Neyi Önemsiyoruz?

Okulların açılışının dördüncü haftasındayız. Zaman öyle hızla geçiyor ki, ömür sona doğru yaklaşıyor. Üç ay tatil var derken, ne zaman tatil bitti de okul bile bir ayı geride bıraktı. Ama tabi bu yazının konusu bu değil…

Akşam oğlanı okuldan alırken birçok velinin çocuklarıyla konuşmalarına şahit oluyorum. Elbette istisnalar var, bunları her zaman için mevzunun dışında tutmakla birlikte, şu dört haftalık zaman dilimi içerisinde bir kez bile rastlamadığımı esefle belirtirim. İstisna olmayan genelleme velinin çocukları ile arasında geçen diyaloglar hep şöyle: “Dersler nasıldı, hangi konuları gördünüz, hangi harftesiniz, sınav var mıydı, derste söz aldın mı” ve buna benzer cümleler…

Bütün gün okulda olsam (ki 16 sene boyunca ben de oldum zamanında!) ve tam da zil çalıp ipimi koparmış gibi bahçeye fırlasam, sırtımdaki beş yüz tonluk çantayı kendisine taşıtmak suretiyle kapıda beni bekleyen bir anne-babam olsa, duymak isteyeceğim ilk cümle: “Günün nasıl geçti?” olurdu. Ama bunu, dersleri ima ederek sorması değil ha, gerçekten de günümün nasıl geçtiğini merak ederek sormasını dilerdim. “Eğlendin mi, mutlu muydun, üzgün mü? Sevinçli mi geçti, kırgın mı? Arkadaşlarınla veya öğretmenlerinle diyaloğun nasıldı? En çok hangi arkadaşınla oynadın, teneffüslerde iyice kudurdun mu!”

Çocuklarıyla ders konularını çok konuşmayan bir veliyim esasen. Blogu uzun zamandır takip edenlerin de bildiği ve blogun adından da anlaşıldığı gibi “okullu okulsuz” kafasında bir veli, anneyim. Çocuğu okuldan aldığımda da ilk soru misal “bugün mangalayı kimlerle oynadın, eğlendiniz mi, kim yendi?” Ve sonrasında çocuğun heyecanla anlattığı bir dizi serüven. Dersleri, ödevleri benim değil, onun sorumluluğunda. Dersi derste dinlemediğinde, ödevlerini yapmadığında, sonuçlarıyla karşılaşıp, bir dahaki sefer ona göre davranacaktır, ya da davranmayacaktır. Bilemem, telkinde bulunurum sadece, nasihat eder, kendi öğrenciliğimden dem vururum, gaza getirmeye çalışırım belki, ama günü gününe takip etmem.

Velilerin çocukların hayatında en çok önemsediği şey dersler. Ödevleri deli gibi takip ediyorlar. Hocalar whatsapp grupları kurup ödevleri oradan gönderiyorlar. Veli günü gününe çocuğun ödevini takip ediyor. Çocuk o kadar sorumsuz ki, ev ödevini zahmet edip bir kenara not almıyor. Nasılsa anne öğreniyor, hem öğretmen yazmasa da, anne diğer velilere sorup öğrenir nasılsa. Umurunda değil ki çocuğun, annenin daha çok umurunda! Oysa öğretmenin bu konuda veliyle işbirliği içerisinde olmak yerine, ona tavsiyede bulunması gerekir bir pedagojik yaklaşım olarak: Bırakın çocuklar sorumluluk alsın, ödevini defterine yazsın, yazmadığında ve yapmadığında ertesi gün sonuçlarına kendisi katlansın demeli. Milli Eğitim Bakanlığı gerçi ödevi yasaklamıştı değil mi? Ama onun da hiçbir önemi yok. Çünkü veliler çıldırmış gibi ödev istiyorlar. Hoca o gün ödevi yazmadıysa gruptan, telaş başlıyor: “Hocam ödev yok mu yoksa!?” Ödev olmazsa, okuldan eve gelen çocuğu zapt edemiyor çünkü, neyle oyalayacak? Çocuk gelip tabletin, televizyonun başına oturuyormuş. Ödev olunca en azından ödevleriyle oyalanıyormuş, daha iyiymiş. Hey gidi şimdinin çocukları! Bir yanınız gerçekten kısmetli ama, bir yanınız da çok buruk…

Üniversiteye başladığım seneye kadar 12 senelik öğrencilik hayatım boyunca elbette ödevlerim oldu, bir kez bile anne-babam ödevini yap demediği gibi ödevimi de bilmedi. Sizin de öyledir hatırlarsınız, böyle 90lar’ı anlatırken “aa bizde de aynıydı” diyen nesiliz biz değil mi? Bu belki işin daha uç noktası, bu kadar ilgisiz olmaları da doğru değildi elbet ama biz sorumluluğunu bilen bir nesil olabildik böylece. Yaptıklarımızın olumlu ya da olumsuz sonucunun sebebinin biz olduğumuzu bildik, kimseyi suçlamadık. Şimdi çocuk ödevini yanlış sayfadan yapıp gitse okula, eve gelince annesini suçlayacak. Annesi de özür dileyecek, sonra gruptan yazacak “ay hocam benim kabahatim, yanlış sayfa söylemişim X’e. Affedersiniz” diyecek. Hoca da affedecek. Bu devran hep böyle sürüp gidecek…mi dersiniz? Sanmıyorum…

Çocukların içinde bulunduğu her yaşın tadını çıkarmaya, geri gelmeyecek o anları doyasıya yaşamaya hakları var ve bu hakları ellerinden alınıyor. Bana kalırsa bu da bir çeşit çocuk istismarı. 5.5-6 yaşından itibaren koca çanta sırtında, derslerin yükü de çantanınkinden ağır bir biçimde omuzlarında. Çocuklara resmen zulmediyoruz. (Buradaki “resmen” hakiki manada kullanılmıştır, çünkü çocuğa bu zulmü reva görmek resmi makamlarca bir zorunluluk addedilmiştir. )

Çocuklarınızı okuldan alınca, derslerden, sınavlardan, quizlerden, testlerden uzaklaştırın zihinlerini. Duygu dünyalarına hitap edin. Bugün seni en çok ne mutlu etti, ne üzdü, ne kızdırdı, ne heyecanlandırdı filan gibi sorularla duygularını ifade etmelerine ve tanımalarına fırsat verin. Havalar güzelse eve gitmeden parklara uğrayın, nefes alsın çocuklar NEFES…

Reklamlar

Sosyal Medya Saygısızlığı

Bundan 15 sene filan önceydi sanırım. Bir arkadaşla sohbet esnasında “sigara içen insanlar çok arsız ve saygısız oluyorlar biliyor musun?” dedi. “Ne açıdan söylüyorsun” diye sordum. “Bir ortama girdiklerinde yanlarındaki insanlar rahatsız olur mu diye hiç düşünmeden hemen bir sigara yakıyorlar. Belki o evde alerjisi/astımı olan var, çocuklar var, sigaradan nefret eden ve rahatsız olanlar var belki. Ama o kadar bencil ve saygısız oluyorlar ki, hiç umursamıyorlar. Sormak akıllarına bile gelmeden şak diye yakıveriyorlar sigaralarını. Bir de arsızlık var; hiç tanımadıkları insanlara ateşin var mı abi, fazla bir dalın varsa bana da verir misin abi diye yanaşıyorlar.” dedi. Böyle bakınca olaya ne kadar mantıklı ve haklı bir görüş olarak geliyor değil mi? Bir de sigara içenlere sorsak, bütün bunları bir yığın saçmalık ve abartı olarak görebilir.

Şimdi sosyal medya-ki özelde instagram’ı kastediyorum- kullanan insanlarda aynı saygısız tavrı görüyoruz. O kadar düşüncesizler ki, o kadar bencil! Bir ortama girdiğinizde, özellikle toplu organizasyonlar, herkesin ziyaret ettiği büyük cami/tarihi yer/doğal güzellik gibi mekanlarda adeta ellerindeki cep telefonlarından kaçmak için köşe kapmaca oynamak zorunda kalıyorsunuz. Bazen internette rastgeldiğimde böyle fotoğraflara, bakıp kendi kendime düşünüyordum bu saygısızlığın boyutlarını. Bakıyorum fotoğrafta kadın ailecek pouzunu koymuş ama yan masada başka bir aile de kadraja girmiş. Yolda yürürken resmini koyuyor mesela, etrafta başka başka insanlar da var. Ya da çocuklar…O aile, kendinin ya da çocuklarının resminin sosyal medyada görünmesine müsade ediyor mu bakalım? Bundan haberi bile yok muhtemelen de zaten, bu saygısızlığı ona yapmaya, onun mahremine ve özgürlük alanına girmeye kimin hakkı var?

Uzun zamandır düşündüğüm bir konu idi bu aslında. Siz okurlarımı da bu konuda uyarmak, siz yapıyorsanız dikkat etmeniz, çevrenizde yapan varsa uyarmanız, başkaları yanınızda yapıyorsa onlara dikkat edip kadraja girmekten sakınmanız için yazmak istiyordum. Şimdi yeri geldi. Vesselam…

Kendin Yap…

DIY diye bir akım var bilirsiniz. Açılımı “Do it yourself” olan bu akım, bir şeyleri kendin yap manasına geliyor; bu her ne olursa. Kendii becerine, hayal gücüne, yöneldiğin alana bağlı. Ayrıca böylece artık maddelerin de çoğunu değerlendirmiş oluyorsun. Bazı kadınlar müthiş işler başarıyorlar, insan hayranlıkla izliyor doğrusu. Eskimiş bir kıyafetten çocuğuna etek-elbise yapanlar, hadi o olmadı oyuncak bebeklere elbiseler dikenler, keçeden binbir çeşit harika ürünler çıkaranlar, plastik şişe, karton rulo gibi atık eşyalardan geri dönüşüm harikası ortaya çıkaranlar…

“Çocuklarla nitelikli zaman geçirmek” ve “kapitalizmin tuzağına düşmeden az eşya,az oyuncak almak” kavramlarının ikisini birleştirince de ortaya DIY çıkmıyor mu sizce de? Çocuklarımızla etkinlik yapalım ama ne yapalım sorusunu sıkça soruyoruz. Çeşit çeşit etkinlik malzemeleri satılıyor dükkanlarda: Renkli simli şöniller, irili ufaklı ponponlar, çeşit çeşit boncuklar, keçeler, evalar vs… Bunların hepsini almak işin kolay tarafı da, ne tür etkinlikler yapacağını bulmak zor. Ben de bu konuda sıkça soru alıyorum ama bu postun devamında bunun tatmin edici bir cevabını alamayacaksınız malesef. Çünkü hayal gücü ve el becerisi konusunda sınıfta kalmış bir anne olarak, ben de bu manada zorluk çekiyorum, ama yalnız olmadığımı biliyorum . İşte bu sıkıntıları çeken annelere diyorum ki, iyi ki internet var, google var. El becerimiz çok gelişmiş olmasa da yapabileceğimiz daha basit etkinlikler var. Aslında bu yazı ile amacım, yapabileceğimiz etkinliklere örnek vermek değil, neden böyle bir şey yapmamız gerektiği üzerine konuşmak…

Çocukla birlikte bir şeyler yapıyor olmanın olumlu pek çok tarafı var. Çünkü bu durum çocukta şöyle pozitif düşüncelere sebebiyet veriyor.

  • Ben güzel şeyler başarabiliyor, emek verdiğimde ortaya çok güzel şeyler çıkarabiliyorum. (kendine güven ve saygı)
  • Annem bana değer veriyor ve benimle birlikte bir şeyler yapıyor, zaman ve emek harcıyor.(güvenli bağlanma)
  • Her şeyi satın almak zorunda değiliz, elimizden geldiğince yapabileceğimiz şeyler olacak, bunları parayla almaktansa yapmayı deneyelim.(üretimin içerisinde yer alma, tüketim çılgınlığına kapılmama)
  • Emek vererek yaptıysam onu korumalıyım, zarar gelmemesi için çok iyi muhafaza etmeliyim. (Eşyaya saygı ve eşya ile arasında sağlıklı ilişki kurma)

Çocukta yer eden bu duygu ve düşünceler elbette çoğaltılabilir. Bunlara ek olarak, çocuğun ileride hatırlayacağı çok güzel anılar olması da büyük bir artı bana kalırsa. Çocuğu okulsuz olan annelerin daha çok arayış içerisinde olduğunu görüyorum ki aslında 5.5 yaş okulsuz annesi olarak çok iyi anlıyorum. Fakat çocuğu anaokuluna giden ebeveynlerin de bu konulara duyarsız kalmaması gerekiyor. Çocuk nasılsa okulda etkinlik, aktivite yapıyor, arkadaşlarıyla oynuyor diye düşünülerek, o dönem çocukların evde daha çok ihmal edildiklerini düşünüyorum.

beşikOkullu olsun olmasın bütün çocukların yukarıda saydığım hisleri zaman zaman hissetmeleri gerektiği kanısındayım. Benim el becerim sıfır diyorsanız bile denemenizi öneririm. Çünkü internette ararken karşılaştığınız görsellerin çok uzağında ürünler ortaya çıkarsanız bile emin olun o, çocuk için çok kıymetli olacak. Misal, ben bir gün şu yanda gördüğünüz pet şişeden beşik yapımına rastladım ve ortanca çiçeği için yapmak istedim. Yaptığımız beşik güzel oldu ama tabi buna bu kadar benzemedi. Fakat evdeki diğer beşikleri açık ara solladı, ev gezmelerine götürülen, bebeklerin içinde sallandığı yegane beşik olup, diğerleri hemen unutuldu.

keceden-kukla-ornekleri-7 Sonra bir gün, kartondan trafik yolu yapıyorlar ya hani, onlara rastladım, resim çizimi ilkokuldaki o ev,dere,bahçe üçlüsünden öteye gidemeyen bir insan olarak, google’dan park, cami çizimine bakarak bir mahalle ortaya çıkardık. Keçeleri, evaları aldık geldik ama bunlarla ne yapılır bilemedik,  el becerisi çocukken zincir atmaktan ileriye gidemeyen biri olarak yine internete danışıp, kendi kapasiteme göre örnekler çıkardım.

Yani gerçekten de el becerim yok diye düşünmeyin(hem belki kendinize karşı önyargılısınızdır), çocuğunuzla yapabileceğiniz böyle müthiş etkinlikleri kaçırmayın. Büyüdüklerinde okullarda el işi derslerinde (öyle bi ders kaldı mı ki) ya da Bilgi Evleri, İsmek gibi kurslarda yapmaya başladıklarında bu güzel anılarda sizin yerinize başkalarını hatırlayacaklar. Bir anne olarak, şahsen ben bunu istemezdim…

 

Tehlike!

Geçenlerde youtube’da bakınırken bir videoya rastladım. Bir çocuk uyuyormuş gibi yapıyor, yatakta yatıyor, diğeri ise onu bantlıyor boydan boya. Bunun tek bu video ile kısıtlı olmadığını, muadilleri olduğunu da fark etmem çok zaman almadı…

Video ilk başta masum gibi duruyor mu? Bence ilk etapta da hiç masum görünmüyor, zira videoyu izlerken bir şey sıktı sanki ruhumu. Sonra baktım, olayda ciddi bir tuhaflık vardı. O da şuydu: Çocuklar oyun olarak görecekler yatarken birilerinin onları bağlamasını, ellerini, kollarını, bacaklarını ve daha da kötüsü ağızlarını bantlamalarını. Böylece çocuk, hareketsiz savunmasız kalakalacak! Korkunç değil mi?

Kötü niyetli birisi çocuğa yanaşsa, bağırmasın diye ağzını bantlamaya kalkışsa, o pis çirkin emelleri yüzünden ellerini bantlasa ve … daha ilerisini sizin tahayyülünüze bırakıyorum affınıza sığınarak.

Çocuğun başına böyle bir olay geldiğinde, bunu oyun olarak algılayacak malesef. Çünkü daha önce böyle oyunlar oynamıştı değil mi kardeşleriyle ve annesiyle? İşte bu yüzden pedofiliye davetiye çıkaran bu hareketler, çocuğa elbette sıradan ve masum gelecek. Fark edemeyecek bu işte bu tuhaflık olduğunu ve malesef tuzağa düşüverecek-Allah korusun!-.

Uzmanları okumuşsunuzdur: Çocuklarınızı popolarını elleyerek sevmeyin diyorlar sürekli. Kötü niyetli bir dokunuşu hissedebilmesi için, sizin de mahrem yerlerine dikkat etmeniz ve dokunmamanız lazım.  Hatta zorla öpme oyunu gibi şeylerden kaçınmak, öpebilir miyim diye izin istemek bile gerekiyor. Durum bu kadar hassasken, yatağa bağlamak gibi bir olayı oyun olarak üretmek hangi zihniyetin mamulü acaba?

Aman anneler dikkat edelim, biz böyle yapmıyor olsak da, bu tür videoları izlemelerine engel olalım. Çocuklar zaten o kadar masum ve savunmasız ki, bir de biz tehlikelere bu kadar açık olmalarına fırsat vermeyelim. Hiçbir anne çocuğunun kötülüğünü istemez elbette ama bunu bilinçsizce yapabilir. Bu nedenle her daim uyanık olmak, olaylara da hep böyle bir farklı yönden bakmaya çalışmalıyız. İzledikleri, dinledikleri her şeyi de kontrol altında tutmaya çalışmalıyız. Evet bu çok zor, evet bu paranoyaklık belki ama içinde yaşadığımız çağ bunu gerektiriyor. Arama çubuğuna “animasyon film” yazdığınızda bile altında müstehcen görüntülerin olduğu videolar öneri olarak çıkıyorsa, paranoyaklık değil bu, gerçekten tehlikeyi görmek ve tedbir almaktır. Çünkü tebdir bizden, takdir Allah’tandır….

Teog ve Neden Okulsuz Eğitim?

Çocuklarını (şimdilik bir tanesini) okula gönderen bir veli olarak, benim gibi düşünen velilerle ortak noktamız şu: Bizim bu sisteme kurban edilecek çocuklarımız yok! Dahası, olmamalı!

Yıllarca el yazısı ile çocukların hayatını alt üst ettiler. Üstelik el yazısının bir gayesi de yok. Hayatın hangi alanında kullanılıyor? Hiç! Bilgisayar çağında düz yazı bile neredeyse kullanılmıyor, her şey elektronik ortamda yazılıp çıktısı alınıyor. Birçok şey e-posta yoluyla hallediliyor. İşin saçma tarafı, ilkokuldan sonraki okul serüveninde de düz yazı kullanılıyor. Yani çocuk, sadece okulun ilk üç dört yılı kullanacağı, ömrü boyunca bir daha hiçbir yerde kullanmayacağı bir yazı biçimini öğrenerek eğitim hayatına başlıyor.

Sonra müfredat, gereksiz bilgiler yığını…

Ve sınavlar…

Cumhurbaşkanı “ben derim, kaldırılır” gibi bir cümle kurdu Teog sınavı için. Bizim zamanımızda var mıydı, ne saçma dedi. Daha bir sürü enteresan şeyler söyledi de neresinden başlasak? Sanırım bundan birkaç ay önce yurtdışından ithal olarak getirildi bizim cumhurbaşkanımız. Teog bu sene çıkmadı çünkü. Eğer bu kadar saçma buluyorsa, bugüne kadar aklı neredeydi diye soruyor insan. Bir sözüyle kaldırılacaksa-ki öyle de oldu gördük,iş bu kadar basitmiş- neden böylesine saçma bulduğu ve karşı çıktığı bir sistemi bugüne kadar kaldırmadı? Şimdi kaldırarak, bir ay sonra sınava girecek öğrencilere kıyak mı geçilmiş oldu? Yahu bu çocuklar yaz boyu kurslara gittiler, özel dersler aldılar, ders çalışıp test çözdüler. Ve birisi çıkıp bütün bu çabanın boşa olduğunu söylüyor. Her lise kendi sınavını mı yapsın, sınav olmasın mı, herkes kafasına göre mi takılsın bilemiyoruz henüz belli değil, ama bildiğimiz bir şey var ki: bu ülkenin eğitim sistemi  çocuklarla deney faresi gibi oynuyor. Bir ülke, yıllarca eğitim sistemini nasıl oturtamaz ya? Ben üniversite mezunu olmama rağmen takip edemiyorum sistemi, özel ders öğrencilerimin kaç tane sınava, hangi sınava(yani adı nedir), ne zaman gireceklerini takip edemez oldum değişen sistemle. Üstelik bu sistem özellikle de son 15 yıl içinde sürekli değişim gösterdi. Anlayana…

Sisteme, eğitime, evlatlarımıza yapılanlara karşı öfkeli olmak sonuna kadar hakkımız, öğrenilmiş çaresizlik içinde de hayatlarımızı sürdürmek zorunda kalışımızın acziyeti de bizi daha depresif kılıyor. Nebevi bir eğitim metodu benimseyebilsek keşke, eğitimin içeriğinin İslamiliğinden bahsetmiyorum ilk etapta, sistemin/yolun akla/mantığa/vicdana ve daha da önemlisi insana uygun oluşundan bahsediyorum.

Tam da bunları düşündüğümüz şu sıralar okuduğum Nebevi Eğitim Modeli Daru’l Erkam kitabının yazarı Muhammed Emin Yıldırım, önsözünde şöyle yazmış kitabın:

“Her gelenin “sil yeniden başla” diyerek avami bir tabir ile adeta şamar oğlanına dönüştürdükleri bir sistemle ne yazık ki, eğitim ve öğretim için emanet edilen talebeler, eğitilerek bırakın kabiliyetlerinin geliştirilmesini, var olan potansiyelleri bile köreltilip dışarı salıverilen insanlara dönüşmüşlerdir.”

Böylesine üstün potansiyel ile doğan yavrularımıza tam olarak yaptıkları bu değil mi? Ve bizim de bu sistem içinde yukarıda söylediğim alternatifsizlikten ötürü “öğrenilmiş çaresizlik”içinde hareket etmemiz doğru mu? Hayır, değil! Çözüm her zaman vardır ve olmalı da…

Çocuğunu okula gönderen “okulsuz” anne olarak, göndermeyen annelerin de çoğuna soru olarak yöneltilen “neden okulsuz eğitim” cümlesinin cevabının bir kısmının yukarıda aşikar olduğunu zannederim…

Kitap Bağışlamak İster misiniz?

Bir duyuru yapalım bu kez. Mardin Artuklu’da ortaokulda Türkçe öğretmeni olan bir okurumuz, mail göndermiş ve bizden, henüz iki yıllık olan ve birçok eksiği bulunan okullarının kütüphanesine kitap bağışı yapmamızı istemiş.

Kurulacak olan kütüphaneleri için,
– 11-15 yaş için roman,
– Öykü kitabı,
– Çocuk bilim dergileri ve
– TEOG sınavlarına hazırlık için 5, 6, 7 ve 8’inci sınıf düzeyinde test kitapları isteğinde bulunuyor.

Sadakalar sadece para yardımı ile olmuyor malum, evinizde bulunan böyle bir kitap yoksa bile, bir tane alıp göndermek ve oluşacak kütüphanede bir nebze katkınız olsun isterseniz   Hacı Hamdiye Özdemir Ortaokulu Mardin/Artuklu adresine yani doğrudan okula kitap bağışında bulunabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim ben de öğretmen hanım adına, ecriniz daim olsun…

Çocuk ve Cami…

Cocuklar-icin-camide-oyun-alani_1466342798Geçen sene Ramazan ayında hatırlarsınız, Ankara’da bir caminin içinde, çocuklar için bir oyun alanı oluşturulmuştu. Çocukların camiye olan ilgi ve sevgisini artırmak, ibadete gelen anne-babalara rahat nefes aldırmak gibi hedefleri vardı uygulamanın. Tarafları ikiye bölmüş, kimileri destek olurken, kimileri karşı çıkmıştı bu uygulamaya. İki tarafın da kendine göre haklı gerekçeleri vardı ama bana sorarsanız ben, menfi karşılık verenlerin safındayım. Neden mi?

Geçenlerde çocukları götürdüğümüz parkın yakınında bir mescide girdik namaz kılmak için. İçeride birkaç kişi daha vardı ve biz namaza başladığımızda, çocuklar tesbihlerle oynamaya ve haliyle biraz da gürültü çıkarmaya başladılar. Teyzenin biri, “çocuklar ses yapmayın, gerçekten şaşırıyorum ben namazda” dedi. Kızarak ya da azarlayarak demedi çok şükür ama, öyle de diyebilirdi. Evet, biz evde kendi halimize kılarken bile çocukların bazen kavgaları, bazen koşturmaları, bağırışları, konuşmaları aklımızı karıştırabiliyorken, yaşı hayli ilerlemiş ve çocuk gürültüsünü en az bi 20-30 sene arkasında bırakmış teyzeye hak vermemek mümkün değil. Dahası, hak vermekten öte, bu bir mecburiyet. Bu bir hak ihlali. Bir ibadethanede, kimsenin ibadetine zarar vermeye hakkımız yok, olmamalı. Bizim çoluk çocuk camiyi kullanma, camide koşturma özgürlüğümüz, bir başkasının alanına girdiği an, sınırlandırılmalı. Bir caminin içinde oyun alanı olduğunda, çocukların gerek birbirleriyle oynarken çıkardıkları ses, gerek o oyuncakların kendi sesleri ibadet halindeki insanı rahatsız edebilir, huşusunu bozabilir. Ayrıca birbirini hiç tanımayan çocuklar da olacağından, oyuncaklar yüzünden kavga da çıkabilir ki bu annelerin dikkatini daha çok dağıtabilir.

Bir kütüphaneye gittiğinizde, kütüphanenin tam da orta yerinde “aman çocuklar sevsin, hep gelmek istesin” diye oyun alanı kuruyor musunuz? Kütüphanelerde çocuklar için bölümler var evet ama, ayrı bir oda şeklinde. (Bkz: Rasim Özdenören Kütüphanesi) İnsanların okuma yaptığı, öğrencilerin çoğunlukla gelip ders çalıştığı bir kütüphanede böyle bir şey olmaz, insanların dikkati dağılmasın, kafası karışmasın diye düşünülür. Bir ibadethane, bir namaz, kütüphaneden ve orada ders çalışıyor olmaktan daha mı az saygıya değer? Bu, camide çocuk oyun alanı olması fikrine karşı çıkışımın birinci sebebi.

İkinci sebebim, her şeyin yeri ve zamanının kendine haiz olduğunun çocuğa benimsetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Camiye ibadet için gidilir, kütüphaneye kitap okumaya gidilir, buralarda sükuneti korumak zorundayız. Bu aynı zamanda, başkalarına saygıyı da öğretmek için çok güzel bir fırsattır. Camiler ibadethanedir, namaz kılmak, dua etmek, oturup Kuran okumak, dünyanın meşgalesinden uzaklaşıp tefekkür etmek için gireriz. Bir sinema filmi izlersin de, ışıklar yanıp film bitince, bir an afallarsın. Filme kendini kaptırırsın; o dünya, iki saatliğine de olsa senin dünyan gibi oluverir, içinden kendine bir rol seçersin sanki. Sahne biter, ışıklar açılır, kapılar açılır ve hayat iki saat önce bıraktığın yerden devam eder. Camilerde böyledir, caminin içine girer, kendi içine kapanırsın. Rabbinle başbaşa kalır, evde yakalayamadığın huşunun peşine düşersin. Camiden çıktığında, gerçekliğinle yaşamaya devam edersin.

Çocuklara cami sevgisi böyle aşılanmaya çalışılmalı kanaatimce. Namaz, ibadet, cami bir bütün olarak anlatılmalı. Tabi ki küçükken bunları anlamayacak ses yapacak, camilerden uzak mı duralım? Böyle düşünmüyorum elbet, daha küçük yaşlarında en azından namaz vakitlerinde değil, caminin sakin olduğu zamanlarda gidilmeli diye düşünüyorum. Bu, “cami boş, istediği gibi at koştursun” diye değil, olası yapacakları gürültülere karşı önlem olsun diye. Camiye gittiğimde her zaman için uyarımı baştan yapıyorum ben: “Burası oyun alanı değil, park değil. Burası bir ibadethane. Buraya namaz kılmak için geliyoruz, Kuranımızı okuyoruz ve aynı sessizlik içinde ayrılmalıyız. Namaz kılan, ibadet için gelen diğer insanları da rahatsız etmeye hakkımız yok.” Sonrasında çıkıp parka götürürsek, cami bahçesindeki yeşilliklerde koşturursak, mekan ayrımına gidebiliriz. Bir laf vardır bizde: Düğüne giden oynar, cenazeye giden ağlar. Her şey yerinde ve zamanında olduğunda kıymetlidir ve olması gereken de odur.

Çocuklara bir şeyi sevdirmenin tek yolu, oyuncak kullanmak olmamalı. Çocuk o zaman, oyuncağı seviyor onu/orayı değil. Camiye gelsin, camiyi sevsin diye oyuncak dolduralım fikrinden ziyade, camiyi namazı sevsin diye özel bir namaz/cami kıyafeti alalım, özel seccadesi olsun diye uğraşalım. Bağlantılı, alakalı objelerle yapalım bunu. Tıpkı kitap okumayı sevsin diye oyuncak almak yerine, yaşına uygun çocuk kitapları aldığımız gibi…