece gelişir. Karşımızdakine karşı olumsuz duygular, nefret ve hatta kin beslememizin önüne bir set olarak çekiliverir. Karı koca ilişkisinde, akraba komşu ilişkilerinde, anne-babalarımızla kurduğumuz ilişkide bu böyledir. Çocukken babamı hep yargılardık mesela, ta ki bir gün dayısı “bütün çocukluğu dağlarda koyun güderek geçti, insanlara nasıl muamele edileceğini bilmiyor, herkesi koyun gibi güdebileceğini ve dahi hayvan terbiye eder gibi dayakla terbiye edebileceğini düşünüyor” dediği ana kadar. İşte o zaman, henüz 3-4 yaşlarında tarlanın orta yerinde annesi yanı başında burnundan kanlar gelerek veremden vefat eden bir çocuk beliriverdi gözümün önünde. Annesinin yüzünü hiç hatırlamayan, tek hatırladığı şeyin annesinin öylece yere yığıldığı büyük ağabeyinin başucunda hıçkırarak ağladığı sahne olduğunu söyleyen küçücük çocuk… Anlamaya çalışmak bir başka insanı, böyle böyle başlıyor… (elbette insanların yaşadıkları, onların KÖTÜ olmasını gerektirmez, kadere iman eden ve Allah’a tevekkül eden insanlar için bu durum zaten çok varılası bir son değildir belki. Fakat burada kastım, karşımızdaki kişi kötü de olsa, yaptığı bizi incitse de, anlamaya çalışmak kısmı. Diğer kısım, apayrı bir konu).

Çevirelim çarkı çocuklarımıza şimdi. Onları anlamak için ne kadar çabalıyoruz? Yaptıkları davranışları doğrudan eleştiriyor ve hemen kızıyor muyuz? Yoksa “neden” diye soruyor muyuz? (Devamı gelecek…)

Keşif…

Kütüphaneden geliyorduk, sitenin bahçesine girince bir anne ile kızı gördüm. Kız iki tekerlekli bisiklete alışma turları yapıyordu belli ki. Anne yolun az aşağısında bekliyor, kız yukarıdan bisikletle ona doğru geliyordu. Anne “yavaş yavaş, korkma korkma” filan diyerek bisikleti tutmaya çalıştı kızı düşmesin diye. O an bir hengâmeye kapıldılar ikisi de ve kız bisikletle birlikte yana doğru düştü. Anne de bu arada dengesini kaybederek epey sendeledi ama düşmedi neyse ki. Sonra anne birden kızına bağırmaya başladı: “Korkma diyorum ne korkuyorsun, tamam anlaşıldı sen bu işi beceremeyeceksin, iki tekerlekli bisiklet faslı bitmiştir senin için, kaldırıyoruz bisikleti” gibi onlarca cümleyi aynı anda sarfediverdi. Kızcağız da “hayır anne bitmedi bitmedi” diyerek savunmaya geçtiyse de, anneyi ikna edebilmiş görünmüyordu hiç…

Bu olayı pek çok yönden analiz edebiliriz ama öncesinde şunu söylemek isterim doğrusu. Hepimiz şimdi bu anneyi yadırgadık ve kınadık değil mi? Yaptığının insani açıdan ve pedagojik olarak ne kadar yanlış olduğu ortada. Biz böyle hata yapmazmışız gibi görüverdik bir anda bu olayı. Oysa bizlerin de gün içinde çocuklarımıza karşı onların içinde yara açacak öyle davranışlarımız oluyor ki… Belki bu denli büyük değil, belki gözümüze görünmüyor ve belki de en kolayı karşımızdakinin hatasını görüp eleştirmek oluyor. Oysa insan insanın aynasıdır değil mi? Ne zaman ki bir annenin çocuğuna olan böylesi davranışlarına şahit olurum, aynaya baktığımı hisseder, bir durup sorgularım anneliğimi. Dışarıdan baksam bana, bu anneye baktığım gibi, neler görürüm acaba?

Bir gün markette bir anne, çocuğunun yanında çocuğu için reyon görevlisine “insan evladına gıcık olur mu? Ben gıcık oluyorum buna” dedi. Bunlar çocuk için hele ki onun yanında söylenmeyecek sözler değil mi? Çocuğun psikolojisi için ne kadar yanlış ve acı. Peki, annenin psikolojisi? Bir anne olarak böyle bir cümle kurabilecek duruma onu neler getirdi acaba? Ve hem böyle düşünüp, hem de sonra böyle düşündüğüne üzülüp kendine kızmıyor mu dersiniz? Kendine karşı öfke dolmuyor mu ben nasıl bir anneyim, bu nasıl bir çocuk diye? Bu kısır döngünün içinde nasıl sağlıklı kalabilir bir kadın, bir anne…

Ben dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum dostum… “İçindeki çocuğun yaralarını sarmadan, kendi çocuğunu iyileştiremezsin.”

İşte bu yüzden soruyorum: Siz bir dışarıdan bakmayı denediniz mi hiç kendinize? Başkalarının gözüyle nasıl gözüktüğünüzü değil, bir çocuk Ayşe, Fatma olarak kendinizi nasıl gördüğünüzü soruyorum. Kendi çocukluğunuz sorgulasın yetişkinliğinizi. Ben çocuğuma “korkaksın, böyle öğrenemezsin bisiklet sürmeyi” derken, kendimde gördüğüm nedir mesela? Mükemmeliyetçi bir insanım ve başarıyı her şeyin önünde görüyorum da, başarısızlığa tahammülüm yok mu? Bir korku kültürü ile büyüyerek kendimi başkalarına ispata çalıştığım için, BEN olarak değer görmedim ve yapıp yapamadıklarım hiç dikkate alınmadı mı? Bir kompleks içerisindeyim ve elaleme karşı ispat çabasındayım da “yapamıyor baksana çocuğu” diyeceklerinden mi korkuyorum? Sabır denen şey benim yakınımdan geçmiyor mu? Deneye yanıla öğrenileceğini ben hayatımda hiç tecrübe etmedim, buna fırsat verilmedi mi?

Anne orada, çocuğun yanı başında duruyorken, ona cesaret vermesi gerekirken korku aşılıyor. Oysa o anne orada! O kadar iyi bir anne ki aslında, herkes kadar. Çünkü orada! Git kendi başına öğren dememiş, düşer ve bir yeri incinir diye korkmuş belli ki. Kızına destek olmak istemiş, hemen ORADA yer almış. Bisiklet aşağı doğru gelirken de düşmesinden endişe ederek, onu durdurmaya ve bisikletin hızını kesmeye çalışmış. Çünkü ben olayı dışarıdan izleyen biri olarak çocuğun içinde bulunduğu duruma üzülsem de, annesi kadar ona merhamet ve sevgi besleyemem. Anneler çocuklarını koşulsuz sever evet, her daim yanlarında dururlar ama hareketlerin de bu sevgi kadar doğru ve gerçek olması gerekir. Bu sevgi kadar doyurucu, bu sevgi kadar kalbe dokunucu olması gerekir. Aksi halde ORADA olmak, çocuğa fayda değil, zarar verecektir. Sonra ben ne yaptım ki diye soruyoruz çoğu zaman. Hep yanındaydım, hep destek oldum, hep onun iyiliğini istedim. Ama metodun yanlış olduğunu keşfedemedin be anne…

İşte bu yüzden şimdi “ne yani annelerimiz psikoloji mi biliyordu, biz deli mi olduk, neyimiz var” diyen nesle kızıyorum. Çünkü anne babanın hatalı davranışları insanı psikopat yapmaz hemen evet, şizofreni filan gibi uç rahatsızlığınız yoksa durumun size hiç yansımadığını da düşünebilirsiniz. Çünkü psikoloji eşittir delilik, psikologa gitmek de eşittir tımarhaneye düşmek(!) Böyle zamanlarda ortaya çıkıyor kişiliğimiz, karakterimiz, nasıl yetiştirildiğimiz yani çocukken bize psikoloji bilip anlamadan davranan anne babamızın yansımaları. Bu yüzden bizim “çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz, onlar için neler yapabiliriz, onların psikolojisini etkilememek için nasıl davranabiliriz” sorularından önce, kendi içimdeki çocukta ne gibi hasletler var diye sorgulamamız gerekir. Ben nasıl bir insanım? Davranışlarımın altında yatan nedenler nelerdir? Beni bu davranışa iten duygu nedir? Ve bu duygu bana nereden gelmiştir? İnsanın kendini keşfetmesi sanıldığı gibi “romantik” bir olgu değil, çok sancılı bir süreçtir. Ama acı çekmeden, bunlarla yüzleşmeden iyileşemeyiz. O iğne sana bir kez battığında belki canını acıtıyor ama içinde şifa gizli aslında ve sen bunu biliyorsun…